• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

  

ÇALIŞMALARIMIZ
Linkler

SEMPOZYUM

“CUMHURİYETİMİZİN 100. YILINA DOĞRU EĞİTİMİMİZ: SORUNLAR VE ÇÖZÜMLER” SEMPOZYUMU YAPILDI
            17 Ekim 2015 Cumartesi günü, Çankaya Belediyesi’nin katkıları ve Ulusal Eğitim Derneği, Tüm Öğretim Elemanları (TÜMÖD) ve Bilim ve Ütopya Kooperatifi tarafından ortaklaşa düzenlenen “CUMHURİYETİMİZİN 100. YILINA DOĞRU EĞİTİMİMİZ: SORUNLAR VE ÇÖZÜMLER” sempozyumu yapıldı. Üç oturum olarak düzenlenen ve gün boyu süren etkinlik, ağırlamayla son buldu. Toplam 10 konuşmacının bildiri ve görsel sunumlarıyla katıldığı etkinlikte temel eğitimden yükseköğretime dek eğitim sistemimizle ilgili saptama ve eleştirilerle geleceğe dönük öneriler ele alındı. İzleyicilerin soru ve katkılarıyla zenginleşen sempozyumda Prof. Dr. Sina Akşin’in “Yabancı dille öğretim yapmak sapkınlıktır” sözü dikkat çekti.

Sempozyum, Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı Nazım Mutlu’nun açış konuşmasıyla başladı. “Son yıllarda hızla tırmandırılan siyasal-toplumsal gerilimin, artık ülkemizin her yerinde, hepimizi terörle yüz yüze geldiğimiz bir noktaya gelişine koşut olarak, eğitimimizin de –şimdilik terör demesek bile- tam bir anarşi dönemi yaşadığını rahatlıkla söylenebilir.”  diyen Mutlu, son yıllarda eğitimle ilgili her gelişmenin “anarşi, kaos, karmaşa” gibi olumsuz kavramlarla nitelendirildiğini belirtti. Mutlu, konuşmasında şu görüşlere yer verdi:

“13 yılını doldurmak üzere olan mevcut iktidarın başından beri, ama özellikle 4+4+4 adlı “mucize”sinden bu yana, bırakalım her yılı, neresi rast gelirse orasından ve neredeyse her ay yaptığı değişikliklerle oluşan görünüm, harabeye dönmüş bir bina özelliği taşıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında her yerinden oyulmaya başlanan Cumhuriyetin bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, karma ve laik eğitim çizgisi; 2000’li yılların ilk çeyreğinde, yerini tam karşıtı bir çizgiye bırakmıştır.

Şöyle de diyebiliriz: 20. yüzyılın ikinci çeyreğini terazinin bir kefesinde olanlarla 21. yüzyılın ilk çeyreğinde terazinin öbür kefesinde olanlar, bütünüyle birbirinden farklıdır: Birinde bilim; öbüründe hurafe. Birinde çağdaş uygarlık düzeyini yakalama coşkusu, öbüründe “mutlaka cenaze yıkamasını öğrenmesi gereken” öbür dünya yolcusu; birinde kuşku, tartışma ve sorgulama, öbüründe koşulsuz inanma, tapınma ve “biat”… Birinde Köy Enstitüleri, öbüründe imam hatipler; birinde Gazi Yaşargil, Ruhi Su, Cahit Arf, Aziz Sancarlar; öbüründe Cübbeliler, ulemalar, din simsarları…

Değerli konuklar;

Bugünkü iç karartıcı tabloyla ilgili sayısız örnek verilebilir: Alttan alta örgün eğitimden koparılan yoksul ve özellikle kız çocuklarımız, müfredatın yarısını kapatan din-inanç içerikli dersler, sanattan ve laboratuarlardan “temizlenmiş” “eğitim” yuvaları; okullaşma içindeki payı yüzde 12’yi aşan özel okullar; ulusal ve uluslararası ölçümlerde sürekli gerileyen başarı düzeyi,  “akıllı okullar”da sorgulama yetileri yok edilen milyonlarca çocuk ve gencimizle eğitimimiz, hasta yatağındadır ve kendisini sağaltacak hekimleri bekliyor.

Durum buyken, bir yandan da hepimiz, bugünkü tabloyu son 70 yıllık karşıdevrim serüveninin finali olarak görelim. Egemen güçlerin taşeronluğunu yürüten karartmacıların uzun vadede başarı şansları yoktur. Bizler, bu nedenle yüzümüzü arkamızda dolaştırılan karanlığa değil, önümüzdeki aydınlığa çevireceğiz ve umutla, kazanacağımızı bilerek programlarımızı oluşturacağız. Asıl görevimiz budur.”  

            Oturum sırasına göre etkinlikte özetle aşağıdaki görüş ve öneriler dile getirildi:

 

  1. OTURUM: TEMEL/ZORUNLU EĞİTİMİMİZİN GELECEĞİ

Oturum Yöneticisi: Prof. Dr. Dilek Gözütok

Konuşmacılar:

Prof. Dr. Rıfat Okçabol (E. Boğaziçi Öğretim Üyesi): “Hangi Öğretmenle?”

2002’de öğretmenlerin bağlı olduğu sendikaların eğilimleri ve üye sayıları göz önüne alındığında, laik-bilimsel eğitimden yana olan sendikaların üye sayılarının laiklik karşıtı sendikalardan fazla olduğu, ancak günümüze geldiğimizde laik-bilimsel eğitimi savunan sendikaların üye sayısının toplam sendikalara üye olan öğretmenlerin % 30’una denk geldiğini görüyoruz. Bunların yanı sıra kendisini yurttaş olarak görenlerin sayısı AKP iktidarı ile birlikte kendisini ümmet olarak görme ve etnik kimliğe göre tanımlama eğiliminde olanlarla kıyaslandığında azaldığı görülmektedir. Çağdaş demokratik toplumlarda farklı farklı sendikaların olması doğaldır. Ama burada sorun, çağdaş ve laik sendikaların üye sayısının düşük olmasıdır. 80’lerin mirası Türk-İslam sentezinin yarattığı öğretmen profili bu sonucu doğurdu.

Öğretmenlik tarihsel süreçte ortaya çıktı. İlk Sümerler’de başladı denir. Tapınaklarda inanılan Tanrı’ya iyi davranma ve tapınakların giriş çıkışını kontrol etmeyi öğretiyorlar. Aslında insan üretiminin, günlük yaşamla ilgili olan işlerin öğretilmesiyle başlıyor öğretmenlik.

Ortaçağ’a gelindiğinde ise dini öğreten ve her şeyi dinle açıklayan toplum eve eğitim, din adamlarına öğretmen denmiş. Aydınlanmadan sonra tekrar fizik, kimya, matematik, felsefe ile uğraşılmaya başlanınca yeniden öğretmen yetiştirme işi başlıyor. Yurttaşların bu dünyaya ait ortak değerlerini öğretmekle görevlidir öğretmen.  Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir nesil yetiştirmektir öğretmenin görevi ve öğretmen yetiştirme cumhuriyet dönemine dönse yeterlidir. Bu öğretmen nasıl yetişir, var olan sistemde yetişmediği belli. Hangi sistem sayesinde? var olan eğitim fakülteleri sayesinde. Bu bize Amerika’nın dayattığı sistemdir. Temel sorunumuz, laik, bilimsel ve piyasacı olmayan partileri iktidar yapmaktır. Açık liseden çıkan öğrenci bilimsel ve laik olmayacaktır.

 

Prof. Dr. Fatma Hazır Bıkmaz (Ankara Üniversitesi Eğitim Bil. Fak. Dekanı): “Hangi Ders Programlarıyla?”

Olanla olması gereken arasındaki mesafe çok açık. 80’lerden sonra bütün dünya temel eğitim sürecinde belirme isteği benzer sıkıntılar yaşıyor. 444’ün kesintili olması birçok sıkıntıyı beraberinde getirdi. Kesintili eğitim, eğitim programlarının yüz yüze olması gerektiğini unutturuyor. Durum iç açıcı değil. Oyun ve fizik etkinlikleri ile ilgili bir araştırma yaptım. 3 okulda araştırma yaptım. Öğretmenin programı gerçekleştirme isteği yüzünden bu dersler gerçekleşmiyor.

Türkçe dersinde verilen kitaplarda birçok yanlışlık var. Bu da önemli sorunlar yaşatıyor çocuklara. Okumak, yazmak ve anlamak konusunda çocuklarımız sıkıntıya sokuluyor. İmam hatip ortaokulları ile normal ortaokulların haftalık ders programları aynı. Sadece 2 saat Arapça görüyor. Seçmeli derslerin boşluğunu din kültürü öğretmenleri dolduruyor çünkü verilen seçmeli derslerin öğretmenleri yok. Çok fazla lise türü ve bunların da programları birbirine çok benziyor. Şu an Anadolu liselerinde öğrenci kalmadı, bu öğrenciler temel liselere geçtiler. Temel lise programları bir ucube, sadece üniversite sınavına yönelik bir eğitim tarzı var. Laiklik, bilimsellik, karma eğitim ve Atatürk ilkeleri bu eğitim sisteminde göz ardı edildi. Sistematik olarak öğretmenleri niteliksizleştirme çalışması yürüyor.

Çocuklarımız neyi nasıl ve ne kadar öğrenmelidir? Eğitim programının içeriği ne olmalı? 2015 yılında insanlığın geldiği noktayı, evrenin gizemli kalan ama günümüzde evreni çözme çabalarını, bilimdeki ilerlemeleri öğrenmeli.  Yüzeysel programlar yerine, bütünü öğretmeye dayalı olmalı. İlişkisellik olmak zorunda ve insanı insan yapan ulusal ve evrensel değerleri sanatla, kültürel aktivitelerle öğretmek zorundayız. Bütüncül öğrenme anlayışıyla, çocuğun ilgisinden yola çıkarak eğitim programları hazırlanmalıdır. Zihinsel becerileri geliştirmek için çeşitli yöntemler kullanılmalı.
 
Hiçbir değişikliği akla ve bilime dayandırmadan 4+4+4’ü uygularsanız, çocuklara zülüm uygulamış olursunuz. Her şeyden önce insanın eğitim hakkı için bu sistem uygulanamaz.

Aktan Acar (Mimar): “Hangi Mekânda?”

Mimarlık bir sanattır.  Mimarlık sembollerle anlatmaz. Mimarlık, imgelerle anlatmaz.  Mekân çocukların ve insanların mutlu olabileceği şekilde tasarlanmalıdır. Sınıfta sıraların dizilimi, öğretmen masası ve tahtanın konumu mimari bir durum değil, ideolojik bir durumdur. Yapılar, içinde yaşayacaklar için yapılmalı. Eğitim her yerde mümkün. İçimizdeki insanı özgürleştirmek için, çocuğu özgür kılmamız gerek. Çocuğu özgür bırakmak için de, mekânları özgürleştirmemiz gerek. 

(Aktan Acar, iki kısa film gösterimi ve okul binası örneklerinden oluşan görsel sunum yaptı ve geleceğin okul binası modelleri üzerine görüşlerini aktardı.)

 

2. OTURUM: ÜNİVERSİTELERİMİZİN GELECEĞİ

Oturum Yöneticisi: Prof. Dr. M. Tuba Ongun

Konuşmacılar:

Doç. Dr. Selami Toprak (Ankara Üniversitesi Tıp Fak. Öğretim Üyesi): “Kaynaktan İnsan Seçimi”

Üniversite bilimsel bilgi üreten kuruluştur. Bugünkü anlamıyla üniversite 11. yüzyıl sonunda kurulmaya başlamıştır. Hocalar ve öğrencileri temel alan üniversitelerin üzerinde kilisenin baskısı kendini hissettirmiştir. Modern üniversite18. yüzyıl sonunda ulus devletlerle birlikte ortaya çıkmıştır. Uzmanlaşma alanları oluşmuştur. 3. kuşak üniversiteler “girişimci” Amerikan üniversiteleridir.
Bunlar piyasaya teknoloji sunan yapılardır.
Bu küreselleşmenin bir sonucudur.

UNESCO 2009’da yükseköğretimin toplumsal sorumluluğuna vurgu yapmaktadır. Ülkemizdeki yükseköğretim kanunun da bu doğrultuda bir işlev yüklemiştir üniversitelere. Ülkemizde üniversiteler de öğretim elemanları da sayıca artmıştır; ama nitelikler bakımından tartışılabilir. Liyakat değil, tanıdık, eş dost üniversite personeli için temel ölçüt olmuştur. Adrese teslim kadrolar açılmıştır. İnsan gücü seçimi adaletsiz ve yeterlikten yoksundur. Üniversitelerin fikri yapısı d a tırnak içinde özgürlükçüdür. İdari ve hizmet personelinde akrabalık ilişkileri belirleyici hale gelmiştir. Öğrenci profili de “bari bir mesleğim olsun” anlayışının egemen olduğu bir özelliğe sahiptir. Öğrenci niceliği de çok fazla artmış, ama niteliği de o denli düşmüştür.

Ülkesinden, halkından kopuk bir üniversite ve sadece üniversite eğitimi almış olmak için üniversiteye gelmiş bir öğrenci yapısı söz konusudur.

Üniversitelerimizin üst yönetim yapısı demokratikleştirilmelidir.

 

Prof. Dr. Ayşe Kalkancı (Gazi Üniversitesi Öğr. Üyesi):Türkiye’de Lisansüstü Eğitim”

1932’de 2414, bugün 6 milyon üniversite öğrencimiz var. 112 devlet, 78 vakıf üniversitesi 8 vakıf MYO faaliyet gösteriyor. Akademisyen sayısı 151.119 Nicelik oldukça yüksek; ama kalite maalesef çok düşüktür.

Yüksek lisansın amacı nitelikli insan gücü yetiştirmektir. Kaynağı bilim olmalıdır. Ama askerlik tecili, işsizlik ve yabancı dil eğitimi yapmak amacı öne çıkmaktadır.

Sorunlar, üniversiteler mali ihtiyaçlar için lisans programları açıyor. Öğrencilerin alınmasında objektif ölçütler bulunmuyor. Derslerin kalitesi izlenmemektedir. Bu programlardan öğrencilerin ancak % 10’unu mezun olabilmektedir.

Giriş nesnel olmalı Uzman, nitelikli insan gücü yetiştirmek amaçlanmalı. Derslerin içerikleri ve uygulanışı kontrol edilmelidir. Tez savunmasında temel konularda eksikliklere izin verilmemeli. Jüriler bağımsız olmalı. Tezler için yayın koşulu getirilmeli. Doktora eğitimi kişiye uluslararası bir derece kazandırmalı (phD). Eğitim tam zamanlı olmalı. Temel amaç, bir bilimsel kültür kazandırmak olmalıdır. Takım liderliği kazandırmalı. Bağımsız araştırma yapma becerisi kazandırmalı. Süre sınırlandırılmalıdır.

 

Doç. Dr. Hüner Tuncer (Em. Ankara Üniversitesi Öğr. Üyesi): “Özel Üniversiteler ve Geleceği”

Özel üniversitelerin ortaya çıkış nedeni nüfus artışıdır ve AKP bunu özendirmektedir. Eğitimle ilgisi olmayan sermayedarlar tarafından kurulmaktadırlar. Buralardaki öğretim üyeleri de nitelikli değildir.

Buralara daha düşük puanlı, orta halli ailelerin çocukları gelmektedir. Eksiklik öğrencide değil, öğretim üyesi kalitesindedir. Ama buna dikkat edilmemektedir. Farklı maaşlar ödenmekte, burada bir standart bulunmamaktadır. Yıldız “hoca” aranmaktadır.

Bunların çoğu tabela üniversiteleridir. Apartman katlarında üniversiteler gördüm. Kampüs yok. Hocalar öğrencileri sınıfta bırakmamaları için yönlendiriliyor. Bunu bilen öğrenci de ne derse geliyor ne ders dinliyor ne de hocalarına saygı gösteriyor.

Yabancı dille eğitim veriyorlar ve bu kesinlikle olmamalıdır; çünkü çocuklar harcanıyor. Ödedikleri paraların karşılığını hiç değilse yabancı dil öğrenerek almak istiyorlar. Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul eden bir gençlik yetiştirme amacına hizmet ediliyor. Bu üniversitelerdeki eğitimin kalitesinin sorgulanması gerekiyor. Özel üniversite sorunlarını da egemen eğitim sistemi içinde yeniden ele almak ve Atatürkçü düşünce içinde yeniden kurgulanmalıdır.

 

Suay Karaman (Gazi Üniversitesi Öğr. Gör.): “Nasıl Bir Üniversite?”

Üniversiteler kamu kuruluşu olarak kalmalı; ama özgürü ve özerk olmalıdırlar. Nasıl bir üniversite sorusu nasıl bir Türkiye sorusundan ayrı düşünülemez.

Öncelikle ulusal olmalıdır.

YÖK kaldırılmalı, bilimsel, mali ve yönetsel yeni bir üst kurul oluşturulmalıdır.

Kamusal varlıklarına dikkat edilmelidir. Demokratik ve katılımcı bir yönetim olmalıdır.

Eğitim dili Türkçe olmalı, yabancı dil eğitiminin kalitesi artırılmalıdır.

Toplumun gereksinimleri temel alınmalıdır.

Akademik ve sanatsal niteliği yükseltilmelidir.

Uluslararası etkinlikleri desteklenmelidir.

Kamu çıkarı ve liyakate önem verilmelidir.

Yeni bölümlerin açılmasında yeterli insan gücü varlığına dikkat edilmelidir.

Üniversitenin saygınlığı sağlanmalıdır. 

ArGe‘lere daha fazla kaynak aktarılmalıdır.

Akademik kuruluşlar arasında eşgüdüm sağlanmalıdır.

Sendikal örgütlenmeler alt sınırdadır, canlandırılmalıdır.

Öğrencilerin eleştirel düşünmelerini ve yaratıcılıklarını geliştirmelidir.

Bahar şenlikleri kültür şenlikleri olarak organize edilmelidir.

Öğrencileri müşteri gören özel üniversiteler kamulaştırılmalıdır.

Gerekliyse puanları yükseltilmeli, ücretleri düşürülmelidir.

 

  1. OTURUM: YENİ CUMHURİYETİN KÜLTÜR DEVRİMİ

    Oturum Yöneticisi: Prof. Dr. Zafer Kars

    Konuşmacılar:

    Prof. Dr. Tülin Oygür (Em. Gazi Üniversitesi Öğr. Üyesi): “Milli Demokratik Devrimde Üniversiteler”

    Üniversiteleri bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Bu yapı sorunlu görünüyor. Türkiye devriminde üniversite nasıl bir duruş almıştır, konumuz budur. MDD ile üniversiteyi bir arada anlamlı kılan üniversitelerin temel iki çıktısıdır: Bilim ve eğitimdir. Bugün üniversitelerimize baktığımızda neler söylenebilir? Emperyalist ülkeler yoksul ülkeleri sömürdüler. Osmanlı İmp. Aydınlanma çağını yaşamadı. Biz hiç emperyalist olmadık. Emperyalizme karşı savaş verdik. Ortaçağ karanlığına rağmen Kemalist devrimi yarattık. Üniversite devrime karşı evrenselci bir duruş göstermiştir. Kemalizme yürekten bağlı birçok akademisyenimiz vardır.

    1960 devriminde üniversite destekleyici bir tavır içindeydi, çünkü karşı devrimce teslim alınmamıştı. Artık birçok üniversitemiz dini kuşatmanın altındadır. Cesur bilim adamlarımızın bireysel mücadelesine saygı duyuyoruz. Üniversitelerimizde demokratik ve özgürlükçü örgütlenmenin olmaması etkilidir. Bunun esas etmeni, üniversitenin devrimi i.selleştirememesidir. Bunda Batı ile ilişkilendirilmiş bir bilimsellik kisvesi kolaylaştırıcı olmuştur. Üniversite, evrenselliğe sadakatle milli değerlere burun kıvırmıştır. Araştırma bu topraklara olmuyorsa sonuçları da bu topraklarda kullanılamaz.

    Üniversite milli davamızı küçümsedikçe karşı devrime hizmet eder hale gelmiştir. Bilimsel ve ulusal araştırmalar yapmak üniversitelerin temel görevi olmalıdır. Devrimimize özgü bir üniversite ihtiyacımız devam etmektedir. MDD’ye ait birçok kavramın içi boşaltılmıştır. Üniversitemiz bugün vatan mücadelesine katılmalıdır. Cumhuriyet kurumu olarak yeniden yapılandırılmalıdır.

     

    Prof. Dr. Çağatay Keskinok (ODTÜ Öğretim Üyesi): “Erken Cumhuriyet Döneminde Mekânın Biçimlendirilmesi Yoluyla Halkın Eğitimi”

     

    Mekânı toplum üretiyor, ancak mekân toplumu eğitiyor. Cumhuriyetin amacı feodal mekânı değiştirmekti. Nasıl bir mekân nasıl bir toplum sorusuyla ilişkilidir. Cumhuriyet dönemi, estetiği halkın yaşamı içine soktu. Postmodern anlayış bunu reddeder.

    Cumhuriyet dönemi mekân planlamasında kent parklarını kentin tam ortasına yerleştirmiştir. Bu, insanımızın kentlileşmesi ve toplumsallaşması gereğidir. Bu mekânlarda özen vardır, ama gösteriş yoktur.  Bu özellik yönetim mekânlarında da kendini gösteriyor. Kentte binalardan önce sanatsal objeler yerlerini almıştır. Cum. Yönetiminin kent yerleşimine bakışı son derece alçakgönüllüdür. Mekânlar sadece iktisadi faaliyet yeri değil, estetiğin de yaşanabileceği bir mekândır. AOÇ, köylünün kentleşmesi ve toplumsallaşmasını sağlayan mekânlarla doludur. Halk cumhuriyet mekânlarında toplumsallaşmakta, uygarlaşmaktadır.

    Fabrika mekânları da herhangi bir üretim mekânları değildir. Bunlar aynı zamanda birer dinlenme ve sanat mekânlarıdır.

     

    Prof. Dr. Semih Koray (Bilkent Üniversitesi Öğr. Üyesi): “Güncel Köy

    Enstitüleri Nasıl Olmalı?”

    Eğitimde durum iç açıcı değildir. Bunun çözümü iktidar sorunudur. Bunun mücadelesini bugünden vermek gerekir. Bilimi savunmak bilim insanının en önemli görevidir. Zengin birikimimizden dersler çıkarmamız gerekir.

    Başlıktaki sorunun yanıtını bulmak kolay değildir. Öykünmeyle başarı elde edilemez.

    Köy enstitüleri insanlığa devrimimizin bir armağanıdır. Köy enstitüleri, Cumhuriyetin kültür devriminin aracıdır. Kültür devrimi her devrimin temel ihtiyacı olmuştur. Yeni bir insan yaratmak zorundasınız. Atatürk devrimi açısından kazanılması en zorunlu kesim köylüdür. Devrimin nefesini KE, köye ulaştırmak için kurulmuştur. Buna yine ihtiyaç var. Eğitim ve öğretmenlerimiz önemli araçlar olarak önümüzde duruyor.  Toplumsal ilişkileri yeniden üretilmesi önemlidir.

    Üretim ve kültürü ayırmamanın birleştirmenin yolu iş içinde eğitim yapmaktır. Bu öğrenme konusunda etkili bir yöntemdir. Bunun, Batıda da yaygın örnekleri var. Ama arasında önemli farklar var. Onlar kulanım kılavuzu olarak uyguluyor bunu.

    Eğitimin kafayı ve yüreği şekillendirme yönlerinin birleştirilmesi önemlidir.

    Eğitim alanı boş bırakılmıştır ve karşı devrim bu alanı doldurmuştur.

    Köy Enstitüleri denmesi, o dönemin bir zorunluluğu olabilir, imece okulları denmesi yakışık alırdı; çünkü tam da bir imecedirler.

    Bugün ülkemizin esas gereksinimi KE’nin ruhudur. İş içinde ve iş aracılığıyla eğitim, bilim ve sanata açılım, eğitimin bütün süreçlerine egemen kılınması gerekir. Bu, köklü bir dönüşümü zorunlu kılar. Üniversite öğretim üyelerinin çoğunu emekliye sevk etmek gerekir.

    KE öğrencileri devrimin öncüleriydi. Eğitim bugün toplumu ayrıştırma aracı olmuştur.

    Her alanda bir kalkınma planımız olmalı. Yetişmiş insan gücü planlamasına ihtiyaç var. Okullar imeceler düzenleyebilir. Bazı üniversiteler, toplumsal tırnak içinde projeler yapıyor.

    Tevhid-i Tedrisat, toplumsal ilişkilerin yeniden üretilmesine yönelikti. Üniversitenin öncü olması gerekir, sanayinin bir aracı değil, onu yönlendiren, dönüştüren kurumlar olmalıdır.

     

     



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam9
Toplam Ziyaret32828
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.50653.5205
Euro4.17464.1913
Hava Durumu
Anlık
Yarın
32° 25° 15°
Takvim