• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

  

ÇALIŞMALARIMIZ
Linkler

II. ULUSAL EĞİTİM KURULTAYI

II. ULUSAL EĞİTİM KURULTAYI

11-12 Haziran 2005

Gazi Üniversitesi Mimar Kemalettin Salonu

 

  1. 1.      GÜN AÇILIŞ

Sunucu: Sayın dinleyiciler,

Ankara Üniversitesi ve Ulusal Eğitim Derneği işbirliği ile ve Bilim ve Ütopya, Tekışık Eğitim Araştırma ve Geliştirme Vakfı, Çankaya Belediyesi ve Türk Eğitim Sen’in işbirliği ile yani ulusçuluğu ortak duygu kabul eden insanların bir araya gelmesiyle düzenlenen bu eğitim kurultayına Türkiye’nin en köklü üniversitelerinden Gazi Üniversitemizde ev sahipliği yapmak, şanımıza yakışır bir eylemdir.

Salonda alkışlar.

Bugün öğretmenlerimize rahat yaşam olanakları sağlanamamış olsa da, hâlâ ülkemizde eğitim eşitsizliği, fırsat eşitsizliği bulunsa da, kız çocuklarımız okutulmasa da, ulusal sınırlar içindeki illeri-mizde düşmanlarımız hâlâ var olsa da,özel okullar,yabancı dille eğitim yapan okullar bulunsa da, küre-selleşme, popüler kültür, kapitalizm kimliğimize darbeler vursa da, bizim sırtımızı yasladığımız dağlar çok yüce.

Mustafa kemal’lerin, İnönü’nün, Hasan Alî Yücel’lerin görkemli yamaçlarının eteğindeyiz biz. Onlardır esen yelden korkmuyoruz. Sizleri, ulusumuzun başöğretmeni Mustafa Kemal Atatürk’ün ve ulusal eğitim yolunda can veren şehitlerimizin manevi huzurunda bir dakikalık saygı duruşuna davet ediyorum.

                        

Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı.

Sunucu: Konserimiz düzenlemesi Aytekin A…’a ait, piyanist Hepşen Okan eşliğinde TRT ve Ankara Radyosu Çok Sesli Korosu solisti Sırrı Ali Talay’ı dilimizin mucizesi türkülerimizi seslendirmek üzere sahneye davet ediyorum.

Salondan alkışlar.

 

 

Konser ve sonunda uzun uzun alkışlar.

 

Sunucu; Bu muhteşem dinleti için tekrar teşekkür ediyoruz.

Yeni yönetimiyle yenilenen Gazi Üniversitesi eğitim sistemiyle yaşamda en gerçek yol göst-ricinin bilim olduğunu esas alır. Paradigma ve ……..üst üste bindiği ve bilişim toplumu olma yolunda hızla ilerleyen dünyada, bundan daha azını kabul edemezdi. Bizim eğitimde merkezdeki değerimiz Atatürkçülüktür. Atatürk İlke ve devrimleri doğrultusunda eğitim, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ulusumuzu yaşatmak için Atatürk’ün öngördüğü görevleri yerine getiren yurttaşların eğitimidir.

Ve Gazi Üniversitesi, OÖO ve EE ( nesiyle?) küresel güçlerin hedef tahtasına koyduğu Türkiye’nin ulusal duyarlılıklara güçlü öğretmenleri yetiştirmiştir.

Kurultay açış konuşmasını yapmak üzere üniversitemizin başöğretmeni rektörümüz Sayın Kadri Yamaç’ı kürsüye davet ediyorum.

Salondan alkışlar

 

 

Prof. Dr. Kadri Yamaç Kurultay Açış Konuşması.

Eğitime gönül veren tüm değerli dostlar,

Kurultayımıza ve özellikle Gazi Üniversitesi’ne hoş geldiniz. Bu vesileyle bugün aramızda olan Harran Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Uğur Büyükburç’a da hoşgeldin diyorum. İyi ki geldiniz teşekkürler.

Bugünkü kurultayda küreselleşme ve eğitim tartışılacak.1980’den sonra yaygın olarak kullanıl-maya başlayan küreselleşme aslında yeni bir olgu değil.Kapitalizmin egemen olmaya başladığı dönem-lerden itibaren ki, bu 1800’ler civarına rahatlıkla gidebilir. Kavramsal olarak bugünkü kadar kullanıl-masa bile, kavramsal olarak olmasa bile yaşanan bir olgu olarak küreselleşme dönemi varolmuştur. Ekonomistler, kapitalizmin geçtiği iki dalgadan bahsederler.Birinci dalga,1914’lere kadar süren dönem-dir.Bu dönem sermaye birikiminin sağlanmaya çalışıldığı ve görece eşitlikçi bir yaşam düzeyinin yara-tıldığı savlanan bir dönemdir.

 

Bugün içinde bulunduğumuz 1970’lerden itibaren belirginleşen, 1980’den sonra kendini daha net ortaya koyan küreselleşme yeni liberal sistem olarak da kendine yeni terimleri, kavramları da öğreterek dünyaya egemen olmaya başlayan bir uç aşama haline gelmiştir. Bu dönemin çok temel özelliği, ekonomik bir yeni yapılanma olarak kendisini ortaya koymasıdır. Ama küreselleşmenin bugün aldığı boyut sadece ekonomik, uluslararası rekabetin yollarının açıldığı bir özellik olmaktan çıkmıştır. Bugün, küreselleşme esas olarak sosyal ve kültürel yönleriyle ön planda olan bir olgudur. Bugünkü kurultayımız bakımından da can alıcı nokta zaten budur. Küreselleşmeyi bu hedefleri doğrultusunda pek çok uluslararası örgüt; Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Dünya Bankası başta olmak üzere pek çok örgüt gözden geçirmiş ve küreselleşmeyi bizim mutlu ortak yaşadığımız köy olarak algılamamız yolunda ciddi propagandalar yürütmüşlerdir.Bu süreç içerisinde eğitim alanında düşüne-ek olursak, özellikle DTÖ, eğitimin yeni bir ticaret alanı olarak öncelik taşıdığını çoktan vurgulamaya başlamış ve bu alanı bu anlamda işaret etmiştir. Ben notlarımdan Prof. Dr. Erinç Yeldan’ın “Eğitim ve Küreselleşmenin Mantığı” ile ilgili birkaç cümlesini aktarmak istiyorum. Çok önemli bulduğum cümleler bunlar.Prof. Dr. Yeldan şöyle diyor:“Artık kalkınmacı devlet, sosyal devlet diye bir olgu yok. Küreselleşmenin sermayenin biricik ölçütü kâr. Kâr hangi coğrafi bölgede ise ve hangi sektörde ise sermaye onu ele geçirmek istiyor. Örneğin, eğitim çok karlı bir alansa sosyal devletin buradan çıkar-tılması ve kârı en yüksek tutacak sermaye örgütüne teslim edilmesi kararı alınıyor. Bu anlamda sosyal devletin kâr amacı gütmeyen eğitim,sağlık,sosyal altyapı,yoksullukla mücadele ve çevrenin korunması gibi kuralları sermayenin uluslar arasılaştırılması bakımından düşünüldüğünde mantıksız, akıldışı ve bugünkü terimiyle dinazorca buluyorum. Bu yüzden her şeyden önce sosyal devletin ve bu anlayışın ortadan kaldırılması lazım.

 

Özetleyecek olursam, günümüzde bilgi ve bilimden anladığımız bir şekilde deforme olmakta, bilgiden sadece teknoloji anlaşılmaktadır. Burada bir şeyin karışmaması gerekiyor.Bilgi,bilimsel disip-linler elbet her birisi değil, ille de teknoloji doğrudan dönecek, üretime geçecek disiplinler yoktur. Bilgi elbette teknoloji döner, üretime geçer ve ulusal çıkarlara hizmet eder bundan doğal bir şey yoktur. Ancak bilgiyi sadece teknoloji ve üretim olarak algıladığımızda ve eğitimle ilgili hedeflerinizi bu yöne koyduğunuzda eğitim kurumlarını misyonları bakımından çok ciddi bir şekilde sorgulamamız gerekir. Peki o zaman eğitim kurumlarının diğer misyonları ne oluyor? Örneğin sorgulayan, evrensel ölçekte etik sorunlarla ilgilenen hümanizmle tanışmış eleştirel akıl sahibi ve kültürle donatılmış, top-lumsallaştırılmış insanlar yetiştirmek. Bu düşünceleri bir kenara mı atacağız? Küreselleşmenin ekono-mik yönünü bir kenara bırakıyorum, diğer amaçlar doğrultusunda düşündüğümüzde eğitimi sadece kuru bir bilim ve teknolojinin aktarılması ve teknisyenler yetiştirilmesini hedefleyen bir etkinlik olarak düşündüğümüzde, öğrenci yetiştirmedeki yani eğitimdeki temel felsefemizi ve amacımızı bir alt basa-mağa indirgemiş oluyoruz ve biraz önce bahsetmiş olduğum özellikleri yok saymaya başlıyorum.

 

Değerli konuklar, tarihin akışının ileriye doğru olduğu kaçınılmaz bir gerçek evet 21. yy yeni yapılanmalarıyla, yeni kavramları, yeni vurgularıyla gelmektedir. Büyük bir bilimsel patlama vardır. Her gün on binlerce sayfa bilgi başta internet olmak üzere bize sunulmaktadır. Bunun dışında kalama-yız. Eğitimle ilgili planlarımızı 50-100 yıl öncesi gibi yapamayız. Bu konuda içine düşeceğimiz en büyük tuzak küreselleşme ile ilgili yardım ve eleştirilerimizi öne sürerken karşıt muhafazakarlığa düşmemiz olacaktır.

Yapmamız gereken temelde iki  nokta üzerinde yoğunlaştırılması gerektiği kanısındayım. Şu ana kadar küreselleşme hedefleri bakımından belirtmiş olduğum görüşlerim doğrultusunda küreselleş-menin hedeflerini özellikle ulus devleti ortadan kaldırmaya yönelik hedefleri iyi algılamak, iyi çözüm-lemek, buna karşılıkta bu akışın kolay kolay geri dönüş göstermesinin yakın vadede mümkün olmaya-bileceğinden hareketle ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yeni modeller geliştirmek bilimi, teknolojiyi ulusal planlarımız ve ulusal çıkarlarımız doğrultusunda planlamak yeni modellemeler yapmak zorun-dayız. Bu noktada ulusal ve bağımsız olma niteliğimizin eğitimde nasıl gerçekleştirilebileceğinin örneğini Cumhuriyetimizin kurucusu ve bu üniversiteyi de doğrudan kendi talimatıyla kurmuş olan Mustafa Kemal Atatürk göstermiştir. Demek ki, bir eğitim sistemi pekala tutuculuğa düşmeden ulusal ve bağımsız niteliğiyle de modern olabilir.

 

Sözlerime son verirken bu toplantının gerçekleştirilmesinde katkısı bulunan tüm kurumlara ve kişilere teşekkür ediyorum. Bu toplantı çok önemli bir toplantıdır. Bu toplantıya gerçekten konunun çok önemli uzmanları konuşmacı olarak katılmaktadır. Gazi Üniversitesi bu anlamda açılış konuşma-sında sunucumuz Özlem Binel’inde belirttiği gibi kendisine layık olan, adına layık olan bir etkinliği yapmaktadır. Bu bizim için büyük bir onurdur. Toplantının başarılı geçmesi dileğiyle ben hepinize tek-rar hoş geldiniz diyorum,onur verdiniz.İyi bir kurultay geçmesi dileğiyle hepinize saygılar sunuyorum.

Salondan alkışlar

Sunucu; Cumhuriyetin aydınlanma hedefleri, ülke gerçekleri ve çağdaş eğitim biliminin bilim aydınlığında ilerleyenler(neli?) liderlerdir. Kendi ülkemizin beyin gücünü, yaratıcılığını ve yurtsever-iğini özgüleyerek kıt olanaklarla da olsa çağdaş eğitimin olabileceğini kanıtlayanlar Ankara Üniver-itesi rektörü Prof. Dr.Nusret Aras’ı temsilen Prof.Dr.Mehmet Ali Kısakürek’i kürsüye davet ediyorum.

Salondan alkışlar.

Ankara Üniversitesi Rektörü Profesör Doktor Nusret Aras’ı temsilen Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Kısakürek kurultay açış konuşması.

 

Sayın Rektörüm, Saygıdeğer Konuklar

Rektörüm ve şahsım adına hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sayın Yamaç konuşmasında küreselleşmeyi 18. yy kadar götürebileceğimizi söylemişti. Yine bu konuda çalışan bir kısım yazarlar, özellikle 15 ve 16. yy’daki sanayi devriminden bu yana küresel-leşmeyi büyük bir dönüşüm olarak nitelemektedirler. Yani başka bir deyişle işi daha eskilere götürenler vardır. Küreselleşme günümüzde sadece eğitim alanında değil, bir çok alanda tartışılan bir kavramdır ve özellikle de eğitimi çok yakından ilgilendirmektedir.

Hepinizin bildiği gibi küreselleşmeyi aşırı ölçüde savunanlar vardır ve yine küreselleşmeyi modern bir dönüşüm olarak görenler vardır. Bütün bunlar hiç şüphesiz küreselleşen dünyada insan tipiyle veya insan yetiştirmeyle yakından ilişkilidir. Bu bakımdan küreselleşmenin eğitime etkileri dediğimiz zaman başta yeni bir insan tipine duyulan ihtiyaç karşımıza çıkmaktadır ki bu eğitim sistem-erini çok önemli ölçüde etkilemektedir. Gene küreselleşmenin eğitim üzerindeki temel etkilerinden bir tanesi eğitim sistemlerinde yapısal değişikliklere zorluyor olmasıdır ve bu yapısal değişiklikler, kültü-rel alış verişler o kadar büyük boyutlara ulaşmıştır ki bugün çağdaş dünyanın hatta çağdaş olmayan dünyanın eğitim sistemlerine baktığımız zaman büyük ölçüde benzeşmektedir hatta ders adlarına kadar, dersin içeriklerine kadar büyük ölçüde benzeşmektedir. Dolayısıyla da sistemde yapısal, köklü değişiklikler gündeme gelmektedir.

Bir diğer önemli husus bilgi iletişim teknolojilerinin bu kadar yaygınlaşması ve bu sektördeki gelişmelerin doğal bir sonucu olarak eğitim öğretim yöntemlerimizde köklü değişiklikler yapmak durumunda kalmaktayız. Bugün üniversitelerimize baktığımız zaman özellikle eğitim bilimleriyle ilgili alanlara baktığımız zaman ki diğer alanlar içinde bu söz konusudur. Globalleşme veya küreselleşme ve eğitim bir ders konusu olarak okutulmaktadır. Çünkü eğitimcilerin küreselleşme karşısında almaları gereken tavır veya tutum yahut ta bu konudaki yaklaşımlar bir ders konusu olacak kadar çeşitlenmiştir.

Küreselleşmenin konuşmamın başında da söylediğim gibi çeşitli yönleri vardır. Sadece küresel-eşme bilgi teknolojilerinin değişmesinden veya pazarların açılmasından kaynaklanan bir süreç olmayı çoktan geçmiştir. Çünkü zamanı kısaltmıştır küreselleşme, yaşadığımız dünyayı küçültmüştür, sınırları ortadan kaldırmıştır, insanların hayatlarını, toplumların hayatlarını birbirine bağımlı hale getirmiştir ve böyle bir dünyada yaşamak durumunda kalan herkes şu veya bu şekilde bu süreçten etkilenmiştir. Küreselleşmenin bir sonucu olarak toplumlar veya kültürler giderek çoklu kültürler haline gelmektedir. Eğitim önceliklerimizde buna göre değişmek durumunda kalmaktadır.

Gerçektende bugün internet vasıtasıyla görüyoruz ki hepinizin bildiği gibi dünyanın en büyük kütüphanesi durumuna gelmiştir internet. Bir yerde olan bir değişiklik ve yenilik süratle başka bir yere hareket edebilmektedir. Bunun arkasında tabi yine sermayenin, eğitimin bir çeşit sermaye olarak görül-mesi veya bir çeşit kâr amacı olarak görülmesi karşısında çok uluslu tröstlerin, tekellerin, şirketlerin olduğunu görüyoruz ve bunların giderek eğitimi yönlendirdiğini görüyoruz. Dolayısıyla global aktörler sadece serbest piyasa ekonomisini şekillendirmekle kalmamakta, eğitim sektörünü de giderek şekillen-dirmektedir.

Yine küreselleşmenin çok önemli bir etkisi tabi insan yetiştirmekle yakından ilişkili olmakla birlikte zengin ve fakir arasındaki uçurumu artırmakta ve bu dolayısıyla eğitimde bir çeşit eşitsizliğe yol açabilmektedir. Bunun sonucu olarak diyebiliriz ki küreselleşme eğitimi çok yakından etkiliyor başlangıçta olduğu gibi. Özellikle eğitim programlarından çok etkileniyor. Program çalışmaları her ülkede eğitimde yenilikler başlığı altında giderek yaygınlaşıyor. Özellikle AB boyutunda baktığımız zaman 21. yy’da geleceğin toplumunun şekillenmesi için raporlar, kitaplar hazırlanıyor.

Yine bir başka etkisi giderek eğitim hizmet ve malzemeleri özelleşiyor. Eğitim ve öğretim sek-törü giderek büyüyen ve kârlı bir sektör haline geliyor. birkaç tipik örnek ve rakam vermek istiyorum. Sadece Kuzey Amerika’da eğitim ve öğretim sektörü ikinci büyük sektör haline gelmiştir. Beşinci büyük ihracat kalemi haline gelmiştir. 1997 rakamları ile 8,5 milyar dolar bu sektörde ihracat vardır, eğitim öğretim sektöründe. Yine 26 milyar dolar, milyon dolar, af edersiniz eğitim mal ve hizmetlerine harcama yapılmıştır sadece Kuzey Amerika’da. 3,1 milyar dolar web ve software yazılım için para harcanmıştır. Bu rakamlar yedi sekiz yıl öncesinin rakamlarıdır. Bunların bugün katlanarak gittiğini söylemek mümkündür. Aynı şekilde ders kitapları ve eğitim hizmetinin ihracı büyük bir sektör ve iş alanı haline gelmiştir. Sadece İngiltere’de birkaç yıl içinde ihraç edilen ders kitaplarının tutarı 114 milyon doları bulmaktadır. Yine hepimizin bildiği gibi İngiltere’nin eğitimden elde ettiği gelir, turizm-den elde ettiği gelire eşdeğer bir değere ulaşmıştır. Bunun tersi olan başka örnekte vardır. Mesela Yunanistan’ın turizmden elde ettiği gelirlerin çok önemli bir kısmına yakınını eğitim için dışarı giden öğrencilerine harcadığını görüyoruz. Demek ki globalleşen dünyada,  küreselleşen dünyada eğitim gerçekten çok önemli bir sektör haline gelmektedir.

Şimdi AB giriş sürecinde olan ülkemiz açısından baktığımız zaman, ülkemizin bu sürecin dışında kalması diye bir şey söz konusu olamamaktadır. Maalesef dediğim gibi olumlu yönleri var, olumsuz yönleri var ama Sayın Rektörümüzün söylediği gibi biz bunlardan ne kadarını kendimizi kültürümüzü ve benliğimizi korumak için kullanabiliriz, teknolojilerin ne kadarını kendimizi geliştirmek için kullanabiliriz sorusu gerçekten çok önemlidir.

Bu toplantıda işin bu söylediğimiz çeşitli yönlerinin ele alınacağını düşünerek mutluluk duy-akayım.Toplantının bu bağlamda başarılı geçeceğini düşünüyor,hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.

Sunucu: AB misyonuna karşı gelemeyiz diyerek, milli karaktere uygun insan yerine Batı’nın kapitalist sömürüsüne yaslanan insan yetiştirme iddiasına karşı,Türkiye’ye, Türkiye halkının gönencine hizmet edeceğim diyebilen bireyler yetiştirmeli diyen Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı Sayın Zeki Sarıhan’ı kürsüye davet ediyorum.

Salondan alkışlar.

Zeki Sarıhan Kurultay Açış Konuşması.

 

Ulusal Eğitim Kurultayı’nın Sayın Katılımcıları,

Ulusal Eğitim Derneği adına hepinizi saygıyla selamlarım.

Ulusal eğitimimiz, son yıllarda büyük bir kuşatma altında.“Küreselleşme” söylemiyle Türkiye’ nin ulusal devletinden, ulusal bağımsızlığından ve kendine özgü siyasal, ekonomik sisteminden vaz-geçmesi telkin ediliyor.

İçinde bulunduğumuz süreç,İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD etkisine girdiğimiz dönemden çok daha tehlikeli bir durum aldı. Doğrudan doğruya dışarıdan fonlanan bazı kuruluşlar ve bunlar çevresinde örgütlenmiş aydınlar, Türk eğitim sisteminin ulusal karakterini  kökten kazıyacak öneriler geliştiriyorlar.

Gençliğimizin ulusal hedeflerimiz açısından kötü yetiştiği, bir çoğunun dışarıda okumak veya okulu bitirdikten sonra başka ülkelerde yerleşmek istediğini anketler gösteriyor.

Hiç kuşkusuz bu durum, Atatürk’ün önderliğinde Türk devrimcilerinin gerçekleşmesi için çalıştıkları Türkiye ve Türk eğitimi değildir.

Umuyoruz ki, Avrupa ülkelerindeki son anayasa oylamasından çıkan hayır oyları, bizdeki tesli-miyetçileri de uyarmış olsun. Çünkü Avrupa Birliğini kuran bu ülkelerin halkları bile, kendi ulusallık-larından vazgeçmek istemediklerini gösteriyorlar.

17 Nisan 2003’te kurulan 5 şubesi, 7 temsilciliği ile henüz 400 üyeli bir topluluk olan Ulusal Eğitim Derneğimiz, kuruluşundan 8 ay sonra, 20 Aralık 2003’te Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Salonunda yaptığı ilk Ulusal Eğitim Kurultayı ile içinde bulunduğumuz tehlikeli duruma dikkat çekmeyi amaçlamıştı. Kurultaya sunulan bildirilerde çözüm yolları da gösterilmeye çalışılmıştı.

Aradan geçen bir buçuk yıl içinde, ulusal eğitimimize yöneltilen saldırılar olağanüstü bir biçimde artmış bulunuyor. Bu nedenle, derneğimiz genel yönetim kurulu, konu ile ilgileneceğini umduğu bazı kuruluşlara 25 Ocak 2005 günlü yazısıyla bir çağrıda bulunarak yeni bir ulusal eğitim kurultayı  toplanması konusunda destek verip veremeyeceklerini sordu.

Olumlu yanıtlar veren kuruluşlarla birlikte bu kurultayı toplamış bulunuyoruz.

Bunların arasında Gazi ve Ankara Üniversitesi gibi, Cumhuriyetin iki büyük ve köklü üniversi-tesinin bulunmasının büyük önemi vardır.

 

Benim için ayrıca sevindirici olan durumdan da söz etmeme izin vermenizi dilerim:

36 yıl önce Gazi Eğitim Enstitüsü Öğrenci Derneği Başkanı olarak Amerikan Barış Gönüllüleri-nin Enstitü ile ilişiğinin kesilmesi, Amerikan yağ ve bulgurlarının öğrencilere yedirilmemesi gibi çeşitli vesilelerle ülkemizin bağımsızlığını, ulusal eğitimi savunduğumuz bu tarihi salonda, bugün o yıllarda duyduğum heyecanın aynısıyla, gene aynı amaçlarla sizin gibi seçkin bir topluluğa seslenmek benim için büyük bir mutluluktur.

.

Hangi siyasal koşullarda ve hangi yaşta olursak olalım, enerjimizi Türkiye’nin bağımsızlığı, halkımızın özgürlüğü ve refahı için harcamamız gerektiği açıktır. Bugün Türk ulusunun bireylerinin gönüllerini ve kafalarını bir araya getirmeleri için çok önemli nedenler var.

Kendi aramızdaki siyasal görüş farklılıklarını büyütmeyerek, bir iç kavga yerine, birliğimizi güçlendirerek, aynı 1920’lerde Mustafa Kemal Paşa’nın ifade ettiği gibi“Bizi yutmak isteyen kapitalizme ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı” birlikte mücadele etmek zorundayız. Bu kurultay vesilesiyle, iki seçkin üniversitemizin, Ulusal Eğitim Derneğimizin, Bilim ve Ütopya’nın, Çankaya Belediyesi, Tekışık Vakfı’nın ve Türk Eğitim-Sen’in bir araya gelmiş olması, bütün ulusça muhtaç olduğumuz ulusal birliğin eğitim alanında gerçekleşmiş bir örneği olmalıdır.

 

Bu kurultayın gerçekleşme sürecine de değinmeliyim:

Kurultay hazırlıkları için önce bir Danışma Kurulu toplantısı yapılmış, bu toplantıda oluşan görüşler doğrultusunda çalışma yapmak üzere beş kişilik bir Hazırlık Kurulu oluşturulmuş, kurul haftada bir toplanarak alınacak sonuçları gözden geçirmiş ve yapılacak çalışmaları saptayarak görev bölüşümü yapmıştır.

 

Gazi Üniversitesi, bu kurultay için Mimar Kemalettin Salonunu vererek ve kurultayın teknik hizmetlerini yaparak,dışardan gelecek görevli konukları barındırarak,bu akşamki kokteyli hazırlayarak, biraz önce dinlediğimiz müzik gösterisini sunarak, fotoğraf, film hizmetlerini yerine getirerek en büyük maddi katkıyı yapmış oldu.

Ankara Üniversitesi, afiş, davetiye ve programları bastırdı. Kurultay bildirilerini kitap halinde baskı işini de üstlendi.

Çankaya Belediyesi, kurultayın gazete ilanı bedelini karşılıyor. Türk Eğitim-Sen ile Tekışık Vakfı da kurultayın diğer bazı giderlerini karşılamaktadırlar.

Kurultayımızın başarıya ulaşması, ulusal eğitimimizin çeşitli konularında daha etkili ve geniş çaplı çalışmalar yapma konusunda hepimizi isteklendirecek ve cesaretlendirecektir.

 Bu kurultayı, yeni konuşmacılar katarak önümüzdeki süreçte başka kentlerde,oradaki üniversi-teler ve eğitim fakülteleriyle birlikte yapmayı düşünüyoruz. Bunu yapalım ki, ulusal eğitim konusunda çalışanların çabaları birleşsin. Ulusal eğitim ülkümüz dalga dalga bütün yurt yüzeyine yayılsın, başta öğretmenlerimiz ve eğitimcilerimiz olmak üzere halkın gönlünde ve kafasında gerekli yankısını yapsın.

Bu çabalarımızın asla boşa gitmeyeceğine candan inanıyoruz.

Derneğimiz adına katılımcı kuruluşlarımıza teşekkür  ediyor; oturum yöneticiliği yapacak, bildiri sunacak olan değerli eğitimcilerimize başarılar diliyorum. Sizlere de kurultayımıza katıldığınız için teşekkürler.

Salondan alkışlar

Sunucu: Uygar Türkiye’nin oluşmasında ve bu günlere gelmesinde tutulan yol, Türk Abace’sinden üniversitelerine dek süren zorlu uğraşın aydınlığıyla anlamlanmaktadır. Bilim ve Ütopya Kooperatif Başkanı Prof. Dr. Semih Koray’ı kürsüye davet ediyorum. Salondan alkışlar.

 

 

 

Semih Koray Kurultay Açış Konuşması:

 

Sayın Rektör, Değerli Konuklar, Sevgili Arkadaşlar,

Sözlerime hepinize Düzenleme Kurulu adına Kurultayımıza hoş geldiniz diyerek başlamak istiyorum.

Günümüzde yaşamın hangi alanına bakarsak bakalim, küreselleşme ile ulus devletlerin çatışmasını görüyoruz. Bu çatışmanın, kuşkusuz, ulusun geleceğinin üstünde yükseleceği toplumsal ilişkilerin temelinin atıldığı yer olan egitime yansımaması düşünülemez.Daha önceleri, küreselleşme-nin, ülkemizde kendisine köprü başları oluşturmakla sinirli kalan hedefi, bugün ulusal egitimimizi toptan teslim alma girişimlerine dönüşmüştür.

Kurultayımızın amacı, bu girişimi ve kullandığı araçları ulusal eğitimimizin tüm alanlarında açığa çıkarmak ve bu saldırıyı etkisizleştirmenin yollarını tartışmaktır.

Eğitimin birbirini bütünleyen iki önemli işlevi vardır. Bunlardan biri, insan-doğa ilişkisine ait bilgi birikiminin aktarılmasıdır. Diğeri de, insan-insan ilişkisini belirleyen toplumsal temelin yeniden üretilmesidir. Eğitimize ulusal niteliğini veren de, Cumhuriyet Devrimimizden bu yana, eğitim sistemi-mizin ulusuna bağlı Cumhuriyet yurttaşları yetiştirme hedefidir.Küreselleşmenin ulusal eğitimimize saldırısının yoğunlaştığı nokta budur, ama bilgi aktarımı işlevinin nasıl yürütülmesi gerektiği alanına da yansımaktadır.

 

Eğitimimizin “bilgi aktarımı” ayağında aksayan yönlerden, küreselleşmeci saldırının ‘modern-leşme’ örtüsü altına gizlenmesi için yararlanılmaya çalışılmaktadır. Burada kullanılan anahtar sözcük “bilgi çağı”dır. Bilgi çağında artık bilginin niteliğinin değiştiği, eğitimin de buna ayak uydurması gerektiği ileri sürülmektedir. Peki o zaman

bu değişiklik nedir ve eğitimimize, felsefi temelde olsun, müfredat, öğretim usul ve yöntemleri konusunda olsun, nasıl yansıtılmaya çalışılmaktadır?

 

İleri sürülen, “bilgi çağında” bilginin doğrudan sonuçlara odaklanması gerektiğidir. Buna göre, bilginin getirisinin hemen, kısa erimde ve elle tutulur nitelikte olması gerekir. Özetle bilgi çağının makbul bilgisi “para eden” bilgidir. Bilgi, artık bir metaya dönüşmüştür. İnsanlığa getirisi uzun erimli ve dolaylı olabilecek, dolayısıyla da kime ne getirisi olabileceği şimdiden belirli olmayan bilgiler, günümüzün makbul bilgileri arasında değildir. Bunlar “depolanan” bilgiler olarak nitelenmektedir. Stokta tutmanın maliyetini ödemeye hazır kimse de bulunmadığı için, bu bilgiler “bilgi çağının” bilgisi değildir. Dolayısıyla Galile, Newton, Einstein, Darwin, Lavoisier,

Bütün büyük matematikçiler, bilgi çağının çağdışı bıraktığı eskimiş türden bilim insanlarıdır. Bilginin bu yeni niteliği dolayısıyla da, hangi bilginin üretileceği, kimin neyi merak etmesi gerektiği, hangi alanda çalışacağı ve ne tür sonuçları hedefleyeceği, piyasa mekanizmasının yönlendirmesine bırakılmalıdır. “Bilgi çağının” bilgisi, kuramsal düzlemde hazırdan yemektedir. Oysa hepimizin bildiği gibi, hazıra dağ dayanmaz.

 

Özetlersek, günümüzde bilgi, bilim ve dolayısıyla eğitim, artık fiyatı piyasada oluşan, üretenle tüketen arasında alışverişin konusu olan özel mallar niteliğine indirgenmek istenmektedir. Diğer bir deyişle, birer kamu değeri olmaktan çıkarılmaktadır. Bilimin ve eğitimin önemli getirilerinin nitelik ve kapsam bakımından dolaylı ve uzun erimli olmaları nedeniyle, bu etkinliklerin yalnızca kısa erimli ve doğrudan getirileri içselleştirme yeteneğindeki piyasa mekanizmalarının yönlendirmesine bırakılama-yacağı, bunların özenle planlanması gerektiği gerçeğini sadece belirtip geçmekle yetinsek bile, bilim ve eğitimin birer kamu değeri olmaktan çıkarılmasının ne anlama geldiği üstünde biraz daha durmakta yarar vardır.

 

Bilginin ve eğitimin özelleştirilmesi, yalnızca iktisadi sonuçlar veren bir dönüşümü yansıtmaz. Bu dönüşümün önemli ideolojik yansımaları vardır. Eğitim, bu suretle alanla satan arasında cereyan eden bir hizmet ticaretine indirgenince, devlet yurttaş ilişkisinden arındırılmakta, ulusal niteliği kendiliğinden buharlaşıp kaybolmaktadır. O zaman, bayrak, vatan, ulus, İstiklal Marşı, Atatürk, bu hizmeti satın alana, kendisine para getirmeyen sorumluluk ve görevler yüklediği için, özgürlüğünü kısıtlayan “insan hakkı ihlallerine”, demokrasi adına bir an önce sırtından atması gereken yüklere dönüşmektedir. Bu özelleştirme, kuşkusuz yalnızca eğitime yönelik değildir ve tüm kamu değerlerini kapsamaktadır. “Bağımsızlık ve egemenlik” ve “ulusal güvenlik” gibi kavramlar da, artık özelleştirme kapsamındadır. Bağımsızlık ve egemenliğin ne kadarının kaça satılmasının uygun olacağı sorusu gündeme gelmekte, “ulusal güvenliğin” de ulusal niteliği buharlaşıp, güvenlik, ihracatı ve ithalatı yapılabilecek bir hizmet üretimine dönüştürülmektedir.

 

Eğitim görenler, artık bu hizmetin satın alıcısı durumuna geldiklerinden, bunların bir ulusun yurttaşları olarak değil, bireysel yatırımcılar olarak görülmeleri, dolayısıyla müfredatın da, eğitim usul ve yöntemlerinin de buna göre değiştirilmeleri gerekli hale gelmektedir. Bunlara eğitimin vermesi gereken anlayış da, kendi kaderlerini ulusun kaderiyle özdeşleştiren yurttaşlar olmak yerine, her biri kendi bacağından asılacak bir türün mensupları olmak haline dönüşmektedir.

 

Tüm bu konuları kurultayımızda ayrıntılı olarak tartışacağız. Ama küreselleşmenin ulusal eğitimimize yönelttiği saldırının kapsamı ve boyutlarının büyüklüğü, sorunun öneminin olduğu kadar, yıkılmaya çalışılan yapının büyüklüğünün ve sağlamlığının da bir göstergesidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ilk ulusal kurtuluş savaşını gerçekleştirmiş olan ülkemizde, Atatürk Devrimi’ nin kazanımlarının üstünlüğü, böylelikle bir kez daha kanıtlanarak, özgüvenimizi güçlendirmektedir.

 

Sözlerime son verirken, bu önemli kurultayın düzenlenmesinde katkısı bulunan herkese, ama özellikle de etkin destekleriyle bizlere bu kurultayın düzenlenmesinde güç katmış olan iki seçkin üniversitemize, Gazi Üniversitesi ve Ankara Üniversitesine, sayın Rektör ve temsilcileri nezdinde en içten teşekkürlerimizi iletiriz. Kurultayımızın başarılı ve verimli çalışmalar yapması dileğiyle, hepinizi saygı ve sevgilerimle selamlarım.  

Salondan alkışlar.

 

Sunucu; Efendim, dilerseniz on dakikalık bir ara verelim, sizleri dinlendirelim. Daha sonra 1. oturumda yeniden birlikte olacağız.

 

 

1. OTURUM; A- ULUSAL EĞİTİM NEDİR VE NEDEN GEREKLİDİR?

 

Sunucu; Bağımsızlık düşüncesine, vatan sevgisine giden yollara açılan kapılardır. Hangi kapıdan hangi birikimle çıktığınız, belki de ülkenin geleceğini etkileyecektir.

1936’da yiğitliğini, inkîlaplarını, zaferlerini anlatan bir şiir yazan şair Behçet Kemal Çağlar’a Atatürk, ‘olmamış, benim asıl bir niteliğim var ki, onu hiç yazmamışsın, benim asıl kişiliğim ulusumun öğretmeni olmamdır. Bunu yazmamışsın, olmamış’ demiş.

Efendim, ulusal eğitim kurultayının ilk oturumunun başkanını davet etmek istiyorum. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sayın Basri Atasoy. Buyurun efendim.

Salondan alkışlar.

Ve konuşmacılarımız; Prof. Dr. Aydın Köksal, Prof. Dr. Sina Akşin, Dr. Niyazi Altunya.

Salondan alkışlar.

 

Prof. Dr. Basri Atasoy

Sayın konuklar, Gazi Üniversitesinin öğretim üyesi olarak sizleri Gazi Üniversitesi’nde görmekten son derece mutlu olduğumu belirtmek isterim. Hepinize hoş geldiniz diyorum, tekrar saygılar sunuyorum.

Efendim, bu birinci oturumumuz. Programda da görüldüğü gibi ulusal eğitim nedir?, neden gereklidir? Hepimiz için son derece ilginç bir konu. 11.45’te başlayıp 12.45’te bitecek şekilde planlan-mıştı. Ama şu an neredeyse yarım saatlik bir gecikme var. Bunun birkaç dakika bir……….. konuşmacıların konuşmaları yirmi dakika olacak şekilde planlanmıştı. Konuşmacıların konuşmala-rından birer ikişer dakika keserek, yemek saatine geç kalmamak için, sonunda tartışmaya ve sorulara da zaman kalsın düşüncesindeyim. Dolayısıyla konuşmacıların konuşmalarını on yedi, on sekiz dakika yapmalarını rica edeceğim.

Buradaki sıraya göre, yalnız bir durum var. Zeki, Sarıhan’ın ayrılması söz konusu olduğu için,

Zeki Sarıhan Ayrılacak olan ben değilim.

OB: Zeki Bey’in ayrılması söz konusu olduğu için, Niyazi Bey konuşacak yerine. Niyazi Bey burada. Benim elimde Zeki Bey görüldüğü için bu açıklamayı yaptım.

Diğer konuşmacılarımız,programda belli olduğu gibi Aydın Köksal ve Sina Akşin hocalarımız. tekrar hepinize hoş geldiniz diyorum ve sıraya göre öncelikle, konuşmasını yapmak üzere Niyazi Bey’e söz veriyorum. Buyurun.

 

Dr. Niyazi Altunya;

Teşekkür ederim sayın başkan.

Sarıhan gibi bu salonda heyecanlandım. Ben de kendisinden bir sene önce mezun olan bir eski Gazi’liyim. Ben de heyecanlıyım doğrusu. Birkaç ay evvel burada konuştuğumda o zamanda aynı duyguları taşıdım. Bizim çok değişik anılarımız, çok değişik yaşantılarımız var. Burada yatılı olarak okuduk. Yatılılığın ne demek olduğunu yatılı okuyanlar çok iyi bilirler. Ayrıca bu değerli konukların arasında konuşmak benim için mutluluk. Bunlar benim öğretmenlerim.

Programdaki değişiklikten ötürü özür dilerim. Elimde olmayan nedenlerle, başka bir toplantıya daha katılacağım için önerdim.

 

CUMHURİYET TARİHİ BOYUNCA TÜRKİYE ÖĞRETMEN HAREKETİNDE ULUSAL EĞİTİM

Dr. Niyazi Altunya

Giriş

Bildirinin başında kavramlara açıklık getirmekte yarar var.

Ulusal devletin oluşumuyla gündeme gelen ulusal eğitim; bir ulusun kuruluş, varoluş ve geleceğe ait değerlerini taşıyan ve öğreten bir eğitimdir.

Bu anlamıyla ulusal eğitim; siyasal bir eğitimdir,önceliği “yurttaşlık bilinci” kazandırma olsa da işlevi bununla sınırlı değildir.

Ulusal eğitim; akla ve onun ürünü olan bilime dayanan bir eğitimdir. Bu nedenle kişinin özgürleşmesiyle ulusal varlığın korunması arasında bir senteze dayanır.

Öğretmen örgütleri ise, mesleksel çıkarlarını koruyarak ulusal eğitimi geliştirmeye ve gerçekleştirmeye en etkili bir biçimde katılmak üzere kurulurlar.

Ulus devletin ve ulusal eğitimin oluşumu ile öğretmenlik mesleğinin ve öğretmen örgütlerinin doğuşu arasında yakın bir ilişki vardır. Batıda 18. yüzyıl sonlarında devrimle gelen ulusal devlet, kendi ulusal eğitimini artık kiliseye/papaza bırakamazdı. Onun için devletin gözetim ve denetimine alınan ulusal eğitim, onun atadığı “kamu görevlisi” devrime bağlılık yemini etmiş öğretmenlere devrediliyordu. Devrimin siyasal kültürünü topluma taşımakla görevli öğretmenin örgütü de sadece “mesleksel çıkarları” savunmakla yetinemezdi. O, aydınlık bir gelecek için kendi çıkarları ile toplumsal çıkarları bağdaştırmak zorundaydı. Öğretmen örgütleri, bugün de toplumsal misyonlarını korumak zorunda. Aksi halde devrimlerin, çağdaşlaşmanın kazanımları yok olur, bundan öğretmenler de zarar görür.

Türkiye’de Ulusal Eğitimin Düşünsel Temelleri

Türkiye’de 1920’lerden başlayarak kurulan öğretmen örgütleri, devrimin liderlerinin gösterdiği yönde ulusal eğitimin baş aktörleri işlevi gördüler. Önder Mustafa Kemal, devrimin yapılıp yerleşmesinde eğitimin gücünü çok iyi görmüştü. Muallime ve Muallim Cemiyetleri Birliği’nin, Bakanlığın işbirliği ile gerçekleştirdiği “Maarif Kongresi”nde, 15 Temmuz 1921 günü bir konuşma yapan Mustafa Kemal, günümüze kadar önemini koruyan “ulusal eğitim” [milli maarif] ilkesini dillendirmiştir. Ona göre ülkede öyle bir ulusal eğitim politikası uygulanmalıydı ki, yeni kuşak, Şark’tan [din ve diğer dogmalardan] ve Garp’tan [emperyalizmden] gelecek tüm etkilere karşı durabilsin.

Atatürk bu düşüncelerini, TBMM’de ve öğretmenlerle yaptığı tüm toplantılarda defalarca dile getirmiştir. Örneğin, 1 Mart 1922’de, daha savaş sürerken TBMM’de şöyle diyor:

“Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara en önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliklerine ve ulusal geleneklere düşman olan tüm unsurlarla savaşma gereği öğretilmelidir...”

Savaşın bitiminden kısa bir süre sonra, 27 Ekim 1922’de Bursa’da kendisini ziyaret eden öğretmenlere de benzer düşünceleri yineledikten sonra şöyle diyor:

“Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için sadece zemin hazırladı... Gerçek zaferi siz kazanacak, yaşatacaksınız ve mutlaka başaracaksınız. Ben ve tüm arkadaşlarım sarsılmaz inancımızla sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız...”

Atatürk, öğretmenlere güvenini dile getirirken, onlardan Cumhuriyet için beklentilerini de vurgulamıştır. Örneğin, eşi Latife Hanım’la 1924 Ağustos’unda katıldığı Muallimler Birliği Kongresi’nde şunları söylüyor:

 

“Öğretmenler!.. Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin değeri, sizin becerinizin ve fedakârlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet, düşünce, beden, bilim ve tekniği kullanma yönünden yüksek nitelikli koruyucular ister... Hiçbir zaman aklınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller ister!..

 

23 Eylül 1925 günü Samsun’da öğretmenlere söylediği sözler de ulusal eğitimin temel niteliğini belirleme açısından çok önemlidir:

 

“Dünyada her şey için; maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit [rehber] ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir... Eğitimdir ki, bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum haline getirir ya da esaret ve sefalete terk eder... Ben burada sadece Türkiye Cumhuriyetinin yeni nesle vereceği eğitimin ulusal eğitim olmasını kesinlikle ifade ettikten sonra öteki konular üzerinde durmayacağım...”

 

Önder Atatürk’ün dilinden ifadesini bulan “ulusal eğitim” anlayışı, resmi metinlere de geçmiştir. Örneğin, Cumhuriyetin ilanından iki ay sonra, 29 Aralık 1923 tarihinde çıkarılan bir bakanlık genelgesi; “Mektepler tedrisatta Cumhuriyet esaslarına sadık kalmayı telkine mecburdur.” der. Yine 8 Eylül 1924 tarihli bir başka genelgede; “Çocuklarımız, kalplerinde ve ruhlarında Cumhuriyet için fedakâr olmak mefkûresini taşımalıdır.” deniyor. 1928 tarihli İlkokullar Yönetmeliği ise; “ilk mekteplerde terbiyenin ilk ve son maksadı, çocukları milli hayata intibak ettirmektir.” (m.21) diyor. 1935 CHP Kurultayında kabul edilip 1936 İlkokul Programı’nın “İlkeler” kısmında yer alan; “Kuvvetli cumhuriyetçi, ulusçu, halkçı, devletçi, laik, devrimci yurttaşlar yetiştirmek bütün öğretim derecelerinde yüküm ve özen noktasıdır.” sözleri de ulusal eğitimin önemine bir vurgudur.

Bu ilkeler, 1950’lere kadar resmi metinler ve liderler tarafından sıkça tekrarlanmıştır. Ondan sonra da öğretmenlerin koruyuculuğunda varlığını korumuştur.

Türkiye’de Öğretmen Örgütleri

Türkiye’de öğretmen okulunun ilk açılış tarihi 1848’dir. Türk öğretmenleri tarafından ilk öğretmen örgütü Bulgaristan’da 1906’da,İstanbul’da da Temmuz 1908’de kurulmuştur.İstanbul ve çevresinde Cumhuriyete kadar epeyce öğretmen örgütü kurulmuştur. Ankara’da TBMM’nin açılışından sonra, Temmuz 1920’de Muallimler Cemiyeti kurulmuş, Anadolu’dan gelen talepler üzerine bu dernek 7 Mayıs 1921’de “Türkiye Muallime ve Muallim Cemiyetleri Birliği”ne dönüşmüştür. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra bu Birliğe bağlı olanlarla, merkezi İstanbul’da bulunan öğretmen dernekleri, Ankara’da oluşan “Türkiye MuallimlerBirliği” çatısı altında toplanmıştır. Ancak, 1930’dan sonra girilen “Tek Parti” süreci, tüm örgütler gibi bu birliğin de sönmesine neden olmuş, öğretmenler yarı resmi devlet kuruluşu olan Halkevleri çatısı altında toplanmaya başlamışlardır.

1946’dan itibaren öğretmenlerin dernekleşmesine yeniden yasal olanak tanınmıştır. Bu aşamada bazı yerlerde Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenler ayrı dernekler kurmuşlardır. Bu yerel dernekler, 1948’de “Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu”[TÖDMF] ile 1958’de “Türkiye Köy Öğretmen Dernekleri Federas-yonu”nu oluşturmuşlardır. Demokratik bir eğitim sistemi içinde yetişen köy enstitüsü çıkışlı öğretmenler, bu örgütlerin canlanıp güçlenmesinde etkili olmuşlardır.

1961 Anayasası’nın getirdiği görece demokratik hükümler, memurların da “sendika” kurmalarına olanak sağlamıştır. 1965’te 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları kanunu çıkınca, mevcut öğretmen dernekleri, “Türkiye Öğretmenler Sendikası”[TÖS]nı kurdular. Bu arada eğitim kesiminde başka sendikalar da kuruldu, ancak TÖS, öğretmen çoğunluğunu toparladı. Ne ki, sendikalı dönem uzun sürmedi;12 Mart 1971 Askeri müda-halesinin dayattığı anayasa değişikliği bu sendikaların varlığına son verdi. TÖS’ün mirasını, Eylül 1971’de “Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği”[TÖB-DER] devraldı. Kurulan diğer öğretmen dernekleri büyüyemediler ve önemli bir varlık gösteremediler. 12 Eylül 1980 darbecileri emrindeki askeri mahkemede yargılatarak TÖB-DER’i kapattı. Aynı davadan sivil mahkemenin verdiği aklama kararı ise kaale alınmadı.

Uzun bir aradan sonra öğretmenler, 1986’da abece dergisinde, 1988’de eski öğretmenlerin kurduğu EĞİT-DER’de buluşup sendika arayışına girişti. 28 Mayıs 1990’da ilk memur sendikası “Eğitim İşkolu Kamu Görev-lileri Sendikası”[EĞİTİM-İŞ] kuruldu.. Arkasından ikinci güçlü eğitimciler sendikası “Eğitim ve Bilim Emekç-ileri Sendikası” [EĞİT-SEN] ve öteki memur sendikaları kuruldu. Ocak 1995’te EĞİTİM-İŞ ile EĞİT-SEN birle-şerek “Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası” [EĞİTİM-SEN]’nı oluşturdular.

İç hukukta açık bir yasa hükmü bulunmamasına karşın, uluslararası hak belgelerine ve özgürlük ilkesine dayanarak kurulan bu sendikalar, kendi hukuklarını yaratmada gecikmediler. TBMM, uzun zaman sürüncemede bıraktıktan sonra ancak 25.6.2001’de 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’nu çıkararak yetersiz de olsa bir düzenleme yoluna gitti. Şu anda 4 konfederasyon ve değişik hizmet kollarına bağlı 40 kadar memur sendikası bulunuyor.

Öğretmen Örgütleri ve Ulusal Eğitim

Cumhuriyetle birlikte tek örgüt çatısı altında toplanan öğretmenlerin örgütü Türkiye Muallimler Birliği’nin tüzüğünde örgütün amaçları arasında; “Yeni nesli asrî ve cumhuriyetçi yetiştirmek”(m.2/son) hükmü yer alıyor-du. Birliğin, 1925 yılında toplanan genel kurulu; “Türkiye Cumhuriyeti muallimleri ... yeni nesli asrî, iradeli, Cumhuriyetçi yetiştirme” kararı almış; genel başkan da basına yaptığı açıklamada;“Muallimler, halkı aydınla-tacak ve Cumhuriyet prensiplerini telkin edecektir.” demiştir. Bu Birlik üyeleri 1928 genel kurulunda tüm vatandaşlara “Yeni Türk Harfleri”ni öğretmeye andiçmiştir.

TÖDMF, 1950’den itibaren iktidara yaranmacı bir politika izlemeye başlamıştır. Zaten örgütün 1949-56 yılları arasındaki genel başkanı Prof. Hamdi Ragıp Atademir, iktidar partisinin (DP) milletvekilidir. Federasyon, 1950 yılında yaptığı Ahlak Terbiyesi Kongresi’nde, ulusal eğitime darbe niteliğinde kararlar almıştır. Bunlar içerisinde; Kuran kurslarının MEB’ce üstlenilmesi, eğitimde dini telkinler yapılması, öğrenciler için ilkokuldan yükseköğrenim sonuna kadar ahlak fişleri tutulması, ilkokullara zorunlu din dersleri konması, okullarda törelere uygun geleneksel disiplin anlayışının kökleştirilmesi, kadının eve döndürülmesi, erkek okullarında kadın; kız okullarında erkek öğretmen çalıştırılmaması... gibi konular bulunuyordu.

Federasyon, köy enstitüsü çıkışlıların etkili olmaya başladığı 1950’lerin sonundan başlayarak daha dinamik ve daha çağdaş mesajlar vermeye başlamış, 27 Mayıs 1960 Askeri müdahalesinden sonra ulusal eğitime katkı amacıyla önemli çalışmalar yapmıştır.

Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu [TÖDMF] 17 Ocak 1963 günü yayımladığı duyuruda; “Türk öğretmeni, Atatürkçü bir kuvvet olarak,Atatürk’ün izinde...ve ulusumuzun hizmetindedir.” demektedir. Federas-yon 6 Şubat 1963 tarihli “miting” kararında ise, “Öğretmenlerimiz, Büyük Başöğretmen Atatürk tarafından kendilerine verilen yeni nesillerin yetiştirilmesi görevini köyde, kentte mutluluk duyguları içinde yapmaya çalıştıklarını...kesinlikle belirtmişlerdir.” demiştir. 20 Şubat 1963 günü yapılan “Büyük Eğitim Mitingi”nde içilen “Ant”ta ise şu ifadeler yer alıyor:

“Işık Atatürk!Yurdun en ücra köşelerine ışığı,hür ve müsbet düşünceyi götüreceğiz ... Başöğretmen Atatürk! Eğitim hizmetlerinin gerçek sahibi Türk çocuklarının, Türk halkının vefalı dostu biz öğretmenler seninleyiz. Bize inan, bize güven; huzurunda and içiyoruz...”

Türkiye Öğretmenler Sendikası [TÖS] adına yapılan açıklamalar da bu örgütün Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine bağlılığını ortaya koymaktadır.Örneğin, 1967 yılında oluşturulan TÖS Temel Sorunlar Bürosu görev-lerini “Atatürk devrimleri ışığında” yapacağını açıklamıştır. TÖS Genel Başkanı Feyzullah Ertuğrul, 22.8.1967 günü yapılan genel kurulu açış konuşmasında öğretmenlerin “halkçı”, halkçılığın da “Kemalizm”in bir ilkesi olduğunu belirterek, “Öğretmenin ve onun örgütlerinin halkçılığını gereksiz göstermeye çalışmak ... Kemalizm’e yan çizmek demektir.” demiştir.

TÖS’ün unutulmaz lideri,ilk ve son genel başkanı Fakir Baykurt,devrimci eğitim”i ve “devrimci öğretmen” i, Atatürkçü çizgiye oturtan pek çok yazı yazmış, söz söylemiştir. Birkaç alıntı:

Öğretmenler..yeni kuşaklara,devrimlerin...ulusal çıkarların,ulusal bağımsızlığın bekçiliğini hiç ödün ver-meden öğreteceklerdir. Bu görevi yürütürken, Atatürk her davranışı ve her sözüyle biricik rehberimiz olacaktır.” (1966)

Biz, Anayasa ve Cumhuriyet politikasına bağlıyız. Bu anlamda öğretmenlik, particilikten daha yüksek bir iştir. (1967)

Öğretmenler, Cumhuriyet ilkelerini gerçekleştirici, işe yarar, uyarıcı bir eğitim istiyor...” (1967)

Ulusal bağımsızlık, ulusal çıkarlar ... konusunda duyarlığı körelmiş, bilerek bilmeyerek uyuşukluğu tutum haline getirmişlerle uzlaşılamaz...” (1967)

Cumhuriyet ilkelerini, Anayasayı, ulusal bağımsızlığı, yurdumuzun öz çıkarlarını, yeraltı ve yerüstü servetlerimizi korumak için canla başla çırpınan cephenin içindeyiz...” (1967)

Atatürk dönemi dış politikası, kurtuluş ideolojimizin temeli olmalıdır.” (1968)

Biz Cumhuriyetin güzel ülküleriyle yetişmiş,Cumhuriyetçileri ve Cumhuriyeti candan sevmiş, benimsemiş, Cumhuriyet yolunda ölmeye de hazır kimseleriz...” (1969).

Türkiye’de devrimci eğitim eylemi Atatürk ilkelerine bağlı kalmalıdır.Hem öğretmen, hem idareci, devletin devrimci ve laik karakterini titizlikle ve köktenci bir tutumla korumak zorundadır. Türkiye’nin varlığı ve esenliği Atatürk devrimlerinden şaşmayan bir eğitimin köktenci uygulanmasına bağlıdır.” (1969)

Toplum ve ülkemizin çıkarlarını her çıkarın üstünde tutan öğretmenler, içinde bulundukları bütün zorluk-lara karşın; millete, tarihe ve Atatürk’e karşı yüklendikleri görevi başaracak güçte ve bilinçtedir...” (1970)

Yurdumuz Türkiye’yi ve onun toplumunu, Mustafa Kemal’in gösterdiği yolda ve yönde ileri üretim ve yönetim aşamalarına ulaştırmanın bütün pedagojik görevlerini yılmadan yapacağız...” (1971)

Büyük Öğretmenimiz [Atatürk]!.. Yıllardan beri süren mücadelemiz, bugün daha ağır koşullar altında iler-lemektedir....Koşullar ne olursa olsun,biz senin öğretmenlerin,ülkemizin tam bağımsızlığını ve Cumhuriyetimizi korumaya, eğitim ve öğretimi devrim için uygulamaya kararlı ve azimliyiz...”(F.Baykurt,11 Şubat 1971, “Anıt-kabir Defterinden”)

TÖB-DER’in, Eylül 1971’de “Birliğe Çağrı” başlığını taşıyan Kuruluş Bildirisi’nde, “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür insanlar yetiştirme görevini Mustafa kemal’den alan öğretmenlerin, bilinçli birlik ve beraberlikle her güçlüğün üstesinden geleceklerine, demokratik hak ve özgürlüklerin tümüne titizlikle sahip çıkacaklarına inancımız tamdır.” denmektedir.

TÖB-DER Genel Merkezi, örgüte 1972 yılında gönderdiği bir geneldegede de şöyle demektedir:

Yolumuz, Başöğretmenimiz Atatürk’ün yoludur...” (TÖB-DER Bülteni: 1.8.1972)

TÖB-DER’in 1971-80 arasında uyguladığı tüzüklerinde, “Atatürk devrim ve ilkelerine bağlılık” dile getiril-miş, kapatıldığı 1981’e kadar yürürlükte kalan tüzüğünde de örgütün amacı; “Atatürk devrimleri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile Anayasamızın milli, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti kapsamı içinnde üyelerinin tüm ekonomik, sosyal ve özlük haklarını koruyup geliştirerek birleşmelerini sağlamaktır.” (m. 3) denmektedir.

Yazık ki, 1975’ten sonra TÖB-DER yönetimleri “ulusal eğitim” anlayışından uzaklaşmış, örgütte etnik ayrı-lıkçılığın ayak sesleri duyulmaya başlamıştır. Bunun önemli belirtilerini örgütçe ya da yönetimi paylaşan grup-larca yayımlanan bildiri ve broşürlerde açıkça görmek olanaklıdır. Örgütün 4-11 Şubat 1978 tarihlerinde düzenlediği Demokratik Eğitim Kurultayı[DEK], eğitimi, eğitimbilimcilerin elinden alıp siyasal grup temsilci-lerine devretmiş ve bu kurultayda, “herkese kendi anadilinde öğrenim” hakkı tanınması açıkça dillendirilmiştir. Bu anlayış, 1990’da kurulan EĞİT-SEN ve 1995’te iki sendikanın birleşmesiyle oluşan EĞİTİM-SEN’de de gündeme getirmiştir.

Güncel Sorunlar

Eğitim Hizmet (İş) Kolu’ndaki sendikalaşmaya baktığımızda, örgütlenmeye birkaç ana eğilimin etkili olduğunu görüyoruz. Bunlar:

• TÖB-DER’den beri süre gelen sol çizgi;

• Milliyetçi Öğretmenler, ÜLKÜ-BİR çizgisini izleyip gelen Türkçü sağ çizgi;

• 1990’a kadar önemli bir varlık gösteremeyen dinci sağ çizgi;

• Dün de, bugün de önemli bir varlık gösteremeyen liberal sağ çizgi;

• Bunlar dışında “branş sendikacılığı”na ağırlık veren örgütlenmeler (müfettişlerin, teknik öğretmenlerin kurduğu sendikalar gibi).

Doğal olarak bunların eğitim anlayışları da kuruluş felsefelerine uygundur.

Bunların, şimdiye kadar ortaya koydukları eğitim anlayışları, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında benimsediği, 1920-30 arasında örgütlenen Birliklerin,1946-65 arası Köy Öğretmen Dernekleri’nin, 1960’lardan sonraki federas-yonların ve TÖS’ün, 1990-95 arası EĞİTİM-İŞ’in benimseyip savunduğu ulusal eğitim anlayışı ile örtüşmemek-tedir. Ulusal eğitimden söz edenler de ya evrensel eğitim ilkelerini yok sayan “anti-Avrupacı” ya da laikliği bilim-din arasında bir “sentez” olarak gören anlayışlara sapmışlardır. Ulusal Eğitim Derneği’nin “anti-Avrupacı” eğitim görüşü de zaman zaman evrensel eğitim değerlerini dışlayan, henüz oturmamış bir anlayışıdır.

Şu anda Eğitim Hizmet Kolu’nda en yüksek örgütlenme düzeyine ulaşmış EĞİTİM-SEN, –kendi yetkililerin-ce de açıkça ifade edildiği için söylemekte sakınca yok– Cumhuriyetin kuruluş yıllarında oluşturulan ulusal eğitim anlayışını savunma şöyle dursun, zaman zaman buna karşı çıkmıştır.Karşı eğilim, 2000 Temmuz’undaki genel kurulunda resmileştirilmiştir. Bu genel kurulda sendika yönetiminin hazırladığı çalışma raporuna eleştiri yönelten bir delegenin; “Biz Kuvva-yı Milliye artığı 75’lik Cumhuriyeti savunmak zorunda değiliz. Öğretmenin köyde Türkiye Cumhuriyetini savunmak gibi bir görevi yoktur.” sözleri delege çoğunluğunca çılgınca alkışlan-mış; buna karşı çıkan bir kadın delege de çılgınca yuhalanmıştır. Bunun üzerine eski yönetim kurulu ortak bir önerge vererek rapordan, “Öğretmenin Cumhuriyeti koruma ödevi”nin çıkarılmasını istemiş, genel kurul da bunu çoğunlukla kabul etmiştir. Sonuçta genel kurul, “Türkiye Cumhuriyetini korumama” kararı almış olmaktadır. EĞİTİM-İŞ ve EĞİTİM-SEN’in kurucu ve yöneticileri olan ben ve Erdal Çalı ile EĞİTİM-İŞ kurucu ve yöneticisi Feyzi Coşkun’un genel merkeze verdiğimiz; “bunu düzeltin” diyen mektuplarımıza yanıt bile verilmemiştir.

Bugün EĞİTİM-SEN yönetimi düşünce olarak Türkiye Cumhuriyetinin temel değerlerine sahip çıkmamakta,

 “anadilde eğitim”i savunma adı altında etnik ayrıkçılığa yeşil ışık yakmaktadır. İnanıyoruz ki, sendika tabanının ezici çoğunluğu yönetimin bu tutumuna karşıdır. Yöneticilerin “seçildik, yetkiliyiz” savunmaları çoğunluk vicdanında meşruiyeti sağlamaya yetmemekte ve sendika ciddi bir kriz yaşamaktadır. Tüzükteki “Herkesin kendi anadilinde eğitimi [öğrenimi] savunur” ifadesi üzerine açılan dava ise Yargıtay’ın “kapatma” kararı ile sonuçlanmıştır. Ben, Yargıtay’ın bu kapatma kararının yeterli hukuksal dayanaktan yoksun olduğunu düşünüyorum; ancak sendika yönetici ve delegelerinin sendikanın asli işlevi olmayan, ayrılıkçıların değirmenine su taşıyan böyle bir konuya takılıp asli görevleri savsaklamalarını da affetmiyorum. Bin bir güçlükle yarattığımız sendikanın böylesine harcanmasından da büyük üzüntü duyuyorum.

Geleceğe Bakış

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik içten ve dıştan saldırılar yoğunlaşmıştır. Bu saldırılar, rejim değişikliğini bile yeterli görmeyip ülke ve ulus bütünlüğünü parçalamayı hedeflemektedirler. Lozan’dan bu yana, hatta yüzyıllardan beri diş bileyen emperyalizm, son 25-30 yılda ülkemizde yerli işbirlikçilerini yaratmada oldukça başarılı olmuşlardır. Bu konuda içte güçlü bir ayrılıkçı -dinci- cumhuriyet düşmanı ittifakı oluşmuştur. Kurulan tezgâh, bazı kitle iletişim araçlarını da teslim almıştır. Bu çevreler, işbirlikçi “medya” aracılığı ile ülke toprağının satışından, laikliğin içinin boşaltılmasına, üniter devlet yapısının bozulmasından, soykırım yaptığımı-zın kabulüne zorlanmamıza kadar her türlü zehri yaymaya devam ediyor.

Bu durum karşısında tek tek öğretmenlere de, onların örgütlerine de çok önemli sorumluluklar düşüyor. Bugün Türkiye’de öğretmenler ve örgütleri 16 milyon çocuk ve gence hitab ediyor. Bunların en az iki katı yurttaşımız da ana-baba-veli konumunda. Kısacası etki alanımız çok geniş; yeter ki etki gücümüz olsun. Bu gücü yaratıp önce öğrencilerimizden başlayarak, öğretmen örgütçülüğümüzün “Başöğretmeni” Fakir Baykurt’ un söyleyişiyle, emperyalizme, şovenizme ve dinciliğe karşı halkı “uyandırma” görevimizi yapmalı, toplumda “bağımsızlık bilinci”ni yaratmalı, çocuklarda ve gençlerde ulusal onurumuzu koruma refleksi uyandırmalıyız. Ulusal eğitimin varlık nedeni de budur. Cumhuriyetin kurucusu Başöğretmen Atatürk’ün dediği gibi, “en evvel ve her şeyden evvel” görevimiz budur. Kuşkusuz bu “bilimin öncülüğünde” (mürşitliğinde) yapılmalıdır. Aksi halde ulusallık, fanatizme dönüşebilir.

Yapacağımız ulusal eğitim; hiçbir zaman başkalarının haklarına ve demokrasiye karşı düşmanlık içerme-meli; aksine ulusal bütünlüğümüzü pekiştirecek evrensel değerlere, kültürel renk ve çeşitliliğe değer vermelidir. Bu konuda örneğimiz kuruluş yıllarının ulusal eğitimidir. Başkomutanlık yetkisini bile TBMM’den alan Atatürk’ün, aklın özgürlüğüne dayanan demokrasi tasarımı rehberimiz olmalıdır. Biliyorsunuz, Onun zamanında Tek parti yönetimine geçilmiştir ama, okullarda öğrenci yönetimleri sürmüştür.“Cumhuriyetin en önemli eseri” olan Köy Enstitüleri, demokratik bir ortamda, yerel kültürel renkleri koruyarak ulusal eğitim yapabilmenin en iyi örneklerini vermişlerdir. Yine Atatürk’ün eğitim politikası, hiçbir emperyalist etkiye meydan vermeden Türk gençlerinin yabancı ülkelerde öğrenim görmelerini sağlamış, yabancı öğretim üyelerinden de en verimli biçimde yararlanmayı başarmıştır.

Geçmişimizden bize kalan çok zengin bir mirasa sahibiz. Emperyalizme karşı kazanılan zaferde eğitimin gücüyle yaratılan bağımsızlık bilinci çok etkili olmuştur. İnsani ve ulusal değerleri savaşa kurban etmeyen Türkiye, 1930’larda uyguladığı sağlık, eğitim, sanayi, tarım politikalarıyla, geri bir toplumun kendi yeteneğiyle kalkınabileceğinin en iyi örneklerini vermiştir. 1930 başlarında Hıfzıssıha Enstitüsü’nün ürettiği ilaçlarla kendi halkının sağlığını koruduğu gibi başka ülkelere aşı satabilen Türkiye, bunu kendi insanının yeteneğiyle başardı. Köy Enstitüsü Sistemi özgün bir yerli buluşumuzdur. Ankara Bozkırında açılan DTCF, yoksul ülkemizin kıt olanaklarıyla antik dilleri öğrettiği gençlerle yüzyılların ortak mirasını günümüz insanlığına taşıyarak kültürde evrenselliğe en güzel katkıyı yapmıştır. Hitler’in meydanlarda yaktığı kitapları Türkçe’ye çevirip ulusal kültü-rünü zenginleştiren Türkiye, bugün ABD ve Avrupa emperyalizminin ağına düşmemelidir.

Tüm bunlar Cumhuriyetin ulusal eğitiminin gücüyle başarıldı. Kendi yeteneğimizi kullanarak bugün yine dünyanın saygın bir ülkesi olma onurunu sürdürebiliriz. Öğretmenleri ve örgütlerini böylesine çok önemli bir sorumluluk bekliyor. İş başına!..

Kaynaklar

Akyüz, Yahya. Türkiye’de Öğretmenlerin Toplumsal Değişmede Etkileri. Ankara, 1978

Altunya, Niyazi. Türkiye’de Öğretmen Örgütlenmesi: 1908-1998. Ankara, 1998

Baykurt, Fakir. Öğretmenin Uyandırma Görevi: 1965-71. (Der. N.Altunya). Ankara, EĞİTİM-SEN Y. 2000

Bingöl, Vasfi (Sadeleştiren). Atatürk’ün Eğitimle İlgili Düşünce ve Buyrukları. Ankara, TDK, 1970

Salondan alkışlar

Basri Atasoy: Sayın Altunya’ya biz de teşekkür ediyoruz. Baştan belirttiğim gibi  bütün konuşmacılara aynı süreyi tanıyacağım.

Şimdi Sayın Altunya yirmi dakikalık süresini tam kullandı. Dolayısıyla diğer konuşmacılarımızda sürelerini aynı şekilde kullanacaklar.

Efendim ikici konuşmacımız, Prof. Dr. Aydın Köksal. Eğitimin ulusal birliğin güçlenmesindeki rolü ve işlevi. Buyurun.

Aydın Köksal, Teşekkür ederim, aranızda bulunmaktan büyük mutluluk duyuyorum.

 

Eğitimin Ulusal Birliğin Güçlendirilmesindeki İşlevi

 

Prof. Dr. Aydın Köksal

Türkiye Bilişim Derneği Onursal Başkanı

1. Giriş: Eğitimin İşlevi

Bütün toplumlarda gözlenen bir kurum olarak eğitimin işlevi yeni yetişen kuşaklara, önceki kuşaklarca edinilmiş deneyim, bilgi ve davranış biçimlerinin aktarılmasıdır. Burada öncelikli amaç toplumun varlığını sürdürebilmesini sağlayacak bilgilerle birlikte, daha önceki kuşaklarca olumlu davranış biçimleri olarak benimsenmiş değer yargılarını (erdemleri) öğretmek, o toplumu başka toplumlardan ayıran ve teknik bilim, bilim, çocuk bakımı, sağlık-beslenme, çevreden yararlanma, yerleşme, aile, yönetim (devlet/din), gelenekler, sanat, iletişim, dil gibi toplumsal değişkenlerin tümünden oluşan ekin’in (kültür’ün) kazandırılmasıdır.

Toplumbilimde ekin kavramını değişmez durağan bir kavram olarak yorumlayan tutucu yaklaşım, böylece “toplumun sürekliliğinin sağlanması” sorununu, yeni kuşakları oluşturacak çocukları, gençleri olabildiğince önceki kuşakların davranış biçimlerine benzer biçimde yetiştirerek çözmeye çalışır. Yeni buluşlar, yeni araç-gereçlerle kuşaktan kuşağa ister istemez değişime uğrayan koşullara karşın, değer yargılarının, davranış biçimlerinin olabildiğince önemli bir bölümünün “olduğu gibi” yaşatılmaya çalışılması, toplumun kimliğini oluşturan ekinsel öz’ün zaman içinde yozlaşmadan korunabilmesini, çağın akışı içinde bir ölçüde değişse de, bütün bu değişimlerden toplumun kendi kalarak sağ çıkmasını amaçlar.

Oysa çağımızdan yaklaşık 9.500 yıl önce yaşanan tarım devrimi, 200-250 yıl önce yaşanan  yapım ya da endüstri devrimi, bugün yaşamakta olduğumuz bilişim devrimi gibi hızlı dönüşüm çağlarında, ekin kavramını olabildiğince durağan bir biçimde yorumlayan bu tutucu yaklaşım, yeni yetişen genç kuşakları geçmiş kuşaklara benzer biçimde yetiştirmeye kalktığında, sağ çıkması özlenen toplumların çağdaş gelişime ayak uyduramamış olmaktan dolayı yok olmaya sürüklenmeleri kaçınılmaz sonuç olarak gözlenegelmiştir.

Teknikbilimsel devrimlerin yaşandığı dönemlerde olduğu gibi, toplumsal-siyasal devrimlerin yaşandığı dönemlerde de bu böyledir.

Böylece eğitim kurumunun toplumsal işlevi, yeni yetişen kuşaklara, önceki kuşaklarca edinilmiş deneyim, bilgi ve davranış biçimlerinin aktarılmasının çok ötesinde, ilerleyen ve gelişen teknik bilimin getirdiği yeniliklerin yanı sıra, toplumsal-siyasal devrimlerin getirdiği yeniliklerin de benimsetilmesi, çağdaş uygarlıkça insanlığın toplam birikimi olarak benimsenmiş yeni ilkelerin, yeni değer yargılarının, yeni davranış biçimlerinin kazandırılması doğrultusunda genişler; sonuç olarak bütün kurumlar içinde böyle hızlı dönüşüm dönemlerinde “toplumun geleceğini belirleyici” niteliğiyle eğitim daha büyük bir önem kazanır.

Bir toplumun değişen koşullara karşın varlığını sürdürebilmesi, hızlı değişimlerin doğurduğu bütün sarsıntılardan “sağ çıkabilmesi” ancak değişimi doğanın ve yaşamın temel düzeni sayan bu tür ilerici bir yaklaşımla olanaklıdır. Bunu yaparken gelişme çizgisini sürdürebilirlerse, toplumun öz ve biçimle ilgili kendine özgü ekinsel varlıklarını korumasını önleyecek, aşılamayacak engeller yoktur. (Örn. gündelik konuşma dili gelişir bilim dili olur; çocuk bakımı, beslenme, sağlıkla ilgili geleneklerden zararlı olduğu bilimsel biçimde saptananlar bırakılarak ya da pişirme vb. gibi yöntemler değiştirilerek yiyecek içecekler korunur; örn. müzikte ezgiler, usuller korunur, ama yorum gücünü en yüksek düzeylere taşıyarak, bunları evrensel kılacak biçimde, insanlığın geliştirdiği çokseslilik vb. bütün tekniklerden yararlanılır.)

Devrimci bir dönüşümle birlikte, gelişen bir toplumun Uluslaşma sürecinde de böylece ulusal eğitim en öncelikli bir işlev üstlenmek durumundadır.

Geçmişte, örneğin seçkinlerin çocuklarını, Latince öğretim yapılan özel okullara ve kilise okullarına gönderdikleri Fransa’da, 1789 Devrimi’nde ilk çıkarılan yasalardan biri, bu okulların kapatılarak bütün yurttaşların, eğitimsiz halkın konuştuğu derme çatma, çok bozuk bir Latince’ye benzeyen, kuralları oluşmamış “bayağı halk dili”yle (Fr. langage populaire vernaculaire) öğretim yapılan devrim okullarının açılmasıydı. XVIII-XIX. yüzyıllarda görülen, laik yurttaşlık kavramına dayalı Fransız aydınlanmasının ve yazın dili, bilim dili olarak herkesin övgüsünü kazanan Fransız dilinin temelinde bu halkçı atılım yatar.[1] 

 

2. Bağımsız Ulusal Varlığımızı Sürdürebilmek için Nasıl Bir Gençlik Yetiştirmeliyiz?

Günümüzde yeryüzünü bir “elektronik köy”e dönüştüren “bilişim devrimi”nin ortaya çıkardığı sonuçlardan biri de “küreselleşme” adıyla anılan yeni dünya düzenidir. Bu yeni düzeni, emperyalist geleneklerini sürdürmek isteyen bilim ve teknikte ileri birtakım devletler, ulusal devletlerin varlığına son vermek üzere, onları kendilerine iyice bağımlı kılacak bir ortam hazırlamak üzere, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istemekte, bütün siyasalarını ve hazırlıklarını, böylece gelişmeyi “kötüye kullanma” olarak tanımlayabileceğimiz bir çizgide sürdürmektedirler.

Eğitim-öğretim düzenimizle ilgili olarak bugün karşı karşıya bulunduğumuz soru şudur: Cumhuriyet’ imizin dayanağı olan ulusal egemenliğimizi, bağımsızlığımızı küreselleşme koşullarında da sürdürebil-mek için nasıl bir gençlik yetiştirmeliyiz? Hangi özelliklere sahip yurttaşlar yetiştirmeliyiz?

Türkiye’nin ulusal egemenliğini, bağımsızlığını koruyacak, ulusumuzu çağdaş uygarlık düzeyine taşıyacak, yalnızca bugüne değil, geçmişe hiç değil, geleceğin gelişmelerine yönelmiş, özgüveni olan, yurtsever, tek bir ulusal amaç doğrultusunda ulusla birlikte uğraş veren, Atatürk ilkelerini, devrimlerini benimsemiş, onları savunan, T.C. yurttaşı olmaktan dolayı mutluluk ve güven duyan, bununla övünen “yurttaş”lar yetiştirmeliyiz.[2]

 

  1. Ulusal Birliği Yaratma ve Güçlendirme Etmeni Olarak Ulusal Eğitimin Biricik Konumu

Ulus kavramı, endüstri devrimi sonrasında ortaya çıkan koşullarda, 1789 Fransız Devrimi ile birlikte belirginleşen, göreli olarak yeni bir kavramdır.

Bu kavramın temel öğesi bir ulusu oluşturan toplulukların etnik köken (ırk), dil, din, gelenekler vb. değişik özelliklerini vurgulamak ve bu farklılıkları pekiştirmek yerine, ortak ulusal birliği sağlayan tüzel devlet düzeninde yasalar önünde hakları ve görevleri tanımlanmış “yurttaşlık” kavramının vurgulanması gerekir.

Böylece din, dil, gelenekler bakımından “azınlık” özelliği gösteren yurttaşların bulunmadığı, tüm yurttaşların tek bir etnik kökenden geldiği devletler sayılmazsa, “dindışı (laik) devlet” yapısı dışında ve devlet dili olarak tanımlanan bir “ulusal dil”i bulunmayan, gerçekten “ulusal” denilebilecek bir devlet düşünmek güçtür.

Küreselleşme koşullarını kullanarak, kendi egemenliğini yeryüzüne iyice yaymayı düşleyen, bugün-kü görüntüsüyle gerçekten emperyalist çizgideki ABD’nin ulusal-devleti dışlayan,her türlü “ulusallığı”, “ulusalcılığı” yadsıyan, tersine çokuluslu şirketlerin egemenliğini yalnızca kendi güdümündeki küçük etnik gruplarla paylaşmayı öngören düşüncesi, bundan dolayı, ulusallık kavramıyla birlikte özellikle laiklik kavramını da törpülemek istemekte, böylece örneğin Türkiye’nin Atatürk devrimlerini yad-sıyarak,“Ilımlı İslam” çizgisinde ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ni(BOP) benimsemesini istemektedir. Başkan George W. Bush’un yaklaşımı, “Uygarlıklar Çatışması”nı kaçınılmaz gören ve Türkiye’nin ileride parçalanarak (yırtılıp bölünerek) yok olacağını düşünen Huntington’un[3] kurgularına tümüyle uygun siyasasının mantığını pek güzel açığa çıkarmaktadır.[4] Bu yaklaşım “küreselleşme” konusunu işlerken Fransız Alain Minc’in[5] kullandığı “Kaos Çağı”, “Yeni Ortaçağ” ya da Paul Kennedy’nin[6] kullandığı “ulus-devlet artık yanlış seçim” yorumlarını da doğrulamaktadır.[7]

Sonuç olarak, ortada duran gerçeği açıkça görebiliyoruz: Ulusal birliğin temeli “yurttaş”tır; bireysel olarak sahip olduğu her türlü ırk, din ve öteki etnik geleneklerin dışında, ulusal dili, giyim kuşamı, ulusal toplum içindeki davranışlarıyla kendini ulusun mutlu ve uyumlu bir bireyi sayan yurttaşları yetiştirmek ulusal eğitimin en önemli amacı ve temel görevidir.

Ulusal birliği yaratma ve güçlendirme etmeni olarak ulusal eğitimin biricik konumu apaçık ortada-dır.

Ulusal birliği zayıflatmanın, giderek yok etmenin yolu da, kuşkusuz, eğitimin ‘ulusal’ özelliklerinin törpülenmesinden, “öğretimin birliği” ilkesinin delinmesinden geçer.

4.   Türkiye 23 Nisan’da Niçin Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını Birlikte Kutlar?

Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm diyene!” savsözünde dile getirilen ulus kavramı ırka, etnik kökene, dine değil, yurttaşlık ilişkisine dayalı bir ulus kavramıdır. Bu bakımdan “Atatürk ulusçuluğu” genel anlamda “milliyetçilik” kavramından ayrılır.

Egemenlik ise bağımsızlıkla eşanlamlıdır. Atatürk’ün “Amerikan mandası vb. öneriler karşısında dile getirdiği “bağımsızlık benim karakterimdir” sözü de belleklerimizdedir.

Öğretim Birliği Yasası’yla çocuklarımızı “iyi birer yurttaş” olarak, yetenekli, çağdaş, yurtsever birer birey olarak yetiştirilmesi için tanımlanan “Yurttaşlık Bilgisi” dersinin kitabını Gazi Mustafa Kemal Cumhurbaşkanıyken kendi eliyle yazmıştır.

Bugün de çocuklarımızı, gençlerimizi ulusal varlığımızı sürdürecek “yurttaşlar” olarak yetiştirmek zorundayız. Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”nde vurguladığı düşünce, en kötü koşullarda bile, ülkeyi yönetenler aymazlık, sapkınlık (gaflet, dalalet) içinde olsalar bile, onun Cumhuriyeti gençliğe “emanet” edişi, belleklerimizde iz bırakan bir belgedir.

  1. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetini Kurması ve Devrim Yasaları

Atatürk, 29 Ekim 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Cumhuriyet’i kurmasından yalnızca 4 ay 3 gün sonra, 3 Mart 1924 günü, bu kuruluşu tamamlayan 3 çok önemli yasanın benimsenmesini sağlamıştır. Bunlardan ilki 430 sayılı Öğretimin Birleştirilmesi Yasasıdır (Tevhidi Tedrisat Kanunu). 431 sayılı Hilafetin Kaldırılması ile Osmanlı Hanedanının T.C. Dışına Çıkarılması Yasası da aynı gün çıkarılmıştır.

Daha sonra, 1961 Anayasası’nın “Devrim Kanunlarının Korunması” başlıklı 153. Maddesi, aşağıdaki 8 yasanın değiştirilemeyeceğini hükme bağlayacaktır:[8]

  1. 3 Mart 1340 (1924) tarih ve 430 Sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu.
  2. 25 Teşrinsani 1341 tarih (1925 Kasım 1925), 671 Sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun.
  3. 30 Teşrinsani 1341 (30 Kasım 1925) tarihli 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Saddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun.
  4. 17 Şubat 1926 tarih ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi (Medeni nikâh 110. Md.).
  5. 20 Mayıs 1928 tarih ve 1288 sayılı Beynelminel Erkamın (Rakamların) Kabulü Hakkında Kanun.
  6. 1 Teşrinsani (Kasım) 1928 tarih ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun.
  7. 26 Teşrinsani (Kasım) 1934 tarih ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırılmasına Dair Kanun.
  8. Kânunuevvel (Aralık) 1934 tarih ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilmeyeceğine Dair Kanun.

 

 

  1. Öğretimin Birleştirilmesi Yasası’nın ve Ulusal Eğitim’in Devrim Yasaları İçindeki Biricik Konumu

Öğretimin Birleştirilmesi Yasası (Tevhidi Tedrisat Kanunu), “Türkiye Cumhuriyetindeki bütün bilim, öğretim ve eğitim kurumlarını laikleştirerek Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) bağlayan” yasadır.

Bu yasaya göre “Şeriye ve Evkaf Vekâleti veya özel vakıflarca yönetilen bütün medrese ve okullar MEB’na bağlandı. Şeriye ve Evkaf Vekâleti bütçesinde medrese ve okullara ayrılan miktar MEB bütçesine aktarıldı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Darülfünün’unda bir İlahiyat Fakültesi ve ayrıca din adamı yetiştirecek okullar kurması kararlaştırıldı. Askeri okullar dışında, öteki bakanlık ve kurumlara bağlı bütün okullar MEB’na devredildi.[9]

Öğretimi Birleştirme Yasasa’nın Cumhuriyet’in bütün ilkelerini, devrimlerini yaşatacak, bu ilke ve devrimlerin bekçiliğini yapacak temel dayanağı, “yurttaş”ı, çağdaş yeni bir birey olarak yetiştirecek “ulusal eğitimi” güvence altına almakla bütün devrim yasaları içinde bile biricik konumda olduğu gözden kaçırılamaz.

Böylece bugün bireysel özgürlükleri kısıtlayıcı “yasakçı yaklaşımlar ile suçlanan Atatürk devrimleri, tutucu ve gerici eylemlere karşı, halkçı bir aydınlanma eylemi olan Türk devriminin yetiştireceği Cumhuriyetçi kuşakların aydınlık, çağdaş kimlikleri ile, demokrasi ortamının, ilerlemeyi köstekleyici nitelikte tutuculuğa, özellikle her türlü gericiliğe karşı çıkacak sağlıklı çoğunluğun, yurttaşların özgür istemlerine dayalı doğal işleyişine “emanet” edilmekteydi.

Öğretimin Birleştirilmesi Yasası’nın Devrim Yasaları içindeki bu biricik konumu, bu yasanın Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız varlığının en önde gelen temel dayanağı oluşu öylesine açık seçik algılanabilmiştir ki, Türk Hükümeti 20 Mart 1952’de Paris’te imzalanmış olan “İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi’ne Ek Protokol”ü şu “ihtizari kayıtla” onaylamıştır: “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi’ne Ek Protokolün 2. Maddesi 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun hükümlerini ihlal etmez” (madde 3).[10]

 

  1. Öğretimin Birleştirilmesi Yasası’nın İki Yerden Delinerek Uygulamada Yok Edilişi: Yabancı Dille Öğretim ve İmam Hatip Okullarının Temel Eğitimden Sayılması

Bugün de yürürlükte olduğu halde, Anayasa’da T.C. devletinin resmi dili Türkçe olarak belirtilmiş olmasına karşın, bir yandan “yabancı dille öğretim”le[11], öte yandan İmam Hatip Okulları’nın temel öğretimin bir seçeneği durumuna getirilmesiyle, Cumhuriyet’in ilke ve devrimlerini savunmak üzere yetiştirilecek yurttaşı, ulusallıkla bağdaşan her türlü düşünceden uzaklaştırmak üzere yabancı uzmanların önerileriyle uygulamada delik deşik edilen yasa, işte Cumhuriyetimizin ve bağımsız Devletimizin temeli olan devrim yasaları içinde bile biricik konumda bulunan bu Öğretimin Birleştirilmesi Yasası’dır!

  1. Sonuç

Öğretimin Birleştirilmesi Yasası’nın öngördüğü ulusal dilde, laik ve çağdaş nitelikte Ulusal Eğitim sağlanmadıkça Türk toplumunun uluslaşma süreci tamamlanamayacaktır.

Bu durumda Türkiye’nin, küreselleşme koşullarında, egemen bir ulus-devlet olarak bağımsızlığını uzun dönemde güvence altına alma olanağı tümüyle yitirilecek, bu da ulus-devletleri haritadan silmek isteyen çokuluslu şirketlere dayalı emperyalist güçlerin işine gelecektir.

Huntington gibilerin “Uygarlıklar Çatışması” türü kuramlarında da; kötüye kullanılarak ulusal-devlet kavramını çökertmek üzere dayatılan “küreselleşme” söylemlerinde de; yeni bir aldatmaca olarak, Başkan Bush’un, BOP projesi bağlamında, Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti’ne biçtiği “Ilımlı İslam” gömleğiyle yeniden dünya önderliği önerilerinde de özlenen gelecek besbelli ki budur.

 

Alkışlar.

 

 

Basri Atasoy: Aydın Hoca’ya konuşması için teşekkür ederiz. Üçüncü konuşmacımız Prof. Dr. Sina Akşin. Konusu; Kemalizmin ulusal eğitimimizdeki yeri nedir?

Atatürkçülüğün Ulusal Eğitimdeki Yeri

 

Prof. Dr. Sina Akşin

 

         Türkiye’nin bir numaralı sorunu, nüfusunun büyük bir bölümünün ortaçağdan kurtulamamış olmasıdır. Şöyle de anlatabiliriz: Nüfusun büyük bir bölümü şeyhler ve ağaların denetimindedir. Ya da şöyle: Türk toplumu feodal düzenden kurtulamamıştır. Bunun gibi, ümmet olmaktan ulus olmaya geçemedik, kulları yurttaşa dönüştürmeyi başaramadık da diyebiliriz

Batman’a gidiyorsunuz. Nesi meşhur diye soruyorsunuz. Petrolü, rafinesi diyorlar. Ama bir de kötü şöhreti var: İntihar eden kızları. Bir ara basında sık sık Batman’da intihar eden kızlarla ilgili haberleri okuyorduk. Bu durum hâlâ devam ediyor mu, bilmiyorum. İsveç de intihar olaylarının çokluğu ile tanınmıştı. Ama o intiharlar sanıyorum yalnızlıktan, sevgisizlikten, uzun kutup gecelerinin kasvetinden kaynaklanıyordu.

Oysa bizdeki kadın intiharlarının bir çoğu-yalnızca Batman’da değil, bütün Türkiye’de-baskı altında tutulmalarından kaynaklanıyor. Ortaçağın tipik bir yönü, kadın erkek eşitliğinin kabul edilmemesi ve kadınların, bütün ömürleri boyunca  baskı altında tutulmalarıdır. Amaç kadının duygularını, davranışlarını sıkı denetim altında tutmaktır. Böylece, kadınını yaşamında en önemli edimi sayılan evliliğin tamamen ailelerin, yani babasının denetimi altında olması istenmektedir. Kız, mutlaka, babasının istediği erkekle evlenecektir. Evlenerek babasının baskısından çıkan kadın, derhal kocasının baskısı altına girmektedir.

Baba ya da kocanın denetiminden  çıkan ya da çıkmaya yeltenen kadına en ağır cezalar layık görülmektedir. Kuran’ın Nisa Suresinin 54. ayetinde “Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet dövün.” denmektedir. Fakat feodal baba ya da kocalar bu durumda çok daha ileri gitmekte, işi öldürmeye kadar götürmektedirler. Cezası az olsun diye ergin olmayan çocuklarına cellatlık görevi verilmektedir. Kimsenin ‘başı yanmasın’ diye söz konusu kadını intihara zorlamak ise, öyle anlaşılıyor ki, ‘en temiz iş’ sayılmaktadır.

Kadınları bu denli baskı altında olan şeyhlik-ağalık düzeninde erkekler sanki özgür müdürler? Ne gezer… Onlar da tarikatlarının yemede, içmede, yatmada, arınmada vb. gibi, yaşamlarının en küçük ayrıntısına kadar sınırlanmış, cehennem korkusu içine hapsedilmiş, zikirle aptallaştırılmış bir durumdadırlar. Başka bir deyişle, kul durumundadırlar, yurttaş değillerdir.[12]

İkinci Cumhuriyetçi kardeşlerimiz, “madem istiyor, kul olmak isteyen kul kalsın, kendi bileceği iştir, onun özgürlüğüdür” görüşündedirler. Bu, programındaki Altı oktan biri devrimcilik olan Atatürkçülerin kabul edecekleri bir tutum olamaz. Mahmut Esat Bozkurt’un vurguladığı gibi, nasıl köle olma özgürlüğü olmazsa, şeyhlerin, ağaların kulu olmak özgürlüğü de olamaz.[13] Soyut devrimci mantık böyle ister. Ama Türkiye’nin neden devrim yapmak zorunda kaldığını düşünürsek, işin yalnızca bir ilkecilik sorunu olmadığını görürüz. Türkler devrimi salt ‘devrim olsun’ diye yapmadılar.

Bilindiği üzere, Türkler Anadolu’dan sonra Rumeli’yi de vatanları yapmışlardı. Ama bu vatan yapma işi fethedilen yerlerdeki Türk ve Müslümanların, hem de fetih sırasında orada oturan Rum, Bulgar, Sırp, Romen, Acar, Ermeni vb. halkların ortak yurdu oluyordu. Fakat Osmanlı Devleti toprak yitirmeye başlayınca, görüldü ki Hıristiyanlar bu ortak vatan düşüncesine hiç yatkın değillermiş. Avrupa kamuoyunu da arkalarına alarak, hatta onlar tarafından özendirilerek, “Türkler buradan gitsinler” diye tutturuyorlardı. Ve bu, “etnik temizlik”  boyutlarına ulaşabiliyordu. Osmanlı egemenliğinin son bulduğu yerlerde, bir süre sonra sanki Türkler hiç oralarda bulunmamışlar gibi oluyordu. Türkler kalmadığı gibi, yapıtları da yok ediliyordu. Örneğin, 80’li yılların başında Belgrat’ı ziyaret etmiştik. Dediler ki, Osmanlı zamanında 70 cami varmış. Şimdi bir tane kalmış, o da orta boy cami. Geçenlerde o caminin de yakıldığını haberlerden öğrendim.

Budapeşte’de de Mimar Sinan’ın bir hamamı duruyordu-herhalde kullanmaya devam ettikleri  için. Bir de Gül Baba Türbesi vardı. Fakat açıklamalarını İngilizce yapan şehir turundaki  “acar rehberimiz, Gül Babayı anlatırken, dikkat ettim, onu ‘Macarlaştırmak’ ve ‘Hıristiyanlaştırmak’ (‘zararsız’ hale getirmek?) için elinden gelen çabayı gösteriyordu. Oysa, sanırım, Rumeli’deki Hıristiyan halklar içinde bize en az olumsuz bakan bir halktır Macarlar.

Türklerin Rumeli’den çıkarılmaları Türkler bakımından çok büyük acılarla dolu, çok kanlı bir öyküdür. Sanırım bu işler olurken “bizi hiç değilse Anadolu’da rahat bırakırlar” gibi bir avuntu içindeydi Türkler. Oysa Avrupalılar Anadolu için de yazıp çiziyorlardı. Onların gözünde Anadolu’nun gerçek sahibi Rumlar ve Ermenilerdi ve buraları, Türkleri dışlayarak, onların olmalıydı. Nitekim Sevr Antlaşmasıyla istediklerinin bu olduğunu kafalarımıza dank ettirdiler. O günkü nüfus bileşimini hiçbir biçimde dikkate almadan Ege Bölgesi Yunanistan’a, Kuzeydoğu Anadolu Ermenistan’a veriliyordu. Tabii, hayat, ya da Fukuyama’nın deyimiyle, tarih, Sevr ile durmayacaktı. Süreç devam edecekti. Yavaş, yavaş, fırsatlar çıktıkça ya da çıkarıldıkça, Anadolu’nun öbür bölümleri de “gerçek” tarihsel sahiplerine, Rumlarla Ermenilere verilecekti. Atatürk ve arkadaşları Erzurum Kongresinde, daha Sevr ortada yokken, bu saptamayı yapmışlardı: Her türlü işgal ve müdahale, Rumluk ve Ermenilik kurmaya yönelik sayılacaktı.

İşte Atatürk Devrimi Türklerin Anadolu ve Trakya’da kalmalarının çaresi, ilacıydı. Devrim yapılmazsa Sevr yeniden gündeme gelecekti. Atatürk’ün yaptığı saptamaya göre, Anadolu ve Trakya’da kalabilmemiz için Türklerin Avrupalılar denli üretken ve varlıklı, onlar denli eğitimli, kültürlü ve bilim sahibi olmaları gerekiyordu. Başka bir deyişle, Türkiye çağcıl (modern) bir toplum olmak zorundaydı. Ya da kapitalist düzene geçmesi gerekiyordu. Ya da Aydınlanma Devrimini gerçekleştirmesi zorunluydu. Bunların hepsi aşağı yukarı aynı anlama geliyordu ve Atatürk Devrimi bize bu kapı ya da kapıları açmıştır.

İkinci Cumhuriyetçi kardeşlerimizin iddia ettikleri gibi, ortaçağımızın, şeyhlik-ağalık düzenimizin ‘keyfini ‘ sürdürmek, yüzyıllar boyunca çağcıllığın tabandan gelmesini beklemek, işi evrime ve oluruna bırakma ‘lüksümüz’ olamazdı. Batı emperyalizminin bu topraklarda gözü vardı çünkü. Venezüella, Arjantin, Kore, Endonezya, Küba, Mısır, Irak, Pakistan vb. gibi ülkeler de Batı emperyalizminin sömürü hedefleridir. Ama bu, ekonomiyi hatta siyaseti ele geçirmekle sınırlıdır. Yoksa oranın halkına, siz defolun gidin, yerinize ben geliyorum, ya da falancayı yerleştiriyorum denmemektedir. Oysa Filistin’de ve Osmanlının Rumeli ve Anadolu topraklarında söz konusu olan, yerli Müslüman halkı yurtlarından kovmaktır.[14]  Atatürk Devrimi Türklerin Anadolu ve Trakya’da kalabilmelerinin onsuz olmaz koşuludur.

Atatürk Devriminin zorunluluğunu saptadıktan sonra, Atatürkçülüğün eğitimimizin temeli sayılması gereği apaçık ortaya çıkmaktadır. Nitekim öyle olmuştur.

Ne var ki, 1950’ye değin Atatürk Devrimi egemenken, o tarihten sonra başka bir dönemin başladığını görüyoruz. Bu, Kısmî Karşıdevrim Dönemidir. Bu çözümlemeye göre, artık Türkiye Cumhuriyeti Tarihini söz konusu iki dönem halinde ele almak zorunludur. Kısmî karşıdevrim Döneminde İnönü’nün koşullar tamamlanmadan getirdiği çok-partili dizge yüzünden şeyhlik-ağalık düzeni siyasal yaşama egemen olmuştur. Şeyh ve ağaların desteği olmadan seçim kazanmak artık olanaklı değildir.[15] Sonuç olarak Aydınlanma Devrimi durdurulmuştur, bütünsel kalkınmadan maddi kalkınma modeline geçilmiştir. Halkevleri, Köy Enstitüleri kapatılmış, öğretmenlik ikinci sınıf meslek durumuna düşürülmüş, sayıları her yıl artan imam-hatip okulları açılmıştır, zorunlu öğretim beş yılda kalakalmıştır.

Kısmî Karşıdevrimi gözlerden gizlemek için, biçimsel bir Atatürkçülük sürdürüldü.ki, buna Tören Atatürkçülüğü diyoruz. Okullarda Atatürk sevgisi aşılanmaya devam edildi, Devrim Tarihi okutuldu. Ama aydınlanmanın gerekleri yerine getirilmez oldu. Eğitime, kültüre, bilime az para ayrıldı. Sınıf mevcutları şiştikçe şişti. Okullar kütüphaneden, kültür ve spor etkinlikleri için olanaklardan yoksun bırakıldı. Felsefe, toplumbilim, psikoloji, sanat dersleri göstermelik hale getirildi. Tarih, edebiyat kitapları gerici bir zihniyetle yazıldı, ortaya niteliksiz kitaplar çıktı. Programlara bol bol din ve ahlak dersi kondu. Ahlak derslerini felsefe öğretmenleri okutacak yerde, din öğretmenleri okuttu.

Daha kötüsü de olabilirdi ve olmuştur da. Kısmî karşıdevrimin yarattığı birikim sonucunda, yeni bir gelişme başladı. Kısmî Karşıdevrim partileri yerine on yıldır Tam Karşıdevrim partileri iktidara gelmeye başladı. Tam Karşıdevrim Şeriatın geri gelmesi,belki saltanat, hilafet ve eski yazının geri gelmesi demektir. Yani Türkiye’nin ‘İran olması’ söz konusudur. Şu anda iktidarda olan parti, “değiştiğini” iddia eden Şeriatçı, Tam Karşıdevrimci bir partidir. Tabii, bu hedefe yavaş yavaş, adım adım gidilmekte, belki daha büyük adımlar için fırsat kollanmakta ve hazırlığın tamam olduğu noktada birdenbire Türkiye’de bir İslam Devrimi olupbittisi gerçekleştirilmek istenmektedir.

Oysa gören gözler görüyor ki, Kısmî Karşıdevrim, ve hele Tam Karşıdevrim Batının Anadolu ve Trakya üzerindeki bin yıllık emellerini gerçekleştirmek için fırsat vermektedir. Sevr’in şu ya da bu biçimde yeniden hortlatılması ve o sürecin sürdürülmesi söz konusudur . Batının bizi ademimerkeziyete, dağınıklığa ve parçalanmaya neden götürmek istediği apaçık bellidir. Türkiye’nin Kısmî Karşıdevrim sayesinde borca batırılmış ve borçkolik (bir borç daha almazsak ölürüz korkusu) olması, onlara bu olanağı vermektedir. Türkiye bugün bağımsızlığını önemli ölçüde yitirmiş bir devlet durumundadır.

Türkiye’nin silkinip uçuruma doğru bu felaketli gidişten kurtulması gerekmektedir. Bunu sağlamak için nasıl bir siyasal program uygulamak gerektiğini geçenlerde yazdım.[16] Bu program Türkiye’yi yeniden Atatürk Devrimi yoluna sokabilecektir. Böylece, toplumsal gelişme düzeyimiz Avrupa’nınkine benzeyecek, bu topraklardan sürülmek tehlikesini ortadan kaldırmış olacağız.

Şimdi de Atatürkçü yola giren bir iktidarın eğitim ve kültürde neler yapması gerektiğine bakalım. Her şeyden önce bambaşka programlar yapmak iddiasının yanlış ve yersiz bir ‘ukalalık’ olduğunun altını çizeyim. İşimiz kolaydır. Atatürk Devrimi otuz yıl boyunca sorun ve gereksinimleri tanılaya tanılaya (teşhis ede ede) görkemli bir program geliştirdi. O iki mucize kurum, Halkevleri ve Köy Enstitüleri, ilk on yılda yoktu. Biri ilk on yılın sonunda, öbürü ikinci on yılın sonunda ortaya çıktı. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gereksinimiz yok. Atatürk Devrimi Dönemindeki uygulamaları yeniden hayata geçireceğiz.

Halkevleri yeniden açılacak! Hükümet il merkezlerindeki Halkevlerini, yerel yönetimler ilçe ve kent semtlerindeki Halkevlerini kuracak. Zamanında yapılmış olduğu gibi, Halkevleri demokratik olarak ve civardaki okul öğretmenlerinin yardımlarıyla yönetilecek. Hemen belirteyim, öğretmenlik yeniden birinci sınıf meslek olacak. Gençler öğretmen olmak için yarışacak. Bu sayede şimdiki çarpıklık giderilmiş olacak, temel bilimlerde, özellikle üniversitelerde, büyük bir canlanma, bir atılım gerçekleşecek.

Köy Enstitüleri, Köy ve Kent Enstitüleri olarak yeniden açılacak! Köy Enstitülerinden mezun olan öğretmenler, samanındaki gibi, köy kalkınmasında önemli görevler üstlenecekler. Kooperatifçiliğe ön ayak olacaklardır. Her köyde okul olacak. Üçüncü sınıfa kadar her çocuk kendi köyünde okuyacak. Taşımalı öğretim dördüncü sınıfta başlayacak. Bugün birçok köydeki terk edilmiş, hazin hava gidecek, canlanacaktır.

Kent Enstitüleri varoşların çocuklarını öğretmen, aydınlanma ve kalkınma önderi olarak yetiştirmeye özen gösterecek. Varoş kökenli öğretmenler varoşların kalkınmasında önemli bir işlev göreceklerdir.

Okullara gelince. Demin yazdığım gibi, öğretmenlik yeniden birinci sınıf meslek olacak. Zorunlu eğitim 12 yıl olacak. Sınıf mevcutları 30’u geçmeyecek. Her okulun işleyen bir kütüphanesi, başında bir kütüphanecisi olacak (üç sınıflı köy ilköğretim okulları dışında.) laboratuarları, müzik, resim, tiyatro, el işleri, spor için olanakları olacak. Yazın okullar kapanmayacak, yaz okulu olarak devam edecekler. Anaokulları bütün Türkiye’ye yaygınlaştırılacak. İmam-hatip gereksinimi kadar olacaktır. Böylece öğretim birliği yeniden sağlanacaktır.

Biraz da yüksek öğretime girişten söz edelim. Yüksek öğretim büyük ölçüde ya da tümüyle olgunluk sınavına bağlı olacak. İşsiz kalacak dershane öğretmenleri okullara kazandırılacak. Lise sonrası iki yıllık meslek yüksekokulları iyice çoğaltılıp üniversiteye giremeyen ama eğitimleri sürdürmek isteyen lise mezunları açıkta bırakılmayacak.

Bütçenin en az %20’si eğitim, kültür ve bilime ayrılacak. Kimse paramız yok demesin! Çünkü bugün nelere para bulunmuyor ülkemizde. Örneğin, iktidara gelenlerin ahbap çavuşu olan müteahhitleri da zengin etmek için beyhude yere yapılan yatırımlar son bulacak. Ankara-İstanbul otoyolu bile bugün çoğu zaman ‘sinek avladığına’ göre, gerçek bir gereksinim durumuna gelinceye dek otoyol inşaatına son verilecektir. Gereksinim olan yerlerde çift yol ile yetinilecektir. Duyduğumuza göre Türkiye’de uçakların inip kalkmadığı yedi havaalanı varmış (biri Isparta olmak üzere.) Böyle rezaletlere kesinlikle izin verilmeyecektir.

Şunu da belirtmek gerekir. Yeniden Atatürk Devrimimin yoluna girmiş bir Türkiye’de öncelik borç ödemek değil, Türkiye’yi ve Türk insanını kalkındırmak olacaktır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Türkiye’de ortaçağ’a, şeyhlik-ağalık düzenine son vermek yalnız bir insanlık, bir demokrasi (eşitlik ve özgürlük) görevi değildir. Türklerin Trakya ve Anadolu’da kalabilmelerinin de bir gereğidir. Onun için mutlaka, ama mutlaka gerçekleştirilmelidir.

 

‘Bizim ortaçağınızı yaşayalım diye bir lüksümüz olamaz

 

Alkışlar

 

Oturum başkanı Prof. Dr. Basri Atasoy Sina Hoca’ya çok teşekkür ediyoruz dedi. ‘Aralarda mikrofonlar var, dolandıracağız, sorular alacağız sizlerden. Lütfen sorunuzu kısa birden çok sorunuz varsa bile 1-2-3- şeklinde belirtip, bir de hangi konuşmacının yanıtlamasını istiyorsanız o şekilde belirtirseniz memnun olacağız’ dedikten sonra ilk izleyiciye söz verdi.

 

Basri Atasoy: Bir de isminizi söylerseniz.

 

İzleyici: Çok teşekkür ederim Sayın Başkan. Ben Prof. Dr. Recep Akyurt, Ankara Üniversitesinden, ben aslında sorudan ziyade Sayın Akşin’e küçük bir düzeltme yapmak için söz aldım. Onu da şu bağlamda önemsediğim için söz aldım. Emperyalizmin o kadar yoğun bir saldırısı altındayız ki Sayın Akşin bile bundan etkilenebiliyor. Şunu söylemek istiyorum, örneğini verdiği müstemleke basınının öne çıkardığı  Batman intiharları en yüksek oranda değildir. En yüksek Denizli’dedir ve yine Türkiye’de en yüksek intihar hanımlarda değil beylerde görülmektedir. Ancak emperyalizm ve müstemleke basını bizi bir takım noktalara yönlendirmekte ve bizi bir takım sıkıntılara sokabilmek için en ufak bilgiyi bile çarpıtmakta ve sanki üç tane beş tane Batmanlı kızımızın intiharını Türkiye’nin bütün intiharları orada oluyor gibi yönlendirebilmektedir. Bunu bir de tekrar ediyorum Sayın Akşin beni bağışlasın Sayın Akşin bile bu bağlamda etkilendiğine göre müstemleke basınının da bizi ne büyük baskı altına aldığının en tetkik, çünkü Sayın Akşin’i bile etkileyebilmesi sıradan bir vatandaşı etkilemesi bağlamında son derece önemli. Söz almışken bir şeyi daha sizinle paylaşmak istiyorum, çok tırnak içinde söylüyorum. O töre cinayetlerini bile o batılıların söylediği emperyalistlerin söylediği Türklerin cinayetleri değildir. Başka bir kültürün cinayetidir ve yine tırnak içinde söylüyorum bu cinayetlerde o intiharlarda Türklere mâl edilmektedir.

Çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.

 

Basri Atasoy: Biz çok teşekkür ediyoruz. Evet efendim, soruları almaya devam ediyoruz. Buyurun.

 

İzleyici: Adım Fikri Balcı. Halktan biriyim. Gerçi ben bir eğitimci değilim. Ama milletimiz her okulda bir çeliğin işlendiği, bir okulda bu çeliklerin birleştirildiği ve bir okulda da dev üretim araçlarının çıktığı bir eğitim düzeni beklemektedir. Fakat millet bunu beklerken; milleti hesaba alan, sen ne istiyorsun diye ona soran, ona dayanan bir yönetici yok ki… Hepsi bu toplumun, bu milletin egemenlik haklarını, padişah efendimizden devraldığımız egemenlik haklarımızı gasp etmişler, sermaye öncülüğünde yabancı sermayenin birleşiminde emretmektedirler. Elbetteki bunlar yönetirken kendi dedikleri gibi yapacaklardır eğitim düzenini. Bugün ki  eğitim düzeni onların arzusuna göre, onların çıkarlarına göre, onların kendi fabrikalarında, kendi işletmelerinde adam, usta yetiştirmeye yönelik olacaktır.

Hepinize saygılar sunarım, bu sorum da Niyazi Altunya beye soruyorum, acaba bu demokraside devrim yapmayı düşünmüyor musunuz? Niçin bunu gündeme getirmiyorsunuz konuşmalarınızda? Bütün arkadaşlara söylüyorum. Bu ülkeyi, bu milleti temsilcileri yönetmiyor. Dışarı temsilcileri yönetiyor. Hepiniz bunu herkese götürün. Hepinize saygılar sunarım.

 

Basri Atasoy: Niyazi Hocam buyurun

 

Niyazi Altunya: Katkıları için teşekkür ediyorum. Ekleyeceğim bir şey yok.

 

Basri Atasoy: Buyurun , oraya bir mikrofon lütfen.

 

Mehmet Emiralioğlu: Evvelâ derneğimize katkı yapan konularımıza, bilim adamlarımıza, şükranlarımı sunuyorum. İkincisi derneğin yönetici arkadaşlarımızın MEB’lığına duyurduğunu sanıyorum. Duyurmadılarsa eksik olmuş. Vakit geçirilmeden duyurulsun. Duyurulmuş ve gelinmemişse yoklama alınsın. MEB densin, buradayım demiyorsa MEB aramaya çıkalım. MEB’lığını buraya getirip, dinletemiyorsak, MEB’lığına bir şey anlatamıyorsak gazetelerde, derneklerde, sokaklarda, lokallerde eleştirdiğimiz MEB’lığını burada savunma hakkıyla karşımızda göremiyorsak derneğimiz amacına ulaşamayacak. Ulusal eğitimden amacımız eğitilenlerin kendi gereksinimleri ve ulusal ölçüler içerisinde MEB denetleyecek; ben senden şunu istiyorum, bunun için ben sana şunu veriyorum diyecek bilinçli yurttaşlar yetiştirmeyi bizim derneğimiz yurdumuza ulusumuza anlatmaya ve eylemi haline getirmeye çalışıyor.

 

Basri Atasoy : Evet Mehmet Ali bey bu tarz sorunlarda….

 

M. Emiralioğlu: bunun için,

 

Basri Atasoy : Lütfen.

 

M. Emiralioğlu: Bu örnekleri MEB’lığı bu derneğin sesine kulak vermek zorundadır. Vermediği takdirde, bu dernekçi eylemlerimizle yerinden edilmiş MEB vardır. Bize karşı, ulusal eğitim bilincine karşı, köylü eğitimine karşı, laik eğitime karşı, MEB ve orada  MEB diye oturan kişiyi orada tutmayacak gücü olmak arzumuzdur. Teşekkür ederim.

OB: Bir kişiye yönelik soru olmadı. Temenni oldu, bir de MEB yönelik dilek oldu. MEB haber verilip verilmediği, gerçi davetiye gönderilip gönderilmediği şeklinde sorunuz vardı, gönderildiğini sanıyorum.

 

Zeki Sarıhan; Bakanın faksı var, herhalde sunulacaktır.

 

Basri Atasoy : Buyurun Efendim, kendinizi tanıtın.

 

Ertuğrul Kazancı, ADD Genel Başkanı. Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı’nın böylesine nitelikli bir çalışmayı Anadolu’ya yaydırmak amacını sevinçle karşılıyorum. Keşke üniversitelerle birlikte beş yüz otuz beş şubemizin de Anadolu’daki bu tür çalışmalara destek vereceğimizi ifade ediyorum. Bir ikincisi; ben de TÖS, TÖB-DER geleneğinden gelen bir arkadaşınızım. Eğitim Sen’in öyküsü ortada. Şimdi Sayın Altunya’ya soruyorum. Ulusalcı, kısaca Kemalist perspektif içerisinde eğitim sendikası örgütlenmesine acil gereksinim var mıdır, yok mudur?

 

Niyazi Altunya: Teşekkür ederim. Şimdi tabi örgütler yıprandıkça yenilerini kurmak pek çözüm olmuyor. Ama böyle ihtiyaç çıkarsa ben o konuda bir şey diyemem. Şimdi Eğitim Sen’le ilgili bir Yargıtay kararı var, kapatma kararı var. Düzeltme istenecek ama değişmeyecek. Çünkü 45-45 alınmış bir karar. Ben başta da söyledim. Bu sendika üzerine konuşma yapmak istemiyorum. Çünkü 1990’da kurulan sendikanın kurucularından biriyim. Çok büyük umutlarla, büyük bir deneyimin içersinden çıkarak geldik, doğrusu Cumhuriyetin temel değerlerini çıkış noktası yapmış bir sendika idik. Daha sonra arkadaşlarımız böyle bir ikilem oldu. Daha devrimci, daha atak bir sendika çıktı. Bunların birleştirilmesi arzusu ortaya çıktı, birleştik ama o günden beri sağlıklı bir işleyişe kavuşamadı. Açıkça söylememde bir sakınca yok. Ben üzülüyorum tabi. Eğer olabilirse tabi yeni bir sendika kurmak yerine mevcut sendikanın ulusal eğitim çizgisinde, ulusalcı bir çizgide oturtulması, onun evrensel değerleri yadsıması anlamına gelmez. İlk sendikanın iç hukukta düzenlemesi yokken, uluslar arası sözleşmelere ve özgürlük ilkesine dayanarak kuruldu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11.ve 12. maddesine  dayanarak açıldı ve mahkemede aleyhimize açılmış davanın ve en önemli davanın bu maddeye dayanılarak reddedildi. Hukukçuların bize söylediğine göre Türkiye’de ilk defa bir İnsan Hakları Sözleşmesi bizim kurduğumuz Eğitim-İş Sendikası lehine olarak kullandı. Hâlâ da kullanmaya devam ediyor. Özel bir hak olarak görüldü bu. Güzel hak yaratma eylemiydi bu, güzel başlıklı, fakat daha sonra  birleşmeden sonra yazık ki bu çizginin dışına çıkıldı. Tekrar ediyorum, önceki gibi ayırıyorum, sendika yönetimiyle sendika tabanı arasında bu konuda bir uyum yoktur. Ben de genel kurullarda eksik olmasınlar çağırıyorlar gidiyorum, memnun değilim açıkçası ama sendikal ihtiyacı doyuran teoriler mevcuttur. 1995’ten beri, on yıldan beri sendikanın dışındayım, emekliyim. Bu konuda artık tarih yazmak düşüyor bana, onu da yazdım. Değerlendiriyorum ama fiilen böyle bir ihtiyacın olup, olmadığını da bilmiyorum. Tedirginliğin farkındayım esasında arkadaşlardan aldığım telefonlar, mektuplar vs böyle bir tercihin bunca nedenin biz niye bu hale düştük yakınması çok yaygın. Doğrusu şimdi sendika ayrılıkçı bir eğilimin etkisinden kendini kurtaramıyor. Dileğim bundan kurtulmasıdır. Doğrusu bundan kurtulması bizim yüz yıla yaklaşan deneyim doğrultusunda gitmesidir. Bu  temenniyle hepinize teşekkür ederim.

 

Basri Atasoy : Teşekkür ediyoruz. Orda lütfen.

 

Ben Serdar Öztürk: Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesinden. Kısa bir soru soracağım Sina Hoca’ya. Burada kısmî karşı devrimi 1950’den başlattınız. Niçin 1939 değil? Milliyetçi hareketin başlangıcı değil? Bunun nedeni şundan ; Bildiğiniz üzere Atatürk’ün yanındaki pek çok kişi sahneden dışarı bırakıldı, uzaklaştırıldı. Buna karşılık muhalif olan isimler yanına alındı. Düşüncelerde 1940’larda  Hasan Alî Yücel Köy Enstitülerinin kurucusu yine bu dönemde getirildi. İsmail Hakkı Tonguç Köy Enstitülerinin kurucusu olan kişi, bence Türk Eğitim tarihinin en büyük şanssızlıklarından birisi bu dönemde oldu. Yani bu dönemde bunun nedenleri nelerdir? Niçin 1950’de? 1945 ya da 1939 değil?

 

Basri Atasoy : Buyurun

 

Sina Akşin: Arkadaşımızın sorduğu soru gerçekten tartışmalı bir konu. Ne zaman başlıyor kısmî karşı devrim? Bazı arkadaşların Attila İlhan, Çetin Yetkin gibi arkadaşların eğilimleri daha öncelere olmakta, hatta 9:10 .38’de 10 Kasım’a kadar götürmek eğiliminde olan kişilerde var. Bunlar yabana atılacak görüşler değil. Biliyorsunuz Çetin Yetkin’in böyle Karşı Devrim diye kitabı var. İncelenmeye çok dikkate değer bir çalışma. Hiç tabi bunlar kesinlikle değerli çalışmalar, yabana atılamaz, fakat sizde belirttiniz köy enstitüleri diye bir olay var. O şey bir takım gerici davranışlar içinde olduğunu görüyoruz bir dönemin ama bir yandan da köy enstitüleri işi yürüyor. Onun için böyle çatışmalı bir durum var. 1945’ten sonrası daha da tartışmalı, 1945-1950 arası Atatürk devrimleri dönemine sokulur mu sokulmaz mı, ben sokmama eğiliminden yanayım her şeye rağmen. Çünkü burada kısmî karşı devrimin hazırlığı yapılıyor, temelleri atılıyor. Ama asıl uygulamalar 1950’den sonra başlamıştır. Uygulama biliyorsunuz 1951’de Halk Evleri’nin kapatılmasıdır. 1954’de Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır. Tabi burada CHP kurtarmak için söylemiyorum bunu, çünkü CHP çok kötü bir rol oynamıştır 45-50 arası. Hazırlığı o yapmıştır. Karşı devrimin temellerini o atmıştır. Hasan Alî Yücel’e İsmail Hakkı Tonguç’a yol veren o iktidardır. 51 ve 54’te halk partisini karşı devrimin seyircisi olarak görüyoruz. Biliyorsunuz halk partililer buna çok kızıyor, şöyle bir laf da var; CHP devrimcilerin afyonudur. Böyle bir laf da var, seyretmişlerdir. Bu seyircilik hali hâlâ da devam ediyor. Biliyorsunuz Deniz Bey Tayip Beyi seçtirmek için seferber oldu. Siirt seçimleri! Milletvekili yapalım diye seferber oldular. Böyle seyrediyorlar. Ömer Dinçer’e kafayı takmışlar, Ömer Dinçer emir kulu. Başbakanın kendisini hedef alman lazım senin, doğru dürüst bir muhalefet yapacaksan. CHP böyle bir şey, bir alem. Bizi uyutuyorlar. Herkes halk partisine umut bağlıyor. İnsanları uyutuyorlar, tabi bu affedilir bir şey değil. Buradaki mevcut halk partilileri de onlardan özür diliyorum üzdüğüm için ama gerçek bu sanıyorum. Teşekkür ederim.

 

Basri Atasoy : Teşekkür ediyorum. Vakit çok arttı. Son soru alalım. Oraya bayana lütfen. Buyurun.

 

İzleyici; Bir soru sormak istiyorum sizlere, öncelikle çok teşekkür ederim sizlere. Böyle bir etkinlik için ve katılımcılara teşekkür ediyorum. Benim soracağım çok soru var ama bunların detay olduğunu düşünüyorum. Çünkü lâik Türkiye Cumhuriyeti programı  sapmıştır, çözüm siyasidir bana göre. Demin ki beyefendi devrim yapmayı düşünüyor musunuz dedi. Evet. Devrim yapmayı düşünmek üzere bir parti kuruldu. Sayın Sina Akşin o partinin Genel Başkan yardımcısı, Niyazi Altunya kurucu üyesi, ben de üyesiyim. Bağımsız Cumhuriyet Partisi ve genel başkanımız Mümtaz Soysal. Devrim yapmak isteyenleri oraya bekliyoruz. Sayın Sina Hoca’mız söyledi. Hepimiz farklı açıdan CHP’liyiz, orda da görev yaptık ama artık yeni çizgiler oluşturmamız lazım. Teşekkür ederim. Benim görüşüm siyasi, sağ olun.

 

Gülay Arıkan: Ben soru sormayacağım, ilave yapacağım.

 

Basri Atasoy : Efendim, ama bakın, şimdi gerçekten kuralı, temenni hakkı şekline büründü. İsterdim ki daha hocalar buradayken cevap verilecek sorular olsun. Ama amaçtan sapmış gibi geldi. Özür dileyerek, kusura bakmayın oturuma son veriyorum. Çok teşekkür ediyoruz.

 

Salonda alkışlar.

 

Sunucu: Dilimizi yabancı diller boyunduruğundan kurtarmak, yabancı dille eğitimi kontrol altına almak ulusal benliğimizi korumak için gereklidir. Duygularımızın, düşüncelerimizin dünyayı algılama ve yorumlamamızın yeri ve toprağı Türkçe’dir.

 

Unutmuşum ana demesini bile,

Ölçülmüşüm türküsünde ellerin,

Al sana kara düşmüş bağışla bizi.

Türkçe’m benim ses bayrağım.

 

Ulusumuzun gönenci ve geleceği, ulus kimliği ve dilimize sahip çıkanları, ikinci oturumun konuklarını davet etmek istiyorum. Oturum başkanı Prof. Dr. Sayın İbrahim Ethem Başaran ( alkışlar), konuşmacılar; Prof. Dr. Sayın Alpaslan Işıklı ( alkışlar), Prof. Dr. Sayın haluk Akalın ( alkışlar) ve Sayın Zeki Sarıhan, buyurun efendim.

 

Salonda alkışlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. OTURUM

 

Oturum Başkanı  İbrahim Ethem Başaran :

Değerli izleyenler yedi önemli kuruluşun birlikte yaptığı eğitim kurultayına hoş geldiniz. Ulusal Eğitim Derneği, Gazi Üniversitesi Rektörlüğü, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü iş birliğiyle Bilim ve Ütopya dergisi katkısı, Çankaya Belediyesi’nin, Tekışık Eğitim ve Araştırma Geliştirme Vakfı’nın mal varlığı ve Türk Eğitim Sendikasının katkısıyla burada bulunuyoruz.

Sabahleyin birinci oturumu yaptık. Asıl temamız Ulusal Eğitim Nedir? Neden gereklidir? sorusuna yanıt arıyoruz. Bu ikinci oturumda yanıt aramaya devam edeceğiz. Özellikle Prof. Dr. Alpaslan Işıklı Yüksek Öğretimde Özelleştirme, Prof. Dr. Haluk Akalın Eğitim, Öğretim ve Bilim Dilinde Türkçe, Sayın Zeki Sarıhan’da, sabahki yer değiştirme nedeniyle Ulusal Eğitimin bağımsızlıkçı, halkçı ve aydınlanmacı yurttaşlar yetiştirme görevi, hepsi bu oturumun konular

Hepinizin bildiği gibi emperyalizm artık orduları ile girmiyor, artık emperyalizmin aracı sermayedir. Küreselleşmeyi yaratan ve kullanan sermayedir. Sermaye nerede kâr varsa, oraya saldırır. Sermayenin şimdi ki saldırı alanı eğitim ve sağlıktır. Artık parası olan eğitilecek, parası olan iyileştirilecektir hastalıklarda. Oysa insanlığın vara vara ulaştığı son nokta sosyal hukuk devletidir. sosyal devletin olmazsa olmaz iki kurumu sağlık ve eğitimdir. Artık yavaş yavaş devlet sağlık ve eğitimden elini çekmeye doğru gitmektedir. Fransa’daki AB anayasasına hayırın altında eğer iyi analiz edecek, çözümleyecek olursak, bu sosyal hukuk devleti ilkesinden vazgeçmenin yattığını göreceğiz. Şimdi özellikle saldırı alanlarından birisi olan yüksek öğretim giderek paralı eğitime dönüşmeye başlamakta, Sayın Alpaslan Işıklı bu konuda bildirisini sunacak.

 

 

 

 

Yüksek öğrenimin Özelleştirilmesi

(Nasıl Bir Üniversite?)

Prof. Dr. Alpaslan Işıklı

 

Üniversitelerle ilgili bazı köklü değişiklik niyetlerinin ve bazı önemli tartışmaların ülkenin gündemini ciddi bir biçimde meşgul ettiği bir aşamada “nasıl bir üniversite?” sorusu, ayrı ve önemli bazı boyutlar kazanmış bulunuyor.

Öncelikle kabul etmemiz gerekir ki “nasıl bir üniversite?” sorusunun yanıtı, nasıl bir rejim, nasıl bir toplum ve nasıl bir ülke gibi sorularla yakından bağlantılıdır.

Kuşkusuz, “nasıl bir üniversite?” sorusunun ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullarla da yakın bağlantısı vardır. Bir araştırmaya göre, her dört öğrenciden birinin ailesinin gönderdiği ayda 45 milyon lira ile yaşamak zorunda olduğu[17] ve ağırlaşan işsizlik olgusunun gençlerin gelecekle ilgili beklentilerini derinden etkilediği mevcut koşullardan, üniversitelerdeki eğitim ve öğrenim faaliyetinin de etkilenmemesi mümkün değildir.

 

Kamusal Alan ve Üniversite

 

 “Nasıl bir üniversite?” sorusunun yanıtını vermek, günümüzün siyasal iktidarı açısından hiç de zor görünmemektedir. Sayın Başbakan, bu sorunun yanıtına temel oluşturacak görüşlerini bir süre önce açıkça ortaya koymuştu. Başbakana göre, bir bütün olarak eğitimden devlet elini çekmeli ve eğitim faaliyeti özel sermaye ve “üçüncü sektör” eliyle yürütülmelidir; dolayısıyla eğitim faaliyeti ve bu arada üniversiteler, kamusal alanın dışına çıkarılmalıdır. Burada, üçüncü sektör olarak anılan olgunun vakıfları ve özellikle de bir takım sözde tarikatların güdümündeki vakıfları ifade ettiğini tahmin etmek zor olmasa gerekir. Bunun anlamı, tarikat, siyaset, ticaret üçgeninin, eğitim alanında da bütünlenmesinden başka ne olabilir?

Bir yandan, kimi üniversite hocalarının ideolojik eğilim taşımaları eleştirilirken, diğer yandan ve aynı günlerde eğitimin de özelleştirilmesini savunmak suretiyle neoliberal ideolojinin katıksız bir temsilcisi olarak ortaya çıkılmış olması, düşündürücüdür.

 

Egemen İdeoloji, Egemen Eğilim

 

Kuşkusuz, toplumsal ekonomik faaliyetleri piyasa düzenine terk etme ve kamusal alanı olabildiğince daraltma eğilimleri, günümüzün egemen ideolojisinin gereğidir. Ancak şu da var ki neoliberalizmin en önde gelen savunucularının dilinde ve değişik ülkelerdeki neoliberal uygulamalar bağlamında bile, eğitim, sağlıkla birlikte, özelleştirilmesi en az düşünülen veya hiç düşünülmeyen bir alandır.

Nitekim, Dünya Bankası’nın 2004 yılı Dünya Gelişim Raporu’nda da bu anlayış dile getirilmiş; devletin sağlık ve eğitim alanlarından tümüyle çekilmesinin sakıncaları üzerinde durulmuştur. Dolayısıyla, ülkemizde eğitimin tümüyle özelleştirilmesinden yana olmayı, kraldan çok kralcı bir tavır olarak değerlendirmek hiç de yanlış olmayacaktır.

Günümüzde, dünyada özelleştirme yanlısı gidişin, her şeye rağmen, eğitimi de kapsayacak bir boyut kazandığını söylemenin uzağında olduğumuzu bilmeliyiz.

Bugün pek çok Avrupa ülkesinde özel yüksek öğretim kurumlarının toplam yüksek öğrenim sistemi içindeki payı, sıfır veya sıfıra yakındır. Özel yüksek öğrenim kurumlarına kayıtlı öğrenci sayısının toplam öğrenci sayısına oranı bakımından bu pay, Almanya, İngiltere ve Macaristan’da % 1’in çok altında, Avustralya’da % 1, İsveç’te % 3, Avusturya’da % 4’tür. Özel sektörün kalesi sayılan ABD’de bile bu oran ancak % 18’dir. Buna karşılık, aynı oranın, Filipinler’de % 85, Kore’de % 78, Endonezya’da % 63, Kolombiya’da % 61 olması anlamlıdır.[18] Bu durum, kendi ülkelerinin tarımını geniş kapsamlı bir koruma altına almış olanların, gelişmekte olan ülkelerde tarımdan her türlü sübvansiyonun kaldırılmasını dayatmalarını çağrıştırmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki kendi ülkelerinin öğrencilerine eğitimi bir kamusal hizmet olarak sunmakta özenli davranan yeryüzünün varlıklıları, genellikle, gelişmekte olan ülkelerin öğrencilerinin, paralı özel öğrenimin kıskacında tutulmasında herhangi bir sakınca görmemektedirler.

Günümüzde OECD ülkelerinde, yüksek öğrenimin finansmanına ilişkin veriler incelendiğinde de kamunun ağırlığını gözlemlemek mümkündür. OECD ülkelerinde yüksek öğrenimin finansmanında kamunun payı ortalama olarak % 80’dir. Üstelik, 26 OECD ülkesinden 15’inde bu oran, % 90’ın üzerinde veya % 100’e yakındır.[19]

 

Özel Vakıf Üniversitelerinin Mali Kaynakları

 

Kuşkusuz, yüksek öğrenimin özelleştirilmesi yeni başlamış bir süreç değildir. Özellikle, 1980 sonrası dönemde sayıları hızla artan vakıf üniversitelerini, yüksek öğrenimin özelleştirilmesi yönündeki gidişi örtülemenin  bir vasıtası olarak değerlendirmek yanlış görünmüyor. 

Hatırlanmalıdır ki; 1980 sonrası dönemde, vakıf üniversitesi adı altındaki özel üniversitelerin mantar biter gibi çoğalması sonucunda, YÖK’ün kuruluş gerekçelerinden başlıcasını oluşturan, yüksek öğrenimi ülke sathına dengeli bir biçimde  yayma amacına aykırı olarak üç büyük kentteki yığılma anormal ölçülerde artmıştır. Üç büyük kentimizin merkezlerinde kurulmuş bulunan özel vakıf üniversitelerinin sayısı yirmiyi çoktan aşmıştır. Bunların büyük bir çoğunluğu da İstanbul’da yığılmış bulunuyor. Üç büyük kentin dışında bir tek Mersin’de özel vakıf üniversitesi vardır. Akademik yaşamın, üç büyük kentin merkezlerinin dışına yaygınlaştırılması, yetersizliklere rağmen de olsa, yine devlet üniversiteleri sayesinde mümkün olmaktadır.

Yüksek öğrenimin yükünün yalnızca devletin sırtına yüklenmesinin yanlışlığı ileri sürülmüş; özel kişi ve kurumların da bu konuda vakıflar aracılığıyla güçleri oranında katkıda bulunmalarının gereği savunulmuştur. Kuşkusuz, vakıf adına yakışan da bu olabilirdi. Bizim tarihimizdeki ve dünya pratiğindeki yerine bakıldığında görülür ki vakıf demek, bireyin zenginliğinin kamuya ve topluma aktarılmasının aracı olan kurum demektir. Fakat, son yıllardaki uygulamalar çerçevesinde vakıf uygulamalarının ifade ettiği anlama bakacak olursak, kamusal kaynakların ve toplumun geniş bir kesiminin (öğrencilerin ve ailelerinin) birikiminin, bazı varlıklı kişiler ve aileler tarafından özümsenmesinden başka bir görünümle karşılaşmamız mümkün değildir.

Özel vakıf üniversitelerinin bütçelerinin % 45’ine varan bir bölümünün devlet tarafından karşılanması yasayla öngörülmüştür. YÖK yasasının ek 18.maddesinde 26.6.2001 tarihinde sessiz sedasız yapılan bir değişiklikle, özel vakıf üniversitelerine “Devlet yardımı yapılabilir” hükmü, “Devlet yardımı yapılır” biçimine dönüştürülmek suretiyle bu katkı, daha da kesin bir zorunluluk haline getirilmiştir. Özel vakıf üniversitelerine sağlanan devlet yardımı, bundan da ibaret değildir. Bir kısım vakıf üniversitelerinin değerli kent arazilerini ve ormanları ucuza kapatmak suretiyle sağladıkları avantajlar bunların dışındadır.

2001 yılında özel vakıf üniversitelerine Maliye Bakanlığı eliyle yapılan devlet yardımı 12 trilyon liraya ulaşmıştır. Bu miktar, başta YÖK’ün ilk başkanının kurucusu olduğu üniversite olmak üzere, en güçlü dört özel üniversite arasında değişen paylarda bölüştürülmüştür. Her türlü devlet harcamasından kısıntıya gidilmesinin öngörüldüğü 2002 yılı bütçesinde, özel vakıf üniversitelerine yapılması öngörülen yardımın miktarı, 17 trilyon liraya çıkarılmış bulunmaktadır. Bu miktar azalmamakta artmaktadır. 2004 yılında özel vakıf üniversitelerine bütçeden fiilen ayrılması öngörülen miktar, 8,5 trilyon kadardır.

Bütçeden sağlanan bu yardımlar, özel vakıf üniversitelerinin yararlandıkları kamusal olanakların yalnızca bir bölümüdür. Bu üniversitelere ucuza veya parasız sağlanan kıymetli kent arazileri başta olmak üzere diğer kolaylıkları da bu kalemlere eklemek gerekir.

 

Kamudan Özele Bilimsel İnsan gücü Desteği

 

Kuşkusuz, özel üniversitelerin kamudan sağladığı avantajların en kayda değer olanı, kamuda yetişmiş bilim adamı potansiyelinden, hiçbir karşılık ödemeden yararlanabilmeleridir. Bu nedenledir ki her bir özel üniversitenin kuruluşu, kamu üniversitelerinde ciddi bir erozyonu tahrik etmektedir. Emekli olup özel üniversiteye geçmeyi kabul etmeyen üniversite elemanları, belirgin bir gelir kaybını göze almış olanlardır.

Kamu üniversitelerinden erken yaşta emekli olan bilim adamları bugün için özel üniversitelerin başlıca insangücü kaynağını oluşturmaktadır. Ayrıca, emeklilik sistemindeki erozyonun sonucu olarak, üniversite öğretim üyelerinin emeklilik dönemlerinde özel üniversitelerin öğretim kadrolarında yer alma yönündeki arayış ve eğilimlerinin kabarması,  özel üniversitelerin kamudan eleman aktarmalarını sağlayan bir başka kolaylık oluşturmaktadır.

Bu konuda ayrıca bilinmesi gerekir ki yakın zamanlara kadar, emekli devlet memurlarının özel üniversitelerde ders vermelerine olanak tanınmasına karşılık, kamu üniversitelerinde ders vermeleri yasaklanmış bulunuyordu. Bu düzenleme, özel üniversitelere, eleman temini bakımından geniş avantajlar sağlamak suretiyle kadrolarını oluşturmaları yönünde ayrıcalıklı bir konum kazandırmıştır. Bu düzenlemeye karşı beliren tepkiler sonucunda, önce kamu üniversitelerinden emekli olanlara; nihayet 27 Nisan 2005 tarihinde yapılan bir değişiklikle tüm emekli devlet memurlarına, kamu üniversitelerinde de ders verebilme olanağı sağlanmıştır.

 Öte yandan, kamu üniversitelerinin mahkum edildiği olanaksızlıkların özellikle genç öğretim elemanları üzerinde  yarattığı ağır baskı, gelişimlerini ve üretkenliklerini belirgin bir biçimde sınırlamakta, iyi yetişmiş ve yetenekli eleman temini bakımından ciddi güçlükler doğurmakta; dolayısıyla, kamu üniversiteleri bu yönden de ciddi ölçüde zaafa sürüklenmek istenmektedir.

 

Anayasa Hükümleri Karşısında Vakıf Üniversiteleri

 

Anımsanacağı üzere, Anayasa Mahkemesi, 1990/10 K. Sayılı kararıyla vakıf üniversitelerinin kurulmasına olanak tanıyan KHK’yi iptal etmişti.

Anayasa Mahkemesinin kararının dayandığı gerekçelerden birisi, üniversitelerin kanunla kurulması koşuluydu. Sonraki tarihlerde kurulan vakıf üniversitelerinde bu koşula uygunluk sağlanmıştır. Ancak, söz konusu karar çerçevesinde Anayasa hükümleri karşısında aykırılık teşkil eden veya en azından tartışmalı olan başka bazı hususlar varlığını sürdürmektedir. Anayasa Mahkemesi, anılan kararında, “Anayasa koyucu, 130.maddede öngördüğü ilkelerle, üniversite kurulurken Yasa koyucuya kimi kesin buyruklar vermekte, aynı zamanda özel kişilerin ve yasadan başka bir işlemle Devletin üniversite kurmasını yasaklamaktadır”  görüşüne yer vermiştir. Bu durumda, birer özel hukuk tüzel kişisi olan vakıfların, kanunla da olsa, üniversite kurmalarının Anayasaya aykırılığı iddiası ciddiyetini korumaktadır.

 

Eğitimin Metalaştırılması

 

Eğitim bir haktır. Bu haktan yararlanmanın parasal güce bağlanması, hakkın özünü zedeleyici sonuçları da beraberinde getirir.  Irak Savaşında esir düşmüş Amerikan askerlerinin öğrenim masraflarını karşılayacak parayı kazanabilmek için orduya katıldıklarını anlattıklarına televizyon ekranlarında tanık olduk. Bir gencin para kazanmak uğruna, ne amaca hizmet ettiğini bilmediği bir savaşta masum insanları öldürmesi ve bu yolla sağladığı gelirle söz gelimi tıp tahsili yapması, çağımızın akıl almaz çelişkilerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Eğitimin ve bu arada yüksek öğrenimin özelleştirilmesinin bilimi metalaştırıcı, üniversiteleri birer ticarethaneye çevirici ve öğrenciyi müşteri konumuna indirgeyici sonuçları, üniversiteleri yalnızca belli varlıklı kesimlerin çocuklarına açık hale getirmekten ibaret kalmaz, böyle bir yapılanmanın, aynı zamanda, gerçek anlamda bir bilim üretme amacıyla çelişen sonuçlar doğurması da kaçınılmazdır.

Bu durum, saygın bir Batılı aydının Bertrand Russel’ın 1926’da kaleme aldığı bir çalışmasında şöyle ortaya konulmuştur:

“Eğer gerçek bilim, üniversitelerin amaçlarından biri olarak yaşamayı sürdürecekse, yalnızca boş zamanı olan az sayıdaki kibar insanın incelmiş zevkleri ile değil tüm toplumun yaşamı ile bağlantılı hale getirilmelidir... İngiltere’de ve Amerika’da bu tür bilginin azalmasında etken olan asıl güç, bilgisiz milyonerlerden bağışlar koparma isteği olmuştur. Buna karşı çare, sanayicilerimizin değerini anlayamadıkları konularda devlet parasını harcamaya hazır eğitimli bir demokrasi yaratmaktır... Bilginlerimiz kendilerini zenginlere sığıntı olma eğiliminden kurtarabildikleri ölçüde sorunun çözümü kolaylaşacaktır... Tabii, bilimle bilgin kişiyi birbirine karıştırmak da mümkündür. Tümüyle hayali bir örnek vermek gerekirse, bilgin bir kişi organik kimya yerine bira yapımını öğreterek kendi durumunu iyileştirebilir; bu kişi kazançlı çıkar, ama zararlı çıkan bilim olur. Eğer bilginde gerçek bir bilim sevgisi olsaydı, siyasal yönden, bu biracılık kürsüsünün kurulması için bağışta bulunan bira fabrikatörünün yanında yer almazdı. Bu bilgin demokrasiden yana olsaydı, demokrasi onun biliminin değerini daha iyi anlardı. Bütün bunlardan dolayı, bilim kuruluşlarının zenginlerin bağışlarına değil, devlet parasına bağlı olduğunu görmek isterdim.”[20]

Yüksek öğrenimin piyasaya endeksli olmasının sonuçlarını önde gelen bir  başka sosyal bilimci,  Michael Parenti şöyle açıklıyor:

“ABD üniversitelerinde, Üçüncü Dünya’da güvenceli yatırım yapmalarına yardımcı olmak için özel şirketlere “risk analizleri” yapan kişiler vardır. Bazı kişiler ise, pazarlama tekniklerine tüketici tepkileri, işçi hareketleri ve sendika yıkıcılığı konularında çalışır. Başka bazıları da, yurtiçindeki ve yurtdışındaki halkları denetim altında tutma, yeni silah gönderme sistemleri, izleme ve kontrgerilla için yeni yöntemler geliştirir. (Napalm, Harvard Üniversitesinde icat edilmiştir.) İster Latin Amerika köylülerini, isterse kent içi sakinlerini  ya da fabrika işçilerini inceliyor olsunlar, bu bilim adamları dolgun ücret karşılığında, dünyanın ona sahip olanlar için nasıl güvenlikli bir yer olarak muhafaza edileceği konusunda parlak ve genellikle acımasız fikirler sunarlar(…) Çevresindeki daha geniş toplumun bir yansıması olarak, üniversitelerin ve fakültelerin çoğu entelektüel bir pınar olmaktan çok ideolojik bir fabrika, emperyalizm eleştirilerinin son derece kıt olduğu ve öğrencilerin geleceklerini toplumsal  bir düzen olarak kapitalizme ipotek ettikleri yerlerdir.”[21]

Bilimin sermayeye endekslenmesi tüm ciddi bilim adamlarını endişelendiren bir konudur. Toronto (Kanada) Üniversitesinden bir profesör “yarın ırkçı bir vakıf, ırklar ve IQ üzerine bir ders konulmasını destekleyeceğini açıklasa ne yaparız” diye acı acı sormaktadır.[22]

Bizimki gibi ülkelerde yüksek öğrenimin özelleştirilmesinin kaçınılmaz sonucu, yabancı sermayenin egemenliğini kabullenmekten başka bir şey olamaz. Tıpkı, süpermarketler zinciri karşısında bakkalların silinmesi ve bunun ardından da uluslararası süpermarketler ağının iç pazarı ele geçirmesinde görüldüğü gibi, daha şimdiden yabancı sermayenin yüksek öğrenim alanına el atmaya başladığına tanık oluyoruz.

Kuşkusuz, alıp satılan bilim olunca, doğacak sonuçların çok özel yönleri ortaya çıkabilir. Uluslararası sermayenin sahip olduğu bir yüksek öğrenim kurumunda, Kurtuluş Savaşımızın, tarihin tanık olduğu en kanlı terörist eylemlerden birisi olarak anlatılmasına şaşmamak gerekecektir. Bu durumun ilk belirtileri olarak uydurma bir takım iddialara dayanmak suretiyle Ermeni, Rum katliamından dem vuran bazı kimselerin, bilimsellikle hiçbir ilgisi bulunmayan bu tür iddialarını, ancak bazı sermayedarların kanadı altında faaliyet gösteren ve genellikle spekülatör Soros ile ilişkili bazı özel üniversitelerde sürdürebiliyor olmaları, elbette ki basit bir rastlantı olarak görülemez.

Bu sorun, bilimin bütün alanları için geçerlidir. Herhangi bir çokuluslu ilaç şirketinin sahip olduğu tıp fakültesinde  bu şirketin ürettiği ilaçları dışlayan bir tedavi yöntemi nasıl anlatılabilir? Ya da çevreyi tahrip ederek kurulmuş bir üniversitede çevrebilim hocası neyi, nasıl anlatacaktır?

 

Özelleştirme ve Demokratikleşme

 

Yüksek öğrenimin özelleştirilmesi, aynı zamanda, üniversitenin yönetiminin demokratikliği açısından da bir dizi sorunu beraberinde getirir. Dünya Üniversite Servisi tarafından 1988’de kabul edilerek ilan edilen Lima Bildirgesi’nde belirtildiği üzere, özerklik, yüksek öğrenim kurumlarının yalnızca devletten bağımsız olması değil, aynı zamanda “tüm diğer toplumsal güçlerden” bağımsız olması anlamına gelir. Bu nedenledir ki kendi kendisini yönetmeyen ve siyasal iktidara bağımlı kılınmış bir üniversite gibi belli bir sermaye grubunun yönetimindeki üniversitede de özerklikten ve demokratiklikten söz edilemez. Siyasal iktidarın denetiminden uzak kalmak isterken, bir bakıma siyasal iktidarın da üzerinde bir güç olan sermayenin kanatları altına sığınmak, yağmurdan kaçarken denize düşmeye benzeyen bir tutum oluşturur.

Bu açıdan bakıldığında vakıf üniversitelerinin de aynı sakıncaları taşıdıklarında kuşku yoktur. Bu gerçeği, ülkemiz üniversitelerinin tarihinde de saygın bir yere sahip bulunan ünlü Prof. Hirsch’ten dinleyelim:

“Vakıf sahibi vakıf senedinde yalnız bu üniversitenin bünye ve teşkilatını değil, aynı zamanda eğitime egemen olacak ruhu da tayin eder. Vakıf üniversiteleri, vakıf sahibinin kuruluş senedinde ifadesini bulan arzusuna veyahut bu üniversiteleri idare eden yönetim kurulunun siyasi görüşüne tabi bulunurlar.”[23]

Ülkemizde yürürlükte olan uygulamalar çerçevesinde, bu durumun doğurduğu sorunlara dair sayısız örnekler ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin, tartışmasız bir kamusal organ olan Üniversitelerarası Kurul’da birer özel kurum olmalarına rağmen özel vakıf üniversitelerinin de temsil edilmekte olması, Anayasa ve İdare Hukuku ilkeleri açısından tartışmalı bir durum ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucu olarak üniversiteler, kendi kendilerini yöneten kurumlar olmaktan uzaklaşmakta; buna karşılık, sayıları ve Üniversitelerarası Kurul’daki ağırlıkları giderek artmakta olan vakıf üniversitelerinin, dolayısıyla onlara egemen olan sermayedarların ve hepsinin üstünde eklemlenmiş bulundukları tekelci küresel sermaye odaklarının akademik yaşam üzerindeki denetimi ve egemenliği yoğunlaşmaktadır.

 

Üniversiteleri Kim Yönetir?

 

Üniversitelerin kamusallığı konusuna benzer bir biçimde, ülkemizde son zamanlarda yaygınlaştırılan bir diğer yanılsama da üniversitelerin demokratikliği ve özerkliği konusunda kendisini göstermektedir. Yaygınlaştırılmak istenilen kanının aksine, üniversitelerin kendi yönetim organlarını kendilerinin seçimle belirlemesi dün olduğu gibi bugün de üzerinde titizlikle durulan bir ilke olma vasfını korumaktadır.

Bu açıdan, tahmin edileceği üzere Amerikan özel vakıf üniversiteleri istisna oluşturur. Buna karşılık, Amerikan kamu üniversitelerinde de seçim esastır. Amerikan kamu üniversitelerinin mütevelli heyetleri, bir çok durumda seçimle oluşur; ve bu heyet fakülte ve öğrencileri ile kamu üniversitelerinin kurumsal özerkliklerinin istihkam mevzii olarak görülür. Almanya üniversiteleri ise tümüyle kurum içi karar alma sürecinin işlediği bir yapı arz eder.  Almanya’da rektörler fakültelerdeki akademisyenler tarafından (bazılarında akademik olmayan personel ve öğrenciler de yer almaktadır) seçilirler. Bu işleyiş “akademik öz yönetimin” bir ifadesi olarak görülür.[24]

İngiltere’de 800 yıllık bir akademik geleneği temsil eden Cambridge Üniversitesi “üniversite parlamentosu” adı verilen The Regent House tarafından yönetilir. Cambridge’in yönetim ve seçim organı niteliğindeki Regent House, üniversitenin mevcut idari ve akademik personelinden oluşan geniş bir yapıdır. Guardian’daki bir haberde, bu yapının 5 bin üyesinin bulunduğu belirtiliyordu; üniversitenin 2001’de düzenlenen kendi web-sayfasında 3 bini aşkın üyeden söz edilmektedir. Akademik ve idari yönetim görevini üstlenen başkan yardımcısını (The Vice-Chancellor) ve 21 üyeli senatonun 19’unu  doğrudan bu parlamento seçmektedir. Temsili bir  statü niteliğindeki başkan ise senato tarafından seçilir. 21 üyeli Senato, başkan ve başkan yardımcısının  yanısıra 16’sı Regent House ve üçü de öğrenciler tarafından seçilmiş üyelerden oluşur. Oxford’da da buna benzer seçime dayalı bir sistem yürürlüktedir.

Fransa’da rektör, öğretim üyeleri, öğrenci ve idari personel temsilcilerinin oluşturduğu konseyde seçilir ve Milli Eğitim Bakanınca atanır. Glasgow Üniversitesinde ise “rektör” sıfatını taşıyan yetkili, öğrenciler tarafından seçilmektedir.[25]

Kısacası, belli bir saygınlığı olan üniversitelerin yönetiminde şu veya bu yolla bir seçim mekanizması belirleyici olmaktadır.

 

Hükümet YÖK’ü Niçin Değiştirmek İstiyor?

 

Acaba, bilimin öncelikleriyle bağdaşan bir üniversite yapılanmasının sağlanması açısından,  Hükümetin  YÖK yasasında değişiklik yapma yolundaki niyet ve girişimleri nasıl bir anlam ifade etmekte ve içermektedir? Bu konuda öncelikle görünen odur ki AKP’nin yeni bir YÖK Yasası çıkarma girişimini 12 Eylül’ün sonuçlarına karşı bir demokratikleşme hareketi olarak değerlendirmek olanağı bulunmamaktadır.

Son yıllarda her şeye rağmen, ülkemizin demokratik birikimi yüze vurmaya başlamış; 12 Eylül karanlığının belli ölçüde de olsa, dağıtılması mümkün olabilmiştir. Bu yöndeki gelişmeler, YÖK çerçevesinde de yansımalarını göstermiştir. Bundan rahatsızlık duyanlar elbette ki olacaktır ve bu rahatsızlık, hükümetin YÖK yasasıyla ilgili olarak hazırlayıp kamuoyuna açıklamış olduğu ilk taslağın gerekçesinde açıkça ifade edilmiş bulunmaktadır. Söz konusu gerekçede, YÖK’ün “kurulduğu zamanlardaki olumlu havasından” uzaklaşmış olduğundan yakınılmaktadır. “Olumlu hava” denilen, binlerce öğretim elemanının sorgusuz, sualsiz, savunmasız bir biçimde kıyılmasına yol açan uygulamalardır.

Bugüne dek kamuoyuna yansıyan değişiklik tasarılarında, YÖK’ün kompozisyonunu hükümetin ağırlığını artıracak yönde değiştirme eğiliminin egemen olduğu görülmüştür. Oysa hiçbir gerekçe veya mülahaza, üniversitelerin demokratik ve özerk bir yapıdan uzaklaştırılması eğilimlerini haklı gösteremez. Demokratik ve özerk bir yapı içinde her şeyin çözümü vardır. Demokrasiden korkmamak ve bugün üniversitelerde yeni bir tırmanışa geçmiş olan gerici yapılanmaların köklerinin de geçmişte sözü edilen “olumlu hava” içinde yeşertilmiş bulunan malum senteze dayandığını unutmamak gerekir.

 

Çözüme Nasıl Ulaşılabilir?

 

Ülkemizin zengin bir devlet geleneği vardır. Bu gelenek içinde yasaların nasıl hazırlanacağı yasal yöntemlere bağlanmıştır. Yetkili ve sorumlu kurumları atlayarak bazı kişilerin muhatap alınması, bu gelenekle bağdaşmaz. Üniversitelerde köklü değişiklikler öngören bir tasarı, uzun uzun ve ilgili tarafların geniş katılımıyla tartışılmalıdır.

Ayrıca, çoğu zaman aksaklığın yasada değil, uygulamada olduğunu unutmamak gerekir. Bazı eksiklikler, demokratik sorumluluk bilinci ve birikimi sayesinde uygulama aşamasında da giderilebilir. Bu yoksa, hiçbir yasa çare olmaz. Örneğin, mevcut yasa dekanların belirlenmesinde seçim koşulunu öngörmez. Buna rağmen, pek çok fakültede dekanların seçimle belirlenmesi ilkesi canlandırılmış ve rektörler de YÖK de buna önemli ölçüde uymuştur.

Her şeye rağmen, Cumhuriyetimizin üniversite geleneğinin gerektirdiği doğrultuda demokratik devlet bünyesinde, özerk ve demokratik bir üniversite yapılanmasının geliştirilerek sürdürülmesi çok ciddi ve önemli bir sorumluluk olarak belirmiş bulunmaktadır.

 

İbrahim Ethem Başaran; Sayın Işıklıya iki kez teşekkür ediyorum, hem konusundan, hem zamanından dolayı dedi. Başlangıçta zaman paylaşımı yapmadık. Sabahleyin her konuşmacıya yirmi dakika ayrılmıştı, bu geleneği devam ettiriyoruz. Şimdi çok önemli bir konu üzerinde Sayın Akalın konuşacak. Bir kitap adı hatırlıyorum. Dilim, dilim dilim. Sanıyorum bir bütünün özü. Herkesin dili ana dilidir. Türkçe’dir. Eğer Türkçe’yi kaldırıp yerine başka bir dili getirirseniz dil farklılığı gibi, kültürü de ortadan kalkar, kültürün sahibi olan ulus ta ortadan kalkar. Anadolu’da böyle yüzlerce kültür kalkmıştır. Ulus kalkmıştır. Şimdi Prof. Dr Haluk Akalın Eğitim, Bilim Dili Olarak Türkçe başlıklı bildirisini sunacak. Buyurun efendim. 

 

Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın

 

Sayın Başkan,

Değerli Katılımcılar Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Sayın Başkanımda belirttiği gibi dil, ulus olmanın en temel öğelerinden biri. Ben de Ulusal Eğitim Kurultayı’nın “Küreselleşme ve Eğitim” konulu bu toplantısına “Eğitim Öğretim ve Bilim dili olarak Türkçe” başlıklı konuşmamla katılıyorum. Bana bu fırsatı tanıdıkları için bu toplantıyı düzenleyen kuruluşlara teşekkür ederim.

Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, Türkçe kökleri yüzyıllar ötesine uzanan ve geniş bir coğrafya parçasında konuşulan, yazı , sanat, edebiyat, kültür, bilim ve eğitim dilidir. Türkçe yeryüzünün en köklü dillerinden birisidir.

 

Bilim dili olarak Türkçe’ye baktığımız zaman daha 9. yy. bu günkü bilgilerimizle Türkçe’nin bilim dili olarak gelişmeye başladığını görüyoruz. Uygurlar çeşitli bilim dallarında kitaplar yazmışlar, Türkçe’ye kitaplar çevirmişler ve bu kitaplar da elden geldiğince Türkçe terimler türetmişlerdir. Türkçe’de olmayan terimleri de Türkçe’nin kaynaklarından yararlanarak dilimize kazandırmışlardır.

Ancak yayılan İslam uygarlığının etkisiyle birlikte zamanla, Arapça bilim dili haline gelmeye başlamıştır. Arapça giderek bilim eserlerinin yazıldığı dil konumuna gelmiş, edebiyat sanat dili olarak Farsça gelişmiştir. Sanatla uğraşanların Farsça, bilimle uğraşanların Arapça bilmesi gibi bir gereklilik ortaya çıkmış. Yine Anadolu Selçukluları döneminde dersler çoğunlukla Arapça okutuluyordu. Osmanlı döneminde de bu uygulamanın devam ettiğini biliyoruz. Toplumumuzda ne yazık ki bu dönem Arapça, Farsça yazmak bir üstünlük haline gelmişti. Türkçe ise halkın diliydi. Sokakta eğitilmiş muhtelif hayat ta kullanılan dil haline gelmiştir. Halk Arapça ve Farsça’yı anlayamıyordu. Öğrenim görmemiş ve bu dilleri öğrenememiş Anadolu beylerinin durumu da halktan farksızdı.

Türkçe öğretimine baktığımızda ise medreselerde Türkçe öğretimi yapılmadığı gibi Türkçe’nin öğretimi de ihmal edilmiştir. Zaten dil öğretimi denildiğinde, akla gelen Türkçe’nin dışında başka dillerin öğretilmesidir. Arapça ve Farsça’nın öğretilmesidir. Osmanlı döneminde, çeşitli denemeler olduğunu biliyoruz. 1820 yılında askeri okul kurulduğunda Fransızca öğrenime başlamış, II. Mahmut Türkçe terimler olmadığı için, bu okullarda okutacak öğretim üyesi olmadığı için, şimdilik yabancı dille öğretim yapılacağını, daha sonra bilim dilinin değişmesiyle birlikte Türkçe öğretim yapılacağını da söylemiştir. Bu gerçekleşmiştir. Tıp fakültelerinde Türkçe öğretim yapılmıştır, cumhuriyet döneminde de devam etmiştir ama, şu anda bildiğiniz gibi İngilizce öğretim de yapılmaktadır.

Eğitimde modernleşme Tanzimat döneminde de sürmüştür. Ancak Türkçe öğretimi yine ihmal edilmiştir. Ancak Abdülmecit döneminde kurulan devlet okullarında Türkçe Arapça, Farsça ve Fransızca’dan sonra okutulmaya başlanmıştır.

II. meşrutiyetle birlikte, Türkçe okullarda zorunlu ders olur. Türkçe’nin öğretimi için çeşitli düzeylerde pek çok dilbilgisi kitabı yazılmaya başlanır. Çeşitli bilim dallarında da Türkçe bilim kitapları yazılmaya başlanır, bu defa da bilim terimleri sorunu Osmanlı aydınının karşısına çıkar. Arapça’dan türetilmiş terimlerin karşılığı bulunmaz. Tüm bu olumsuzluklara rağmen bir süre sonra da, okullarda Türkçe öğretim verilir hale gelir. Yine de Osmanlı Devletinde bir öğretim birliğinden söz edilemez. 1700’lü yıllarda aşılanmaya başlanan ve Osmanlı Devleti sona doğru yaklaştıkça sayıları hızla artan ve 1860 yılında çoğalan okullarda tamamen farklı bir öğretim yapılmaktadır. Bu okullar yabancı okullardır. Tabi azınlık okullarının dışında misyoner okulları yabancıların açtığı okullar var. Bu okullarda da Türkçe dersi yer almıyor. Okulların sayısı kadar bu okulların açıldığı yerlerde çok önemli. Bugün sınırlarımız dışında kalan pek çok bölgede açılıyor bu okullar. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş süreci hızına bağlı olarak bu okulların sayıları da artmış, 1700-1800 yılları baz alındığında Elazığ’da 1894’te 83 tane Protestan, Bitlis’te 28 Protestan okulu olması hayli ilgi çekici.

Ülkenin ufuklarını kara bulutlar sardığı dönemde, Türkçe’nin ufuklarını da aynı karanlık bulutlar kaplamıştır.

Gazi Mustafa Kemal önderliğinde Milli mücadele’nin başarıya ulaşmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve bunun ardından, Türk Aydınlanması başlamıştır. Elbette kurulan bu cumhuriyetin kültür temelleri üzerinde yükseldiğini ve bu kültürün de yüksek Türk kültürü olduğunu belirten Atatürk’ün dile önem vermesi sebepsiz değildir. Bir toplumu bir arada tutan, kalabalıkları ulus haline getiren en temel ögedir. Öğretim birliği; Tevhidi Tedrisat  Yasası Türk Aydınlanması’nın en önemli yasasıdır. Bu yasada dil birliği konusu, madde olarak yer almıyorsa da yasanın ruhu dil birliğine dayalıdır. Öğretim birliğinin sağlanması koşulu dil birliğinin sağlanmasına bağlıdır.

Atatürk’ün ilk uygulaması 1924 yılında kurulan Türkiyat Enstitüsüdür. Türk dili, edebiyatı, tarihi araştırması yapılması için Fuat Köprülü’ye İstanbul Üniversitesi’ne bağlı olarak kurma görevi vermiştir. 1928 yılında Harf Devrimi gerçekleştirilmiş, 1931 yılında Türk Tarih Cemiyeti kurulmuştur.

Atatürk’ün dil devriminin ilk işareti 1930 yılınsa Arsal’ın bir kitabına yazdığı sunuş yazısıdır. Bu yazının her cümlesi dikkatle incelendiğinde, dilin Atatürk açısından ne denli önemli olduğu anlaşılır. Bu sunuş yazısı, ‘ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Milleti dilinde yabancı boyunduruklardan da kurtarmalıdır’ cümlesiyle biter. Dil bağımsızlığı ülke, ulus bağımsızlığı kadar önemlidir.

Atatürk’ün pek çok konuşmasında dilin önemine vurgulamaları açıktır.

11 Temmuz 1932 akşamı Atatürk sofrasında ‘dil işlerini de düşünmek gerek ne dersiniz’ diye sormuş, oradakilerin bu fikri desteklemesi üzerine Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulması için talimatını verir. Kurucu heyetin 12 Temmuz 1932 günü dilekçeyi vermesi üzerine Cemiyet kurulur. Gazeteler Gazi Hazretlerinin himayesinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu diye yazarak duyurur.

26 Eylül 1932 yılında kurultay toplanmış ve bu kurultayda Atatürk bütün oturumlara katılmış, dokuz gün süren kurultayı konuşmadan izlemiş, notlar almış, dil kurultayının o dili konuşan insanlarca yapılması gereğine inanmıştı. Karşı düşüncede olanları da örneğin, Hüseyin Cahit Yalçın’ın  konuşması gerektiğini, yanıt vermesi gereken soruları da yanıtlaması gerektiğini belirtmiştir. Kurultayın başka bir önemi de, Türkçe’nin en saf, en sade, en katışıksız biçimiyle konuştuğu düşünülen Toros’lardan Yörüklerin getirilmesini,  Karakeçili Aşiretinden kadınlı erkekli insanların getirilmesidir. İşte böylece Atatürk’ün dil devrimi başlamıştır. Amaç; Osmanlı Döneminde yazılıp da konuşulmayan bir de konuşulup da yazılmayan dil vardır. Bu çelişkiyi çözmek, yazı dili ile konuşma dilini bütünleştirmekti. Toplumun bütün bireylerinin anlayabileceği bir dili egemen kılmaktı. Bu büyük ölçüde başarılmıştır. Şu anda iki dil kullanımı yoktur. Bu gün yazarın, şairin yazdığını hepimiz okuyup anlayabiliyoruz. Bir zümre edebiyatı yok. Fakat öğretim birliği açısından az sonra değineceğim bazı sorunlar var. Bu noktada Türkçe’nin bilim dili olarak en büyük katkısı dil devriminde bilim terimlerinin Türkçeleştirilmesi bütün bilim dallarında Öz Türkçe terimlerin türetilmesi çalışmalarının başlatılmasıdır. O dönemi hatırlayanlar bu sözcüklerle öğrenim görenler vardır. Ancak bu sözcüklerin pek çoğu salonda bulunanlara hiçbir şey ifade etmiyor. Dil devrimi çalışmaları sırasında Atatürk ‘Geometri’ adlı kitabı yazmış ve matematik geometri terimlerine Türkçe karşılık yazarak dilimize kazandırmıştır. Bu terimlerin %85’i öğrenim hayatımızda kullanılmaktadır. Akıllara şöyle bir soru gelebilir. Atatürk döneminde öğretim dili neydi? Tek öğretim dili vardı, o da Türkçe. Medeni bilgiler kitabının ilk üç maddesi, 1 ve 2. madde devletin niteliği ile ilgili, 3. madde ise; Türk Milleti’nin dili Türkçedir. Atatürk’ün anladığı millet kavramı, Türkiye Cumhuriyeti halkına Türk Milleti denir dedikten sonra, Türk Milleti’nin dili Türkçedir demektedir.

Türkçe en önemli kazanımlarını Cumhuriyet döneminde Atatürk döneminde Harf Devrimi ve Dil Devrimi ile elde etmiştir. Türkçe ulusal dil niteliği kazanmıştır. 1933 yılında yapılan üniversite reformunda dil ile ilgili çok önemli üç madde vardır. İlki öğretim elemanları öğrencilere Türkçe malzeme sağlamak zorundadır. İkinci önemli madde, öğretim elemanları Türkçe kitaplar, makaleler yazmak zorundadır. Üçüncü olarak yabancı öğretim elemanları Türkiye’de ders vereceklerse üç yıl içinde Türkçe öğrenmek zorundadırlar. Bırakınız yabancı dille öğretim yapılmasını bir yabancı öğretim elemanı ülkemizde ders verecekse, uzun süre ülkemizde kalacaksa Türkçe öğrenmek ve dersleri Türkçe vermek zorundadır. 19933 yılının Türkiye’si budur.

 Eğitim ve öğretim dili olmanın koşulu söz ve terim varlığına sahip olmaktır. Türkçe yeterince hatta fazlasıyla bu özelliğe sahiptir. Türkçe yapısı gereği yeni sözcük ve terim türetmeye son derece uygun diller arasındadır. Salonumuzda bulunuyor değerli hocamız Prof. Dr. Aydın Köksal’ın Türkçe’mize kazandırdığı terimler 25-30 yıl önce bilinmiyordu. Türkçe’nin anlatım gücünden yararlanılarak dilimize kazandırılmış terimlerdir. Türkçe’nin bir başka özelliği sadece türetme yoluyla değil, aynı zamanda sözcükleri birbirine ekleyerek yeni sözcükler üretme özelliğine de sahip olmasıdır.

Türkçe’nin güç kaynakları vardır.ses yapısından sonra tarihi gelmektedir. Türkçe konuşulduğu dönemlerin başından itibaren şu an konuşulan diğer diller yoktu. Bırakın bu dilleri, bu dillerin ataları sayılabilecek diller bile yoktu. Türkçe yazı ve bilim dili olarak tarih boyunca kullanıldı. Konuşma dili olarak en az 5000 yıllık bir tarihi geçmişe sahiptir. Türkçe yeryüzünde yaygınlığı en fazla olan dillerden biridir. 12 milyon km karelik bir alanda, Türk dilinin çeşitli fonları konuşulmaktadır. Konuşucu sayısı bütün Türk lehçeleri ile birlikte 200 milyonun üzerindedir.   Bugün zaman zaman Çince en fazla konuşucuya sahip dildir diye, ancak tek bir Çince de yok, tek bir Hintçe de yok. Türkçe’yi de bütün fonlarıyla düşününce 1980 yıllarında yapılan bir araştırmaya göre dünyanın ilk on dili arasında yer almıştır Türkçe.

Türkçe’nin bir başka güç kaynağı söz varlığıdır. Yazı dilimizin söz varlığı bugün 104000’e ulaşmıştır. Sözcük, deyim, terim ve anlamdan oluşan bir varlık bulunuyor. Bölge ağılarımızın söz varlığı, bilim ve sanat terimleri söz varlığı, kısaltmalarımız, deyimlerimiz tüm bunları bir araya getirdiğimizde 600000’e ulaşan bir söz varlığı söz konusudur.

Türkçe’mizin toplumumuz tarafından az bilinen bir yanı da diğer dilleri etkileme gücüdür. Şu anda biz, kullanılan yabancı kökenli, İngilizce sözcüklere bakıp dilimizin etki altında kaldığını düşünüyoruz ama, diğer dillerde sayısı 12000’e ulaşan yerleşmiş Türkçe sözcük vardır. Tarihsel ilişki içinde, kronolojik olarak incelediğimizde Çince’den en son dönemde ortaya çıkan pek çok dile sözcük vermiştir. Sırpça’da bugün sayısı 9000’ yaklaşan Türkçe kökenli sözcük bulunmaktadır. Yeryüzü dillerinin bir çoğunda konuşulan aynı anlamlı ya da anlamca yakın pek çok Türkçe ve Türkçe kökenli sözcük vardır. Dilimizin diğer dilleri etkileme gücü vardır.

Türkçe bir bilim, eğitim ve öğretim dilidir. Ulusal eğitimden söz edilebilmesi için de, ulusal dille yani Türkçe’yle eğitim öğretim yapılmalıdır. Devletimizin dili Türkçe’dir ve bu Anayasamızın 3. maddesinde belirtilmiştir. ‘Resmi ve özel bütün öğretim kurumlarında ve eğitim aşamasında eğitim ve öğretim dili, yayın dili Türkçe’dir’. Ne yazık ki, II. Dünya Savaşı sonunda Anglo-Sakson kültürü yayılmasıyla Türkiye’de 1953’ten itibaren yabancı dille öğretim gibi son derece yanlış bir uygulama yapılmıştır. Şu anda yabancı dille öğretim yapan ülkelere baktığımızda, ne yazık ki Türkiye’nin bu grupta yer aldığını görüyoruz. Belçika, Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan gibi bazı Avrupa ülkeleri de var ama, Belçika’nın formu hem AB üyesi ve merkez, NATO merkezi, hem de iki farklı bölge merkezi olması nedeniyle yabancı dille öğrenim yapılabiliyor. Diğer ülkelere baktığımızda özel okullarda, % 0,1- % 0,2 oranında olduğunu görüyoruz. Türkiye’de bu oran %18’lere yaklaşmıştır. Şu anda 10 üniversitenin tamamında bütün bölümlerinde yabancı dille, İngilizce’yle öğretim yapılmaktadır. Üç üniversitenin birer bölümünde Türkçe öğretim yapılmaktadır. Bu üniversitelerin dışında diğer üniversitelerin 113 yüksek okul ve fakültelerinde İngilizce öğretim yapılmaktadır. Bütün bölümlerinde Fransızca öğretim yapılan tek bir üniversite var; Galatasaray Üniversitesi. Çeşitli üniversitelerde Fransızca öğretim verilen 2, Almanca öğretim verilen 2 fakülte bulunmakta. Sonuç şudur yabancı dille değil, İngilizce’yle öğretim var. Bu tabloya göre İngilizce’nin yoğun bir egemenliği söz konusu. Yabancı dille öğretimin yanlışlığı; en başta öğretenle öğrenen arasına yapay bir engel konmaktadır. Ülkenin bilim dili ancak anadilde öğretimle gerçekleşir. Tek bir yabancı dile bağlı kalmak diğer kültürlere yabancılaşmaktır. Her bilim dalında yabancı dil farklı olabilir. Tüm bilim dallarında geçerli dil İngilizce değildir. İngilizce’yle yapılan bilim o ulusun bilim hanesine yazılmaktadır. El Harezmî Türk olmasına rağmen bilimini Arapça yazdığı için Arap olarak bilinmektedir. Günümüzde ülkemizde bilim adamları İngilizce bilim yapmaktadır, bundan 200 yıl sonra bu insanlar hangi milliyetten adlandırılacaklar göreceğiz.

Son yıllarda dilimizde yaşanan yabancılaşmanın kökeninde İngilizce’yle yapılan öğretimin olumsuz etkisi yatmaktadır. Bu ulusal servet kaybıdır. Ders kitaplarına verilen paralar milyarlarca doları bulmaktadır. Bu kitaplar Uzakdoğu ülkelerinde düşük iş gücüyle, düşük vergiyle çok ucuza mal edilmekte ABD; İngiltere, Türkiye gibi ülkelerde çok pahalıya satışa sunulmaktadır.

Anayasamızın 3. maddesini biliyorsunuz bu madde değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek maddeler arasındadır. 42. madde ise, eğitim-öğretim hakkı ve ödevi ile ilgili maddedir. Buna dayalı olarak çıkarılan 2923 sayılı yabancı dil öğrenim kanunu ile Türkiye’de yabancı dille öğrenim yapılmasına yasal statü kazandırılmıştır ama, 3. maddeyi göz önüne aldığımızda 2923 sayılı yasa buna aykırıdır. Biz bunu savunuyoruz. Ne yapılması gerekir? Resmi ve özel öğretim kurumların hepsinde öğretim dili Türkçe olmalıdır. Yabancı diller yabancı dil derslerinde öğretilmeli, yabancı dille öğretime hemen son verilmelidir. Yabancı dil öğrenmeye evet, yabancı dille öğretime hayır.

Şairimizin söylediği gibi, ‘ Türkçe ses bayrağımızdır’ eğitim ve öğretimin tüm aşamaları Türkçe olmalıdır. Ulusal eğitim ancak ve ancak Türkçe ile sağlanır. Unutmayalım ki, Türkçe olmazsa Türk olmaz, Türk Ulusu olmaz. Türk Kültürü olmaz, Türkiye olmaz, Türk Uygarlığı olmaz. Her şey Türkçe’ye bağlı.

Salonda alkışlar.

Teşekkür ederim.

Çünkü, kimliğin en belirgin göstergesi dildir. Türkçe’ye sahip çıkmalıyız. Türkçe’ye sahip çıkmakla emin olunuz bütün sorunlarımız çözülecektir. Dil kavga konusu olmamalıdır. Geçmişte ne yazık ki bu yapılmıştır. Türkçe hepimizin en kutsal varlığıdır. Ortak payımızdır. Türkçe konusunda kavga değil, el ele verme zamanıdır. Gelecek kuşaklara Türk’e yakışır bir Türkçe bırakalım.

Hepinize saygılar sunarım.

Salonda alkışlar.

 

 İ. Ethem Başaran: Sayın Akalın, çok teşekkür ediyoruz. Bir köşe yazarı dostumla konuşurken, dostum demişti ki; “Türkçe’yle bilim olmaz.” Köşe yazarı, önündeki Türkçe sözlüğü açmış “Şu sözcükleri biliyor musunuz?” demiş, baştan saymış. 15 sözcüğün ancak 3 tanesini bilebilmiş, ‘bilim dili olmaz’ diyen kişi. Bunun üzerine demiş ki; Bence, Türkçe bilim dili olamaz. Çünkü; siz Türkçe’yi bilmiyorsunuz. Türkçe’yi bilmeyenler; “bilim dili olmaz” diyorlar.

Efendim şimdi Zeki Bey bize Türk Eğitiminin görevinden söz edecek. Bağımsızlıkçı, aydınlanmacı ve ben tekerlemeleri artarda söyleyemiyorum kendisi çok güzel söylüyor. (Salondan gülüşmeler)

Halkçı ve Aydınlanmacı yurttaş yetiştirmek için eğitimin görevini size sunacak. Zamana 20 dakika sonra başladık biz, maalesef 20 dakika kaybımız var. Sanıyorum ki, Zeki Beyde bize 20 dakika içinde sunusunu sunacak, çok teşekkür ederim.

 

Zeki Sarıhan : Hocam bu tekerlemeyi  tam olarak henüz algılayamadığı için; programa da yanlış geçmiş. Sıralaması, Bağımsızlıkçı Aydınlanmacı Halkçı Aydınlanmacı diye geçmiş. Oysa biz Öğretmen Dünyası Dergisi olarak ve ben de bu konuda çok emek verdim. Ulusal Eğitim Derneği’nin tüzüğüne de bunu biz şöyle geçirdik; “Ulusal Eğitim; Bağımsızlıkçı Aydınlanmacı Halkçı eğitimdir” diye sıralama yaptık, bu sıralama da sözcüklerin konuluş yeri son derece kanımca önemlidir. Neden “Bağımsızlıkçı” en önce geliyor? Çünkü; bağımsızlık olmazsa hiçbir şey olmaz. Bunun  ……. (Okunamadı…..)    Oradaki insanlar başı eğik insanlar olurlar. Aydınlanmacılığı ikinci sıraya koymuştuk. Çünkü  bu aydınlamacılık Türk Devriminin çok temel konularından birisidir. Çağdaşlaşma konusudur, ulus olma konusudur. Aydınlanmayla, Halkçılığı en sona koyuyoruz. Hepimiz kuşkusuz son derece halkçı insanlarız, ama dünyada halkçılık çok darbeler yedi. O nedenle bunun sona konmasına razı oldum diyeyim. Öyle bir ruh hali de var bende. Türk eğitim sistemi neden bu özellikleri taşıyan insanlar yetiştirilmelidir. Ben de, dilimin döndüğü kadar bu konuda bir şeyler söylemeye çalışacağım.

 

 

           

 

 

 

 

 

 

 

ULUSAL EĞİTİMİN BAĞIMSIZLIKÇI, AYDINLANMACI

VE HALKÇI YURTTAŞLAR YETİŞTİRME GÖREVİ

 

Zeki SARIHAN

(Ulusal Eğitim Derneği Genel Başkanı)

 

         Bir eğitim sistemi için en önemli soru sudur: Yetişecek insan, ne işe yarayacaktır?

            ABD’den Çin’e, İrlanda’dan Güney Afrika Cumhuriyeti’ne kadar bütün ülkelerin eğitimde öncelikli sorusu budur ve  buna verilen yanıtlar farklılıklar gösterir. Çünkü, bu ülkelerde yaşayan milletlerin çıkarları, birbirlerinden farklıdır ve emperyalizm çağında bu farklılık devam edecektir.

            Bütün ülkelerde eğitim amaçlarının aynı olması, emperyalizmin, savaşların ve ülkeler arasındaki gelir düzeylerinin ortadan kalktığı, yeryüzüne tam bir barışın egemen olduğu, milli aç gözlülüğün tarihe gömüldüğü bir ortamın kurulmasına bağlıdır.

            14 Haziran 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 5. maddesi çok isabetli olarak “Milli eğitim hizmetleri”nin “Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre” düzenleneceğini emretmektedir.

            Türk eğitim sisteminden geçen insanın temel özellikleri neler olmalıdır? Cumhuriyet Devriminin buna çok belirgin bir yanıtı olmuştur. Türk eğitim sistemi, bu yanıtlara göre biçimlendirilmiştir. Bugün bu soruya değişik yanıtlarlar verilmesinin nedeni, toplumdaki parçalanmadır. Her parça, toplumu farklı yönlerde biçimlendirmek istemekte; unun sonucu olarak eğitim için de farklı hedefler belirlemektedir. Bunun kabulü için hummalı bir çalışma göstermektedir.

            “Eğitim üretim içindir” diyenler vardır. Bu sloganın halkçı bir eğitim sistemini dile getirdiği sanılıyorsa da gerçekte bu, Türkiye halkını kendi iş güçleri olarak gören çok uluslu şirketler tarafından savunulmaktadır.

            “Irkçı, asimilasyoncu, cins ayrımcı eğitime hayır!” diyerek “çok kültürlü, çok dilli, çok dinli” diye tanımladıkları Türkiye’de farklı dillerde eğitim önerenler ve buna “demokratik eğitim” adını verenler vardır. Bu adla belirli aralıklarla kurultaylar da düzenleniyor. 

Eğitimin günümüzde revaçta olan temel amacı, Avrupa Birliği vatandaşlığını benimsemiş, Batı kültürüne hayran ve kendisini onun bir parçası sayan insandır. Bu amaç doğrultusunda insan yetiştirmek için Batı’dan sağlanan parasal kaynaklarla Türk eğitim sisteminin materyalleri taranmakta, yayınlar yapılmakta, alternatif ders kitapları yazılarak piyasaya sürülmektedir. Bu yayınlarda, parasal desteğin Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nden ve AB kurumlarından alındığı açıkça belirtilmektedir. Bu girişimlerin amacı, Türk eğitim sisteminin Türkleri “dünya” diye tanımlanan Batı’dan soyutladığını kanıtlayarak Avrupa Birliği ile bütünleştirmektir. Onlara göre ders kitaplarının iddia ettiğinin aksine Türkiye’nin düşmanları yoktur. Hatta, dünyanın zengin ve güçlü devletleri Türkiye’nin dostu ve koruyucusudur. Yabancı danışmanlar tarafından empoze edilen Yeni ilköğretim ve ortaöğretim programlarına bu anlayışın egemenliği görülüyor. 

             

            Bir bütün olarak baktığımızda eğitimde gördüğümüz şey nedir? Türk toplumu, Türk devleti ve öğretmenler, eğitimden ne beklemişlerdir? Bu beklentiler, isabetli midir?

            Kabul etmek gerekir ki, Türk eğitim sisteminin kurulmasında en güçlü etkiyi Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemi yapmıştır. Buna Atatürk dönemi de diyebiliriz. Bu etki yalnız eğitimde değil, devletin yapısı, Türk toplumunun biçimlendirilmesi açısından da geçerlidir. Türk eğitim sistemi, öyle güçlü temeller üzerine kurulmuştur ki, bu ömürleri sınırlı hükümet programlarının yanında güçlü bir devlet politikası halinde sürebilmiştir.

            Türk eğitim sisteminin temel özelliği, bağımsız bir ülkenin eğitim sistemi olmasıdır. Tarihin geçmiş devirlerinden beri bağımsız devletler kurmuş ve yönetmiş Türklerin, Osmanlı Devleti’nin yarı sömürge olduğu son döneminde bile eğitimden beklentisinin bağımsızlığı savunma olması doğaldır. Bu dönemde, devletin zayıf düşmesinden ötürü imparatorluk içinde açılan misyoner okulları (Yabancı dilde eğitim yapan okullar), asıl büyük kitleyi oluşturan devlet okullarıyla çatışmışlar ve bir sapma olarak kalmışlardır.

            Tanzimat döneminden beri adım adım kurulan, İkinci Meşrutiyet, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimiyle kökleşen Türk eğitim sisteminin yetiştirmek istediği insan tipinin temel üç özelliği şöyledir:  

 

            Bağımsızlıkçı insan: Türkiye, özellikle  gerileme döneminden beri, sömürgeci ve emperyalist devletlerin baskısı altındadır. İmparatorluk parçalanmaktadır ve diğer milletler ayrıldıktan sonra parçalanma ve el konulma sırası  Türklerin bin yıllık vatanı Anadolu’ya gelmiştir. “Bağımsızlık menim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal’in bu sözünü, yeni Türk devletini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milletinin karakteri saymak gerekir. Bu nedenle, gene Mustafa Kemal’in sözüyle eğitimin temel amacı, Türk bağımsızlığına düşman olanlarla mücadeleyi öğretmektir. Hele onun 1927’de okuduğu Büyük Nutuk’un sonunda gençliğe seslenirken, gençliğin birinci görevinin “Türk bağımsızlığını ve Türk cumhuriyetini sonsuza kadar koruyup savunma” olduğunu söylemesi, eğitimden beklentilerini de açıkça gösteriyor. Özellikle 1912 Balkan Savaşlarından sonra Türkiye’nin yetişmekte olan kuşakları, bağımsız devleti korumak azmi ve kararıyla yetiştiler. Bunun için cephelerde yüz binlerce insanın kanı döküldü. Bu ulus bir “İstiklal Savaşı” yaptı ve yedi düvele karşı canını dişine takarak verdiği mücadele sonunda, kurtarabildiği topraklarda bağımsız bir devlet kurdu. “Tam Bağımsız Türkiye” ideali, milyonlarca Türk’ün en temel talebedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi yönetenlerin, emperyalist Batı’yı kendilerine müttefik edinmeleri ve gerçekte onların koruyuculuğu altına girmeleri, Türkiye halkının bu özlemini köreltememiştir.

            Günümüzde milletten kopmuş, Batı ile sermayelerini birleştirmiş iş çevreleri, bir kısım politikacı ve Batı ile ruhen bütünleşmiş entelektüelin çabalarına rağmen, Türk halkının temel talebi tam bağımsızlıktır ve eğitim sisteminin ruhuna da bu olgu damgasını vurmuştur. Anayasa ve Temel eğitim yasası, çeşitli tanımlarla Türkiye okullarında bağımsızlığı koruyacak insan yetiştirilmesini emretmektedir.

Türkiye’de bir öğrencinin öğrenim gördüğü örgün eğitim kurumlarında atmosfer de ulusal duygulara sahip insan yetiştirmeye elverişli olarak düzenlenmiştir. okullarımızın adları İstiklal, Sakarya, Dumlupınar, Cumhuriyet, 30 Ağustos, Zafer gibi tarihsel olay ve kavramları  ya da bağımsızlık devriminin önderleri olan, Atatürk veya Mustafa Kemal, İnönü, Ziya Gökalp, Mehmet Akif , Fevzi Çakmak gibi adları, o yerin Kurtuluş günü olan tarihin adını taşıyor. Türkiye’de yedi yaşında okula adımını atan bir öğrencinin karşılaştığı ilk figür, okul bahçesinde bu bağımsızlık savaşının başkomutanının büstü, okul koridorundaki Atatürk köşesi, sınıflarda Atatürk resmi, İstiklal Marşı, Gençliğe Hitabe’dir. Öğrendiği ilk şey, “Yasam (...) yurdumu ulusumu, özümden çok sevmektir. Varlığım Türk varlığıma armağan olsun” diyen Öğrenci Andı’dır. Dinlediği ve söylediği ilk ezgi İstiklal Marşı’dır. Öğrencilerimizin yürüyüş ve gösteri yaptıkları, ellerinde bayraklarla yürüdükleri, şiir okuyup konuşma yaptıkları 23 Nisan, 19 Mayıs,  okullar kapalı olmasa aynı biçimde katılmaları beklenen 30 Ağustos, Kurtuluş Savaşı’nın; 29 Ekim tarihi ise bu savaşın sonunda Devrimci Cumhuriyet’in kuruluş tarihidir. Bütün bu bağımsızlık öğelerini, Türk eğitim sisteminden söküp atmak ve yerine Atlantikçilerin sözüm ona demokrasi ve insan hakları amaçlarını koymak mümkün olmayacaktır.

Buna rağmen, eğitim örgütünün başında bulunanlar, bir süredir, şimdiye kadar görülmemiş bir üslupla, artık Kemalizm’in eğitimde yapı taşı olmayacağını söyleyebilmektedirler. Kemalizm, en başta bağımsız bir devletin ideolojisi olduğundan, gerçekten de Batı ile bütünleşebilmek için Kemalizm’in terk edilmesi gerekiyor ve Batılılar da “AB’ye girecekseniz Kemalizm’i terk edin” diyebiliyorlar.  Bu çevrelere göre, Öğrenci Andı’nın benzeri başka bir ülkede yoktur. Eğitim sistemimiz demode olmuştur ve şimdi onu Avrupalıların ihtiyacına göre yenilemenin zamanı gelmiştir. Türkiye’nin güvenliği Batı’ya emanet edildiği için liselerimizden Milli Güvenlik dersi kaldırılmalıdır. İstiklal Marşı kan kokmaktadır ve okutulmamalıdır. “Biz Türkler yurdumuzu çok severiz ve onun için gerekirse canımızı veririz” cümlelerinin, daha doğrusu yurtseverlikle ilgili temaların ders kitaplarında yer alması, “insan hakları”na aykırıdır! Bunu iddia eden kitaplar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan basın toplantılarıyla tanıtılmaktadır. Birey merkezli eğitim, gerçekte “bireyci insan” anlamına gelmektedir.

 

Aydınlanmış insan: Türk eğitim sisteminin ikinci amacı, aydınlanmış insan yetiştirmektir. Bu amaç, Türk devriminin bir sonucu olarak eğitim sistemine rengini veren üç olgudan biri olmuştur. Daha Islahat Dönemi’nden başlayarak Türkiye, ülkeyi geri bırakan ve dolayısıyla sömürgeci ve emperyalistler karşısında zayıf düşüren geçmiş eğitim usullerini terk ederek akıl ve bilim yolunda eğitim yapmaya girişmiştir. Bir yanda yabancıların ve onlarla işbirliği halindeki Hıristiyan azınlıkların ihtiyacına göre eğitim veren misyoner okullarıyla diğer yandan mahalle mektebi ve medrese gibi insan aklına ayak bağı olan eğitim sistemleriyle bağımsızlık kazanılamaz ve korunamazdı, ulusal birlik kurulamazdı, insan kaynakları geliştirilemezdi. 3 Mart 1924 tarihli Öğretim birleştirilmesi yasası çıkarılarak yaraya kökünden bir neşter atılmıştır. Türk insanı, hurafe, önyargı, şartlanma ve ezberden kurtularak, olaylar karşısında aklını ve bilimi kullanacaktır. Onun için “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir”

            Aydınlanma, en yaygın tanımıyla “din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması” olan laiklikten daha derin ve kapsamlı bir kavramdır.  Birçok çevrede sanıldığının tersine, aydınlanma, doğrudan doğruya din karşıtlığı değildir.  Aydınlanma, toplumsal bir olgu olan dinin ve toplumların neden bir dine ihtiyaç duyduğunun anlaşılmasını da kapsamaktadır. Türk aydını, milyonlarca halkın masum bir duyguyla bağlı olduğu İslam kültürüne kılıç sallayarak halkına önderlik yapamaz. Böyle bir tutum Türk aydınını ancak Türk toplumunu ulusal kimliğinden olduğu gibi, kültürel kimliğinden de uzaklaştırmak isteyen Hıristiyan Batı dünyasıyla birleştirebilir. Nitekim, Soğuk Savaş döneminde İslam’ı kendi hizmetlerine koşmaya çalışan ve bunun için yeşil kuşak oluşturan Batı, şimdi Türklerden “laiklik” istemektedir. Bu tür bir laiklik, Türk devriminin gerçekleştirdiği ve savunduğu aydınlanma değildir. Müslüman Türk halkı, zaten esas olarak laiktir ve Kemalist devrim, laiklik ilkesiyle halka bir yaşam tarzını dayatmış değil, onun dünyevi yaşantısını devletin bir ilkesi haline sokmuştur.

            Şimdi topluma dinsel  bir “Amentü”nün yerine, “Küreselleşen dünyada” diye başlayan başka bir amentü ezberletilmek isteniyor. Bağımsızlıkla ve halkçılıkla birleşmeyen bir aydınlanma, Türkiye’yi ancak kozmopolit bir yaşam tarzına götürebilir.

            Genel olarak din ve bu arada İslam, toplumun farklı kesimlerine göre farklı anlamlar ifade eder. Bu farklı anlayışlar tarihin belirli dönemlerinin ihtiyaçlarına yanıt verir. “İslam’ın bastığı yerde ot bitmez” gibi iddialar, Hıristiyan Batı’nın değirmenine su taşımaktan başka anlama gelemez. Bu iddia yanlıştır da. Batı’nın zenginleşmesinin nedeni nasıl Hıristiyan olması değilse, İslam dünyasının geri kalmış olmasının nedeni de din değildir.

Din konusundaki tutumda da Atatürk’ün akılcı politikalarını kavramalıyız. O, Kurtuluş Savaşı yıllarında İslam duygularını da harekete geçirerek emperyalizmle dövüştü. Cumhuriyet devrimi sürecinde İslam’ı, Halife’nin ve medresenin elinden kurtarmaya çalıştı. Kur’an ve ezanın Türkçeleşmesi, din dersleri için yapılan yeni programlar bunu göstermektedir.

Aydınlanmacı eğitimin karşısında en büyük engel olarak görülen din okulları ve din eğitimine de günümüzde gelinen nokta açısından değinmekte zorunluluk var: Son zamanlarda Ceza Yasasında Kur’an kursları odaklı, izinsiz eğitim kurumları açanlar ve buralarda görev alanlarla ilgili olarak yapılmak istenen hafifletici değişiklikler, siyasal iktidarın dini ve din duygularını kendi hedeflerine koşma isteğinden kaynaklanıyor ve haklı bir tepkiyle karşılaşıyor. Topluma giydirilmek istenen gömlek Amerikancı bir muhafazakârlıktır. İslam dini, ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi için kullanılacaktır.

Oysa, 1929-30 yıllarında ilkokullarda okutulan “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri Kitabı” (birkaç ay önce yeni baskısı yapıldı) dinin nasıl anlaşılması ve anlatılması gerektiği konusunda mükemmel bir örnektir. Bu kitapta haklı olarak İslamlık, yurdunu savunmayı, ilerlemeyi, kalkınmayı, temizliği, toplumsal dayanışmayı öngören bir dindir ve bilimsel gelişmeyi teşvik eder. Bu tanımlama Türkiye halkının İslam’ı algılayış biçimine tamamen uygundur. Bir kısım aydınlar, İslam konusunda halkın kullandığı mantığı kullanamıyorlar ve dinin her dönemde ve toplumun her kesimince aynı biçimde uyulan, değişmez kurallar taşıdığını düşünüyorlar. Böylece İslam’ı, emperyalistlere ve yobazlara armağan ediyorlar. Bunun sonucu olarak  “Laik olan Müslüman olamaz” veya “Müslüman olan laik olamaz”, “Alevilik İslam dışıdır” gibi görüşler uç vermiştir ve bunlar, yaratacağı sonuçlar açısından tehlikeli gelişmelerdir.

İslam dinine gericilik atfedenler, din kültürü derslerinin programlarda yer almasına karşı çıkarken, “Nasıl bir din dersi?” sorusu sorma ihtiyacını duymuyorlar. Yedinci Yüzyıl’ın Arap toplumuna devrimci bir ruh kazandıran İslam’ın o gün vaz ettiği kuralların elbet de bir çoğu günümüz koşullarında uygulanamaz. Ancak “Komşusu aç iken tok yatan benden değildir”, “İşçinin ücretini alın teri soğumadan ödeyiniz”, “İlim Çin’de de olsa alınız” “Temizlik imandandır”, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” gibi anlayışların sahibi, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacıbektaş Veli, Mevlana, İbni Haldun gibi düşün ve sanat adamları yetiştirmiş İslam’ın Türk kültürünün lir parçası olduğunu kabul etmek gerekir. 

            Din dersleri konusunda günümüzün temel sorunu “Din derslerinin öğretim programlarından çıkarılması”ndan çok, bu derslerin nasıl okutulacağı olmalıdır. Atatürk döneminde okutulan din kültürü kitapları gibi, vatan sevgisini, Türkiye’nin bağımsızlığını, halkının birliğini, çalışkanlığı, temizliği, kardeşliği ve eşitliği, ilerlemeyi öngören, ruhban sınıfını reddeden, tembellik ve miskinliği yasaklayan, “Cumhuriyet gerçek Müslümanlık dönemini açtı” diyen din derslerinin zararı değil, yararı vardır. Türk aydınlanması, halkın geniş kesimlerinin anlayışına da uygun böyle bir İslam ronesansına da yol açmalıdır. Okullarımızda din kültürü dersi olacaksa, böyle bir anlayışla niçin okutulmasın?

 

            Halkçı insan: Türk eğitim sisteminin yetiştirmeyi hedeflediği insan tipinin diğer bir özelliği halkçı olmasıdır. Bir siyasi akım olarak halkçılık, bütün siyasi akımlar içinde, en ahlaki olanıdır. Diğer toplumsal alanlarda da olduğu gibi halkçılık, eğitim hizmetlerinde de geniş yığınları düşünmektir, insanidir, paylaşımdır, hakseverdir.

            Halkçılık, 20. yüzyılın başlarından beri Türk siyaset ve düşünce hayatında yer etmeye başlayan, Türk devriminin de temel ilkelerinden biridir. 1921 Anayasası,  “Halkçılık Beyannamesi”nden çıkmıştır. Halkçılığın temeli bu beyannamede de dile getirildiği gibi emperyalizme ve kapitalizme karşı Türkiye halkının korunması ve halk lehine sürekli reformlar yapılmasıdır.  Eğitimde halkçılık, yurtsever ve devrimci Türk öğretmen hareketinin ve aydınlarının büyük bir özlemi olarak devam etmektedir.

            Halkçı insan, bütün işlerinde ve davranışlarında Türkiye halkını düşünür, bu halka hizmet etme isteğini duyar. Halkın elinden tutmak ve onu yükseltmek isteğiyle yanıp tutuşur. O, halkın yaralarına merhem olacaktır, onları eğitip aydınlatacaktır. Yurdunun her yerinde, halkının arasında görev yapmaya hazırdır. Bunlardan öğretmen olanlarına “idealist öğretmen” deniyor. Çalıkuşu, Yeşil Gece, Vurun Kahpeye, Paydos, Onuncu Köy, Güneş’in Katli gibi  Öğretmenleri konu alan anılarda ve edebiyatta, idealist öğretmen tipine bol bol örnek bulunmaktadır. Halkçılık Türk öğretmen hareketinin temel karakteridir.  Halkçılığın kapsadığı derin anlamdan ötürü, Türk eğitim sisteminin yetiştireceği insana yalnız halkçı demek de yeterli olabilirdi. Çünkü, bağımsızlık ve aydınlanma görevi de en iyi ifadesini halkçılıkta bulur. Halk kitlelerini düşünen kişi emperyalist işbirlikçisi olamaz, gene halkçı bir insan, halkını aydınlatmak zorunda olduğu için aydınlanmacıdır.

            Özel okulculukla, eğitimde özelleştirme ile eğitimde halkçılık yapılamaz. Halkçılık, kamu okulunu, eğitim yatırımlarının geniş kesimler yararına kullanılmasını öngörür. Eğitimi bir kazanç alanı olarak algılayan, kamu eğitimi ile özel okullar arasında ayrılıklar yaratan ve bunu derinleştirmekte sakınca görmeyen anlayışlar, halkçılık ilkesine aykırıdır. Zaten, günümüzde “Halkçılık” diye bir kavram bu çevrelerin sözlüğünde yoktur. Çünkü, örnek aldıkları Batı, “halkçı” değildir. Bu kavram Türk devrimine özgüdür. Demokrasi, sözcük anlamıyla gerçekte halkın kendi kendini yönetmesi ve doğrudan doğruya halkçılık anlamına geliyorsa da, Batı’nın sözlüğünde bu anlamını çoktan yitirmiş, alalade bir liberalizm anlamına bürünmüştür. Böyle bir liberalizm ise Batı güdümünde ayrılıkçılığı meşrulaştırmadan başka bir sonuç vermiyor.

            Türkiye, kendi tarihinin ve mücadelesinin yarattığı kavramları, bağımsızlığı, Kemalizm’i, halkçılığı, ulusal birliği savunarak ve yüceltecek yerde, kendisini Batı’nın terminolojisine hapsetmektedir. Türkiye Batı’ya değil, kendine benzemeye çalışmalıdır.

            Bu üç kavram, birbirlerini bütünlüyor. Bunların üçü, Türk eğitiminin karakteristik özellikleri olagelmiştir. Tarihsel ve sosyal koşullardan ötürü Türkiye’ye özgüdür. Başka ülkelerin gelişim çizgisi ve bugünkü ihtiyaçları bu üç özelliği taşımayabilir. Örneğin ABD eğitim sisteminde bağımsızlıkçılık ilkesi yoktur. ABD’nin kendisi başka ülkeleri bağımlı hale getirdiği için buna ihtiyacı da yoktur. Türk eğitimi için ise bağımsızlıkçılık vazgeçilemez temel bir ilkedir.

            Ülkeler belli tarih aşamalarında eğitimdeki hedeflerini değiştirebilirler veya hedeflerinden bazıları ön plana çıkar. Örneğin Kurtuluş Savaşı yıllarında Bağımsızlıkçılık ilkesi ön plandayken, bağımsızlığın elde edildiği Cumhuriyet devrimi yıllarında aydınlanmacılık ön palana geçmiştir. Halkçılık ise bütün bu süreçler içinde önemini kaybetmemiştir. Günümüzde Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle Bağımsızlıkçılık, aydınlanmacılık ve halkçılık ilkesi isabetli bir biçimde sıralanmış bulunuyor. Bu ilkeler, Ulusal Eğitim Derneğimizin de tüzüğünde aynen bu sıralamayla yer almıştır.

            Ulusal devlete ve bu arada ulusal eğitime karşı olan çevrelerin bir kısmı artık doğrudan doğruya Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet devrimini hedef almaktan çekinmiyorlar. Bir eğitim sendikasının, yaptığı takvimde, Modern Türk tarihiyle ilgili 94 olaya işaret ederken, bunların içinde Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 mayıs 1919’la, öldüğü 10 kasım 1938 arasındaki tek bir olaya yer vermemesi, üstelik bu tutumunu savunması, işin nereye kadar uzandığını göstermesi açısından uyarıcıdır. Öte yandan Avrupa ve Amerika çevrelerinden güç alanlar her zaman bu yöntemi kullanmıyorlar. Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyet devriminin o günün koşulları altında anlaşılabileceğini, ancak dünyanın artık değiştiğini, uluslararası çatışmanın yerini işbirliğinin aldığını, bugün emperyalizm olmadığını savunarak Türkiye’nin de eğitimini buna göre yeniden biçimlendirmesi gerektiğini ileri sürüyorlar. Diğer bütün olguları bir yana bıraksak bile çevre ülkelerde olan bitenler, bu iddiayı yalanlıyor. Üstelik, günümüzde emperyalizm tek kutuplu hale gelmiştir ve bu kutup hem Birinci hem İkinci Dünya Savaşı öncesindeki emperyalizmden daha güçlü ve daha saldırgandır. Böyle bir durumda yeni liberal entelektüellerin isteği şu cümlelerle ifade edilebilir: Kaderimizi emperyalizmle birleştirelim. Onun himayesine sığınalım. Onun gösterdiği hedeflere yürüyelim. Durum bu kadar açıktır.

 

            Sonuç olarak: Türk eğitiminin yetiştireceği insan tipi bağımsızlıkçı, aydınlanmacı ve halkçı olmalıdır. Bu nitelikler, Türkiye’nin tarihsel, sosyal durumundan ve dünyadaki bugünkü konumundan kaynaklanmaktadır. Türkiye için bundan daha yararlı bir eğitim felsefesi bulunamaz. Eğitim amaçlarının küreselleştirilmesine karşı koymak ve ulusal eğitimi savunmak günümüzün en önemli görevlerindendir.

 

Salondan alkışlar.

 

Oturum Başkanı, İ. Ethem Başaran: Çok teşekkür ederiz Sarıhan. Bir toplantıda daha doğrusu seminer türündeki bir toplantıda İslamiyet kadınlarınızı cahiliyet döneminden kurtarmış diye bir söz geçiyor. Bir öğretim üyesi de demiş ki “Bizim kadınlarımız cahiliyet dönemini yaşamadı ki!” Ece, erkeğin yan başındaydı, baş tacıydı. O Arap kültüründe olmuştur. Bunu özellikle size sunmak istiyorum.

Bir ekleme yapmak istiyorum, sayın Sarıhan’a Köy Enstitülerinde “eğitim üretim içindir” programı yoktu. Ama sonradan bazı arkadaşlarımız kitaplarında bunu yazdılar. Yalnız üretim için olması doğru nedeni şu; bir Köy Enstitüsünde 1500 öğrenci olacak, siz yetmiş bin lira göndereceksiniz buraya. Bu 1500 kişiyi geçindir diyeceksiniz. Anma arkasından Köy Enstitüsü öğrenci gelirlerini, geçimlerini, barınmalarını, giyinmelerini kendileri üretecek, bu bir. Bu çocuk köye gittiği zaman köylüyü üretim gücü haline getirecek. Bunun için üretim için. Bir ikincisi; üretim yalnız mal üretmek değil ki, hizmet üretmek var. Düşünce üretmek var. Teknoloji üretmek var. İnsanoğlunun ürettiği zaman üç şey var. Düşünce üretiminin şimdi yapılan değerlendirmelerde çok yüksek düzeyde olduğunu uzmanlar tarafından belirtiyor. Bir başka noktayı daha eklemek istiyorum. Bazı tarihçi, eğitimci arkadaşlar var. Anadolu’da medreselerin yayılmasından hayıflananlar var. Biz şimdi şükrediyoruz ki, iyi ki medreseler yayılmadı. Eğer medrese yayılsaydı, şimdi Arapça konuşuyor olacaktık. Çünkü Arapça’nın Anadolu’da yerleşmesinin asıl nedeni medreselerdir.

Demin sunumda da gördüğünüz gibi Türkçe yoktu. Çok teşekkür ederim, efendim. Zamanım dolmak üzere. Biraz daha zamanımız var. 15.50’ye kadar zamanımız var. Acaba sorusu olan var mı? Sadece soru lütfen arkadaşlarımız fikir açıklamaya kalkışmasınlar. İlk parmak kaldıran arkadaşımız orada. Mikrofonu uzatabilir miyiz acaba?

 

Ali Dündar: Benim sorum Akalın’a, Sayın Akalın güzel şeyler söyledi. Türk Dil Kurumu’nun başkanı olarak güzel şeyler söyledi. Hep benimsediğimiz çizgileri çizdi. Ancak, kendi kurumunun çalışmaların gidişinde, bu söyledikleri arasında bana bir çelişki var gibi geldi. Kurum yabancı sözcüklere karşı Türkçe anlam bulurken Doğu’dan gelen sözcükleri ayrılıyor, onlara ses çıkarmıyor. Batıdan gelen sözcüklere karşılık buluyor. Daha doğrusu karşılık da değil, tanım vermeye çalışıyor. Bazen karşılık yapıyor fakat genellikle tanım oluyor. Acaba, niye böyle, bu bir.

İkincisi sayın Akalın “ulusal” sözcüğünü kullandı da “ulus” sözcüğünü kullanmadı. Acaba, “millet”’in  yaşamasını mı istiyor. “Millet” biliyorsunuz  Osmanlı’da başka Müslüman olmayanlar için kullanılan bir kavram. Sonra bizde ulus karşılığında kullanıldı, ama devrim “millet”i “ulus” yaptı. Ne düşünüyorsunuz.?

Sayın Sarıhan’ın bu “eğitim üretim içindir” konusuna bir ekleme yapacağım.Bir de sorum olacak.

İsmail Hakkı Tonguç, benim Eğitim Tarihi öğretmenim.

Bu tartışma, o zamanlar olunca o şöyle dedi. “Bu Proskinin, ünlü Sovyet eğitim bilimcisinin insanları güzellikle işçileri teknolojiye uyarlamak için kullandığı bir kavramdır. Ama biz üretim için de eğitim yapıyoruz. Üretim için değil de, üretim içinde eğitim yapıyoruz. Çalışmalarımızı ne ağaya yarıcı ya da rençper yetiştiriyoruz, ne de fabrikaya işçi. Biz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşını yetiştirmekle sorumluyuz. Bunun için üreterek eğitim yapıyoruz. Adı budur dedi. Bu bir.

İslâm işine gelince, acaba diyorum Sarıhan İslâm’ı Osmanlı Ebubekir’i, Muhammed’i birer Cumhurbaşkanı olarak anarak mı kendimize mal etmek İslâm’ı özümsemeliyiz. Yoksa İslâm’ı gerçekleştirerek onu benimsemeye çalışmalıyız. Yani bir inançsa o, kendi kültür alanımız içinde değerlendirmeliyiz. Ne dersiniz?  Teşekkür ederim.

 

Prof. Dr. Haluk Akalın: Sayın Dündar’a çok teşekkür ederim. Şu an dilimize doğudan giren sözcük yok.  Kurum adına bir toplantıya gittim. Bir gazete muhabiri orada konuşan herkesin kullandığı sözcüklere bakıp ‘İşte Türkçe’nin hali ortada!’ diye haber yapmıştı. Bu gazetenin adı Arapça bir sözcük: Milliyet..

Şimdi dilin söz varlığında her dilden sözcükler olabilir. Bakınız bugünkü İngilizce’nin söz varlığının %80’i yabancı dildedir. Türkçe’nin söz varlığına girmiş, bugün artık ayıklanmış, kalanlar var ama bunları dilimiz söz varlığı içerisinde sayalım ve anlamını herkesin bildiği sözcükler olarak kabul ediyoruz.

Esas bizim sorunumuz şu anda dilimizin söz varlığında Türkçe karşılığı olmasına rağmen Batı dillerinden, İngilizce’den gelen sözcüklerdir. Bunlar işte; Konsensüs. Türkçe’de uzlaşma var, uylaşma var, uyuşma var, oylaşma var olduğu halde yabancı sözcüklerin kullanımı var. Kurum olarak biz, yabancı sözcüklere karşılıklar çalışma grubumuz var. Güncel Türkçe sözlük çalışmaları içerisinde bunları biz yapıyoruz. Gündelik dile girme eğilimi gören sözcüklere anında karşılık bulup, kamuoyunun ilgisine beğenisine sunuyoruz ve ilgili kurumlara gönderiyoruz.

Bakınız mortgage diye bilinen bir sözcük var. Bu yabancı dildeki sözcüğü dilinize getiriyorsunuz. Mortgage diye yazıyorsunuz, Türkçe eklemli bir dil. Türkçe’nin en büyük özelliliği ek aldığında yazdığınız biçime girdireceksiniz eki.  İngilizce’de sözlü söyleyiş var. Ne yazık ki şimdi Türkiye’de o eğilim var şimdi. Mortgage yazılıyor, mortgıyc şeklinde söyleniyor. Nedir mortgage ya da mortgıyc? İpotek, rehin, tutu denek. Biz de baktık halk ağzına. Başvurduğumuz yer, Değerlendirme Sözlüğü. Halk Ağzından Sözler, Dillere tutu sözcüğü var. Nasıl bir satış? Morgageli satış, yani tutulu satış (banka ya da tefeci ipoteği karşılığı ev, araba satın alma, gibi. Yazanın notu)  eleştirildi, eleştirilmedi. Beğenildi beğenilmedi ayrı. Ama kurum bu görevini yapıyor.

Bir de bilim terimlerine karşı, bizim başlattığımız bir çalışma var. Çünkü gündelik dile girenler ayrı, bilim terimleri olarak girenler ayrı. Bu konuda ilgili bilim dallarından, öğretim üyelerinden oluşan çalışma gruplarımız var. Tıp, eczacılık, veteriner, iktisat.. bütün alanlarda çalışma grupları kurduk şu anda. Bilim terimlerinden o bilim dallarından bilim adamları karşılıkları buluyorlar. Her çalışma grubunda da bir Türk Dili uzmanımız var.

Gelelim millet sözüne, Sayın Dündar, ‘Ulusal’ dediniz, ‘millet’ demediniz dedi. Ben yeri geliyor ulus diyorum, yeri geliyor millet diyorum. Sunuda da vardı, yanlış hatırlamıyorsam. En sonunda Türkçe olmazsa Türk Ulusu olmaz diye hem yazıyorum, hem söylüyorum. Bakınız bir dönem Türkiye bunu yaşadı. Ne yazık ki, insanların kullandığı sözcükleri not edip, işte sen bunu dedin, sen şunu dedin gibi. Bu konu ile ilgili ben bir şey söyleyeyim. Geçen yıl Oxford sözlüğünün hazırlandığı yere gittim. Orada nasıl çalışıyorlar, nasıl hazırlıyorlar, ne yapıyorlar göreyim diye. Türkçe’den 470 sözcük almış İngilizce’ye. Oxford sözlüğünde var. Hangi sözcükler bunlar merak ettim. Listeyi çıkardılar. Millet sözcüğü de var. Tabi sözlüklerin şu özelliği de var, aldığınız dili belirtiyorsunuz. Köken olarak değil, diyelim biz Fransızca’dan almışızdır, köken olarak Latince’dir, Frenkçe’dir veya başka bir dildendir. Ama biz Fransızca’dan almışız. Fransızca diye biliyoruz. Arapça millet sözü Oxford’un 2. baskısı o 600000 kelimelik sözlükte var. Şaşırdım; İngilizce’de millet sözcüğünün karşılığı var. Niye bunu aldınız diye sordum. ‘Olsun’ dedi yetkili. I. Dünya Savaşı’nda Lavorence’ın anılarında geçiyor bu sözcük, o dönemin gazetelerinde var, romanlarda geçiyor. Bir İngiliz bu sözü duyduğunda, karşısına çıktığında, bunu anlamını nereden bulacak? Hatta dedi, şöyle söyledi; ‘ Bir gün yeni bir kavram belki ortaya çıkacak, yeni bir oluşum ortaya çıkacak. Ulusun daha da üstünde yeni bir birlik. İşte bir AB. Uluslaşma sürecine gittiğinde, uluslardan oluşan bir üst ulus. Belki biz ona millet diyeceğiz’ diyerek bu sözcüğü niçin bu sözlüğe aldıklarını açıkladı.

Bunları artık bırakmamız gerekiyor. Türkçe’nin söz varlığına girmişse, ulus sözü de bizim. Bakınız ulus da diyorum, ulusal da diyorum. Ama yeri geliyor milliyet diyorum, millet de diyorum. Bunlar Türkçe’nin söz varlığı içinde var. Deyimlerde bazıları yaşıyor. Bunu zamanla dil yapacak. Dilin kendisi ayıklıyor bunları. Eskisen ‘aklın tahviki birdir’ deniyordu. Şimdi aklın yolu birdir diyoruz. Hiç kimse tahvik kullanmayın şunu kullanın demedi. Bunu zamanla dil yapacak göreceğiz.

Atatürk’ün de konuşmalarında, doğrudur, ulus sözünü kullanmıştır. Gazetenim adı Ulus olmuştur. Ulus meydana gelmiştir. Ulus farkı vardır. Ama Atatürk’ün konuşmalarına baktığımızda asla böyle sözcüklerin kökenine bakarak kullanayım, kullanmayayım diye bir şey yoktur. Bir yerde vardır, özellikle 1932-33 yıllarında. Ama ondan sonra Atatürk, bakınız Atatürk’ün şu sözü vardır; ‘ ketek kettulû arabîdir’. Kâtip, mektep, mektup………. Diye bunu söylemiş. Ama zaman içerisinde katipte söz varlığımızdan çıkmış. Şu an mektep sözcüğü de söz varlığımızdan çıkmıştır. Zaman içerisinde dil bunu yapıyor.

Bir Fransız için Fransızca’nın bütün söz varlığı o Fransız için bir zenginliktir, kullanır.

Ama bir dönem Türkiye’de ne yazık ki, efendim sağcılar imkân der, solcular olanak der, olasılık der. hep dışa baktık biz. İnsanlar sözcükleri kullanırlar. Ama o sözcükleri bir araya getirip ne söylüyorlar, onun içeriğine bakmadık, eski dille zarfa baktık, mazrufuna bakmadık. Bunu aşmamız gerekiyor artık.

Türkçe’nin söz varlığına girmiş, şarkılarımızda, türkülerimizde, deyimlerimizde yaşayan sözlerimiz bizim sözlerimizdir. Zaman içinde dil bunları atacaktır. Bu konuda tabi ki Türk Dil Kurumu olarak sürekli olarak yabancı sözcüklerin karşılığını bulma çalışmalarını yürütüyoruz. Bundan da geri kalmış değiliz. Ama bunu emin olunuz, bunu konuşan insanlar yapacak. Zaman içersinde bu böyleydi, gene böyle olacak. Ben son söz olarak bunu söylüyorum. TDK olarak biz zaten Türkçe’nin bütün söz varlığını ortaya koymaya çalışıyoruz. Bakınız öyle bir eğilim var ki şu an da Türkiye’de ‘Efendim Türkçe dil mi? Türkçe’nin söz varlığı son derece kısır. 40000-50000 sözcük. İşte İngilizce’ye bakınız. 600000-7000000 sözcük var. Ben o sözlükleri araştırdım. Emin olunuz, Türkçe sözlük ilkelerine bakarak karşılaştırsanız İngilizce Türkçe’den daha kısır. Ama ne yapmışlar, o 600000-700000’lik sözlükte? Türkiye’den Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, İznik, Tarsus, İskenderun yer adları var. Dünyanın bütün ülkelerinden yer adlarını almışlar. Bütün böyle geçmişte bir defa bile kullanılmış olsa dahi, yabancı kökenli sözcükleri almışlar. Atatürk var. Gördüm, sevindim o sözlükte. Bizim sözlüğümüzde özel adlar yok. Atatürk’ün adı var. Çağdaş yazarlarımız yok. Mevlâna var, Yunus Emre var. Bütün Güney Afrikalı şairleri almışlar. Bütün bunlar ne oluyor, İngilizce’nin söz varlığı. E Türkçe, Türkçe kısır bir dil!? Onu da alıp, bunu da alıp bu şekilde yapılırsa Türkçe’nin söz varlığı giderek kısırlaşır ne yazık ki.

Biz şu anda Türkçe’nin söz varlığını bir veri tabanı haline getirmeye çalışıyoruz. Hukuk terimlerimizle, bütün bilim terimlerimizle, kısaltmalarımızla hepsini bir söz varlığı veri tabanı halinde sunacağız. İşte o zaman Türkçe’nin anlatım gücü anlatım olanakları ortaya çıkacak. Ama dediğim gibi lütfen, sözcüklere takılıp ta bunu burada kullandın, sen bunu yapma bu yanlış gibi düşünceden vazgeçelim. Çünkü sözcüklere yasak getirmek, beyne, düşünceye yasak getirmektir.  Teşekkür ederim.

 

Salondan alkışlar.

 

Zeki Sarıhan; İslam konusunda sorulan soruya vereceğim yanıt şu olabilir. Aydınlanmış bir insan için, yani olayların niteliğini araştıran, sebeplerine inan insanlar için dogmalar olmaz. Bu nedenle bütünsel bir doktrin inancı olarak, din açısından Tanrı inancı bir çok insanda var ve bu sürüyor. Her halde yüzyıllarca daha süreceği anlaşılıyor bu Tanrı inancının, onu kastetmiyorum. Ama aydınlanmış bir insan için İslam, bir inanç felsefesi olmaktan çok bir kültür sorunudur. O gözle olaya bakıyorum. Yani Avrupa ülkelerinde de Hıristiyan kimlikleri var. Kilisesi var, şehirleri meydanındaki bir heykel var, bir aziz var. Adları da var zaten. Aziz, Sen, Sen Piyer, San Fransisko, o da oradan geliyor.

Bizde bile şöyle bir soru oldu geçmişte. Gene aynı sorular olacak tabi. Filan Ahmet, ‘Müslüman değilim’ diyor. Ben de diyorum ki, ‘Hocam sen Müslümansın, farkında değilsin’. Neden? Çünkü adın Müslüman ismi. Ahmet. Sonra ikincisi, sen Müslüman mezarlığına gömüleceksin, öldüğün zaman. Eğer denizde filan kalmazsan. Müslüman mezarlığına gömülmüş olman bile bir ayniyettir. Hıristiyan mezarlığı veya başka bir yere değil. Bir törenle gömüleceksin. Sonuçta bir kültür dairesi içinde bulunduğunu gösteriyor. Bundan çekinecek bir şey yok arkadaşlar. İnsanlar bunu reddetmek veya inkâr etmek onlara ……? hatırlatır, başka bir şey yapmaz. İnsanları, toplumun büyük çoğunluğundan soyutlar. Tek başına yaşamıyoruz. Devrimciyiz, ulusalcıyız ve halkımıza önderlik yapmaya çalışıyoruz. Biz kime önderlik yapacağız. Bir grup, hiçbir inancı kalmamış insanla mı toplayıp bu devrimi yapacağız veya ülkemizin bağımsızlığını savunacağız?

Burada neden Atatürk’ün yöntemlerini tekrar hatırlamıyoruz? Atatürk, İstanbul işgal edildiğinde Ankara’dan iki bildiri yayımladı. Hem meclis adına yayımladı. Hem bakanlığa yayımlattı. Birisi İlam Dünyası’na, diğeri de Türkiye Halkı’na. Her ikisinde de ‘Müslümanlar’ diye hitap etti. Türkiye’dekilere ‘Türkler’ diye de hitap ediyordu. İslam Dünyası içinde çevrilmiş bir, etrafı sularla kaplanmış bir ada gibiyiz. Burada Ankara’da bekliyoruz O’nu. O bağımsızlığı biz. İslam’ın şerefini de böyle savunuyoruz. Bugün size göre dünya aynı dünya değil mi? Yine aynı çevrilmiş adalar yok mu? Etrafımızı seller götürmüyor mu? Neyle savunacağız? Neyle hareket edeceğiz?

Birkaç kavramımız var. Bir, Türk’üz. ‘Efendim ben Çerkez’im, ben Aleviyim, ben Kürdüm’. Onun için bu ayrımlar zararlıdır. Bir üst kimlik ‘Türk’üz’. İki, toplumumuz İslam toplumudur. Bunu da vurgulamakta hiçbir sakınca yoktur. Biz kılıcımızı çekip İslam’la dövüşmek yoluna gidersek, hata yapmış oluruz. Bunun sonucu nedir biliyor musunuz? Kapağı Avrupa’ya atmaktır. Orda bir takım yerlerde korunmak ve İslam Dünyası aleyhine kitaplar yazmaktır. Bunu yapanlar var, İslam Dünyası içinden, gidip Batı’da.

Üçüncüsü, halkız. Bunu da kullanacağız. Biz emekçi halkız. Bu kavramlar var elimizde. Bunlarla direneceğiz. O nedenle. İslam bir kültürdür ve Türkiye Halkı bu kültürün içindedir. Bunu da yobazlar gibi anlamamaktadır. Onu esas vurgulamak istiyorum. Teşekkür ederim.

Salondan alkışlar.

 

 İ. Ethem Başaran; Mahiye arkadaşımız kürsüye kadar gelip söz istedi. Zaten öbür oturum başlamak üzere, sadece sorunuzu sorun.

 

Mahiye Morgül; Sayın Akalın, şu anda TTK ilk ve orta öğretim kurumlarında Türkçe derslerinde değişikliğe gitmektedir. Bu değişikliğin içerisinde sizlerden görüş alınmış mıdır? Örneğin şu konuda, harften öğrenime geçilmektedir. Bu üst kurumlarda başlanmıştır. 68 müfredatıyla getirilen harften okuma yazma öğretimi kaldırılmış, tümden gelim başlatılmıştır. Bu şimdi terk ediliyor. Türkçe’yle İngilizce ders saatleri eşitleniyor. Orta okulda dörder saate getiriliyor. İngilizce yükseltiliyor, Türkçe azaltılıyor. Liselerde zorunlu Türk Dili ve Edebiyatı kaldırılıyor. Parçalanarak seçmeli hale getiriliyor. Şiir seven bir kulüp kursun, şiir okusun. Öyküyü seven kulüp kursun, öykü okusun. Osmanlı Edebiyatını seven bir kulüp kursun, ayrı bir kulüp olsun. Parçalanarak bu böyle gitsin. Bu iş buraya kadar geldi. Bu çalışmalardan ne kadar haberlisiniz? Sizden bir katkı istendi mi?

 

Haluk Akalın; Evet teşekkürler. MEB Türkçe müfredat programı ile ilgili olarak yapılan çalışmada bizim de bir temsilcimiz vardı. Biz de görüşlerimizi ilettik, özellikle dilbilgisi dersiyle ilgili olarak, bu konularla ilgili olarak.

Öncelikle şunu söyleyeyim, harften yazı öğrenme. Ben öyle öğrendim ve kısa sürede biz öğrenmiştik. Çok iyi hatırlıyorum ilkokulda harften öğrenme. Ama şimdi şunu görüyorum ben. Tanıdıklarım var, kendi çocuğum öyle öğrendi. Tümden gelim denilen o şekilde öğrendi. Yani o şekilde işte yazıp fişlerle cümleden öğrenme şekli pek başarılı olmadı. Bu konuda fazla bir araştırma yapmadım, ama kendi deneyimlerimi size aktarayım. Ben 1963 yılında ilkokula başladım. Bir iki ay sonra okumayı sökmüştüm. Sınıf olarak ta öyle.

 

Mahiye Morgül; ( yerinden müdahale etti) Pardon, savunmayın yani. Savunuyor musunuz, savunmuyor musunuz konu bu değil, bu günkü programa lise konusuna gelin.

 

Haluk Akalın; Hayır savunma değil, bakın ben size şunu söyleyeyim, tamam. Biz hep şunu söyledik. Latin kaynaklı alfabe, Türkçe’ye en uygun alfabedir. Arap alfabesinden kolay öğrenilir, dedik. Atatürk’ün Harf Devrimi yapmasındaki en haklı gerekçeyi kanıtlamak için. Biz fakültede Arap harflerini öğrendik, Osmanlıca’yı bize öğrettiler. 1975 yılında ben öğrenmeye başladım, hâlâ üzerinde çalışıyoruz metin olarak okuduğumuzda. Hâlâ öğrenebilmiş değilim.

 

Mahiye Morgül’den yerinde otururken itirazlar geldi.

 

Haluk Akalın; Hayır, bunu söylediğiniz için bunu söylüyorum. Bence harften öğrenmek daha iyi. Öbür konularla ilgili olarak, orada temsilcilerimiz vardır, görüşlerimizi, belirttiler. Olumlu olanlarla ilgili olumlu, olumsuz olanlarla ilgili olumsuz. Evet, teşekkür ederim.

İ. Ethem Başaran : Efendim izin verir misiniz, Mahiye Hanım. Bu konuda 1972-73 yıllarında bir araştırma yapıldı. O zamanlar ben İlköğretim Genel Müdür Yardımcısı idim. Gördük ki Avrupa’da fonetik olan dillerde harf öğretim yöntemiyle öğretim yapılmaktadır. Macarlar da dahil, İspanyollar, Portekizler, İtalyanlar. Onların araştırması bize şunu getirdi. Eğer Türkçe fonetikse, yani üç dört harften önce içsesler yoksa(?!) cümle metoduna gerek yok, harf metodu olabilir dendi. Denemesine başlayacaktık ama olmadı. Şimdi bir deneme var. Eğer bir deneme başarı gösterirse neden çocuklarımıza daha iyi bir yol göstermeyelim. İlla bu konuda bir saplantı içinde olmamız gerekmez.

Efendim son olarak Sayın Işıklı bir konuyu belirtmek istiyor. Kendisine söz veriyorum. Teşekkürler.

 

Alpaslan Işıklı; Teşekkür ederim, sayın başkan. Efendim ben süreye dikkat etmeye çalıştım. Anlaşılan çok muvaffak oldum. Birkaç nokta eksik kaldı. Sayın başkanın izniyle ve sizlerin tahammülüne sığınarak onları ekleyeceğim ve sunuşu tamamlamış olacağım.

Bunlardan birincisi şu; özel yüksek okullar, yani vakıf üniversiteleri işaret ettiğim zaafları yanı sıra temel bir husus itibariyle de tartışmalı bir durumdadır. O da Anayasa karşısındaki durumudur. Çünkü, 1990’da Anayasa Mahkemesi özel vakıf üniversitelerine varlık kazandıran kanun hükmündeki kararnameyi iptal ederken iki nokta üzerinde durmuştur. Bunlardan bir tanesi, Anayasa’dan hareket ederek Türkiye’de mevcut anayasa çerçevesinde üniversitelerin ancak kanunla ve devlet tarafından kurulabileceği hükmüdür. Anayasa Mahkemesi bunu tespit ederek özel vakıf üniversitelerinin kanun ve devlet tarafından kurulmamaları halinde meşru sayılamayacak diye işaret etmişti. O tarihten sonra özel vakıf üniversiteleri kanunla kurulmaya başlandı. Ama kanunla kurulması, devlet tarafından kurulması anlamına gelmiyor. Devlet tarafından kurulması gereği yerine getirilmiş olmuyor.

Eklemek istediğim ikinci husus şu; Bugün dünyada tırmanışa geçmiş bulunan neoliberalizm ideolojisi devam ediyor. Başlıca sanayileşmiş batı toplumlarında kamu üniversitelerinde okuyan öğrenci sayısı yüksek öğrenimde okuyanların tamamına yakındır, tamamıdır neredeyse. Mesela Almanya’da, İngiltere’de, Macaristan’da, bu oran %1’in çok altındadır. Avustralya’da %1’dir. İsveç’te %3’tür. Yani özel okullarda okuyan öğrenci sayısının yüksek öğrenimde okuyan öğrencilere oranı Avusturya’da %4’müş. Özel sektörün kalesi olan ABD’de bu oran ancak %18’dir. İlginçtir buna karşılık muz cumhuriyetlerinde, sömürgelerde, yarı sömürge ülkelerde; Filipinler’de %85, Kore’de %78, Endonezya’da %63, Kolombiya’da %61’dir.

Bunun sebebi zihinlerinizde açıktır, tahmin ediyorum. O ülkeler aslında bize özelleştirmeyi empoze ederken bize dayatırken kendi toplumlarında bunu yapmamaktadırlar veya yaptırmamaktadırlar. Çünkü öyle anlaşılıyor ki, oralardaki öğretmen örgütleri ve hocalar bizim öğretmen örgütleri gibi Karen Fogg’un, Glayrood’un(?) sunduğu gündemlerle kendilerini sınırlı tutmuyorlar. Bunlar, ciddi konularla uğraşıyorlar. Bu arada özelleştirme konusuna direniyorlar. Onun için bu neoliberal modaya rağmen özelleştirme konusunda önemli bir adım atabilmiş değiller oralarda.

Buna karşın bizim ülkemizde Atatürk geleneğine rağmen gene de çok muvaffak olduklarını söyleyemem. Yanlış anımsamıyorsam, %4 civarındadır. Özel üniversitelerindeki öğrenci sayısının toplam üniversitelerdeki öğrenci sayısına oranı. 25’e yakın özel vakıf üniversiteleri kurulmasına rağmen ağırlıklı olarak kamu üniversiteleri genel yüksek öğrenimde gençlerin ihtiyaçlarına cevap vermektedir. Kolombiya, Filipinler, Endonezya ve bizim gibi ülkelerde sermayenin güdüm ve yönetiminde üniversiteler kurulması oralarda dönüp dolaşıp uluslar arası sermayenin güdümünde bir yüksek öğrenimin politikasına hapsetme amacını gütmektedir.

Çünkü bunun sonucunu konuşmamda da ifade ettiğim gibi bu tür özel vakıf üniversitelerinde uluslar arası sermeyenin empoze ettiği konulara hapsedilmiş sözde bir bilimsel yaşamın ortaya çıkmış olması olmaktadır.

İzin verirseniz sayın başkan bir de Sayın Sarıhan benim kitabıma değinerek bir tespit yaptı, tabi katılıyorum Sayın Sarıhan’ın bu tespitine. Bu din ve Kemalizm konusunda ve hatta din ve sosyalizm konularında gözden uzak tutmamamız gereken nokta her halde şu olmalıdır. Din başka şeydir, irtica başka şeydir. İrticanın gerisinde din yoktur. İrticanın arkasında ne vardır? Herhalde tarihin gözlemi günümüzün bazı gerçekleri ortaya koyuyor ki irticanın gerisinde emperyalizm vardır. Atatürk döneminde de, günümüzde de olan budur. Bunu görmezsek, bu halkla ilerici hareketler arasında uçurum yaratmak isteyenlerin çok işine yarayan bir tablo ortaya çıkar. Bu hataya Atatürk düşmemiştir. Bu hataya Marks’ta düşmemiştir aslında. Ama onun bir sözü ‘Din, afyondur’ sözü, onu çok özel bir anlamda söylemiş olmasına rağmen sanki başka hiçbir şey söylememiş, ciltler dolusu kitap yazmamış, sadece din, afyondur demiş gibi. Karl Marks’la insanlar arasında uçurum yaratma konusunda bu sözden belirli ölçüde yararlanılmıştır. Marks, bizim Şeyh Bedrettin bir benzeri olan Almanya’daki köylü hareketinin öncüsü olan Rahip Raumsveld’i öven, onu göklere çıkaran sözler söylemiş, yazılar yazmıştır. O salt dinle meselesi olan bir insan değildir. O, o zaman Avrupa’da egemen olan kutsal ittifakın emrinde emekçi harekete karşı yürütülen sömürünün, baskının aracı haline gelmiş olan ‘din’ karşısındadır. Ona ‘afyon demişse fazla nazik bir cümle kullanmıştır. O din değil, başka bir şeydir.

 

Salonda alkışlar.

 

Bu hataya maalesef daha sonraki dönemlerde düşülmüştür. Biraz Sovyet deneyimi bunu ortaya koyuyor. Sebeplerle değil de sonuçlarla uğraşılarak tablo değiştirilmek istenmiştir. Böylece arabayı atın önüne koşmak gibi bir yanlışlık içerisine düşürüldüğümüzü zannediyorum. Bu da emperyalizmin işine çok gelmiştir. Papa, Polonya’da adeta Hz. İsa gibi karşılanmıştır, bu yanlış din politikasının istismarı dolayısıyla.

Şimdi öyle anlaşılıyor ki yaşanılan bunca olaylardan ders çıkaranlar var. Bunlardan bir tanesi de Kastro’dur. Kastro bir mülakatında bence çok anlamlı olan bir şey söylüyor, bunu söyleyerek geçmiş bazı uygulamaları eleştiriyor. ‘Eğer bir anne, genç yaşta ölmüş çocuğuna öbür dünyada kavuşacağına inanıyorsa, biz onu rejim düşmanı mı sayacağız’ diyor. Böyle bir din ve halk yaklaşımı ortaya koyma eğilimi gelişmektedir. Bunu belirtmek istedim. Teşekkür ederim.

 

Salondan alkışlar.

 

İ. Ethem Başaran : Efendim zamanımız doldu. Üçüncü oturuma geçme zamanı. Konuşmayı burada bırakıyorum, teşekkürler.

 

Salondan alkışlar.

 

3. OTURUM - KÜRESELLEŞMENİN ULUSAL EĞİTİMİMİZİ YIKMA GİRİŞİMLERİ

 

 

Sunucu:

 

Toplumun hücrelerinde çalışan her kesimle iç içe olan Atatürkçü öğretmenlerimiz, köy enstitülü öğretmenlerimiz. Bu yüzden hâlâ ‘nerede o eski öğretmenler’ diye hayıflanıyoruz. Emperyalist ülkelerin ve yerli işbirlikçilerinin hedefi olurlar ve ezilirler. Eğitim öğretim ordusunun değerini, işlevini usunda, yüreğinde gurur duyan, Türkiye’nin geleceğini eğitim-öğretimde gören  Kurultayımızın birinci gününün son oturumunun konuklarını davet etmek istiyorum.

Oturum başkanı Prof. Dr. Sayın Fevzi Öz’ü kürsüye davet etmek istiyorum.

 

Salondan alkışlar.

 

Konuşmacılarımız; Dr. Sayın Cüneyt Akalın, Sayın Hüseyin Canerik ve Sayın Mahiye Morgül, buyurun efendim.

 

Salondan alkışlar.

 

Fevzi Öz; Sayın katılımcılar, hep birlikte bu günün son oturumunu yapmaktayız. Değerli üç kuruluşumuzun ‘ Küreselleşme ve Eğitim’ konusunda fevkalade güzel bir toplantı yapmaktan kıvanç duyuyoruz. Ayrıca bu toplantının yüce Atatürk’ün emriyle kurulan değerli bir kuruluşumuzda yapılmış olması hepimiz için kıvanç verici. Ayrıca gerek bize ev sahipliği yapan Gazi Üniversitemizin gerekse Ankara Üniversitemizin yüce Atatürk’ün ilkeleri doğrultusunda çalışmakta oluşlarından ve buradaki değerli öğrencilerimizin kardeşçe bir arada bulunmalarından da özel bir mutluluk duymaktayız.

Ayrıca bundan yarım asır önce, elli yıl önce buranın öğrencisi olduğumuz içinde Sayın Başaran’la birlikte güzel bir mutluluk duymaktayız.

Değerli katılımcılar, şimdi arkadaşlarımız kendilerine ayrılan zaman içersinde 20’şer dakika kendi konularını sunacaklar. Bu sunu sonunda soruları olan arkadaşlarımızda sorularını sorabilecekler.geriye kalan süre içinde de bu sorular değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Efendim ilk konuşmacımız Dr. Sayın Cüneyt Akalın’a söz veriyorum, buyurun.

 

Dr. Cüneyt Akalın; Sayın başkan, değerli konuklar, değerli meslektaşlarım, sevgili gençler, burada bulunmaktan dolayı duyduğum memnuniyeti belirterek sözlerime başlamak istiyorum.

Aynı zamanda Zeki Sarıhan’ın duygusallığı beni de etkiledi. Biz 68’in o çalkantılı aylarında buraya gelip, gidip Zeki’yi alkışlayanlardanız, arka taraflarda. Şimdi Gazi Eğitimin bu güzel salonunda, bu tarihi salonunda sizlerle birlikte olduğumuz için son derece mutluyum.

Önce kendimi tanıtayım. İstanbul Marmara Üniversitesi’nden geliyorum. İletişim Fakültesi öğretim üyesiyim. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitelerinde çeşitli düzeylerde görev yapıyorum.

 

 

 

 

Ulusal Eğitimde Yıkımın Kapsamı ve Niteliği Üzerine

Kimi Gözlemler, Düşünceler                        

Ankara, Haziran  2005

 

                                                                                              Cüneyt Akalın

                                                           Yrd. Doç Dr., Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi  

1.   Giriş:

 

            Değerli meslektaşlarım, saygıdeğer  konuklar,  sevgili gençler,

 Bana bu toplantıda  “Ulusal Eğitimdeki Yıkımı” anlatma görevi verildi.

En anlamsız şey, tekrarlardır.  Bu konu üzerinde yıllardır çalışan dostlar, uzmanlar var. Buraya gelmeden  Prof, Alpaslan  Işıklı’nın,  Prof. Aydın Köksal’ın, Prof. Semih Koray’ın  çalışmalarını bir kez daha gözden geçirdim. Onları tekrar etmemeye çalışacağım.  

Ortaöğretimi ve örgün eğitimin kimi sorunlarını, o konuların uzmanı öteki konuşmacılara bırakmak daha doğru olacak.  Ben “Ulusal Eğitimdeki Yıkımı”  Üniversitelerimiz ve Türk Entelejensiyası  çerçevesinde ele almaya çalışacağım Buna, konuyu Yüksek Öğretim’le ve Entelijensiya ile sınırlandırmak da dene- bilir.  En büyük üniversite kentimizde, İstanbul’da görev yapan,  üstelik bu kentin üç büyük üniversitesinde,  değişik düzeylerde dersler  veren bir meslek- daşınız olarak kimi gözlemlerimi sizlere iletmeye çalışacağım.  Çorbaya tuz atıyorum. Genel kuramsal çözümlemelerden çok gözlemlere dayandıracağım düşüncelerimi. Bu arada kimi çıkarımlar da  yapacağım.   

 

2.   Üniversiteden Kimi Gözlemler

 

            Gözlemlerim salta akademik alanla sınırlı kalmayacak. Üniversitede eğitim-öğretimin çok-yönlü bir uğraş olduğu açık.

 Ulusal eğitimde, hepimizin bildiği, izlediği  gibi,  deprem sürüyor. Yıkımın niteliği ve kapsamı konusunda  sizlerle şunları paylaşmak istiyorum: 

            -  Gözbebeğimiz Üniversitelerde  öğretim Mayıs ayı  başında  duruyor. Gençler gevşiyor, derslerin yerini  Festivaller alıyor.  Çeşitli  etkinlikler vb. birbirini izliyor. Üniversite yönetimleri bu etkinlikleri destekliyor dahası özendiriyor.  Bunların çoğunun  öğrenci tabiriyle “geyik” olduğunu belirtmeliyim.

 

En başarılı festival en apolitik, en medyatik olanı kabul ediliyor.

            -    Bir yandan da  veda balolarının hazırlıkları yapılıyor. Kaç kişinin bu tür toplantılara gittiğini lütfen bana sormayın. Bildiğim şey şu: bizim üniversi- tede mezunlarımızla ortak bir eğlence bile düzenleyemiyoruz. Varlıklı olanlar kendi aralarında eğlenceler düzenliyorlar. 

            -     Gençler “Hoca kep törenine geliyor musun” diye sorunca şaşırdım. Eskiden törenin adı “ Mezuniyet Töreni” ya da “Diploma Töreni” idi, şimdi “Kep töreni” oldu. Kepler havaya atılıyor, mezuniyet kutlanıyor. Sanki bir Amerikan filminin çekildiği setteyiz. 

            -    Kim kızlarımız Ortaçağda hristiyan papazların başlattığı geleneğe sarılarak ve kepi türbanın üzerine giyerek, “sistemi delme” bahanesiyle

eklektik bir moda yaratmıyorlar mı? .  

            -    Bu arada  futbol liginde  final maçları sürüyor. Maçları izleyen  gün öğrencilerin bir bölümü derslere kazanan takımın formaları ile geliyor.  Bu yıl bir de öğretim üyesinin formayla Fakülteye gelişine ve  çalışma masanın arkasında bir güzel kuruluşuna  tanık oldum.

            -    Kimi öğrenciler sıcaklarda bermudalarla  okula geliyorlar. Boğaziçi Üniversitesinde hocaların da bu modaya uyduğunu biliyorum.

            -    Otomobillerinin arkasına “University of …..”  etiketini yapıştıran hocalar galiba çoğunluğu oluşturuyor. Bu, bir kimlik krizi değil mi? Kimse bunları engellemeyi  düşünmüyor.

            -   Kasket   kimi gençlerin başının ayrılmaz parçası oldu. Müdahale edilmeli mi? Doğrusu, İçim içimi yiyip bitiriyor.

            -   Üç-beş kız öğrencinin başörtüsü yasağına özen gösteriyoruz bir süredir. Peki ya Fakülteye diskoya gider gibi gelenlere ne yapacağız? Üniversite kamusal alan değil mi? Kıyafet yönetmeliği onlara uygulanmayacak mı? Öğrencilere bu durumu sordum.“ Onların giysileri ideolojik” yanıtını aldım.  Peki disko giysileri ideolojik değil mi?   

            -    Gazetelere ulaşmak, medyaya çıkmak müthiş haz veriyor meslekdaş- ların birçoğuna. Akademik başarı ile övünen kaç kişi kaldı  Üniversitede?

            -     Görev yaptığım  İletişim Fakültesine her gün yollanan  yüzlerce gazete  öğrencilere, hocalara dağıtılıyor. Bu gazeteler büyük tekellerin yayın organlarından ve bir-iki dinci gazeteden oluşuyor. Herkes bunu doğal karşılıyor.

            -     Sponsorluk modası salgın hastalık gibi yayıldı. En sıradan bir etkinlik için herkes sponsor  peşinde koşuyor.  Biz iletişim öğrencilerine ilk  bunu öğretiyoruz. Galiba, iyi öğretiyoruz.  Gençler kapı kapı dolaşıp Üniversite etkinlikleri için para arıyorlar. 

 -     Kütüphanelerde kitap yok, reklam ajanslarının  yolladığı dergiler rafları kaplıyor.  

            -      Lisans tıkandıkça lisansüstü kıymete biniyor. Çoğu kaydını yaptırıp  sonra tez yazmadan uğraştan vazgeçiyor.

      -     Araştırma görevlisi olmak isteyenlerin sayısı hızla artıyor. Hani piyasa yeni iş olanakları yaratacaktı, hani devleti küçültecektik, hangi iyi eğitimli gençleri  yeni bir vizyonla donatıp “çağdaşlaşacaktık!”

      -     Bir küçük  çarpıcı gözlemle bitireyim şimdilik: özel yüksek okullarda baba parası ile okuyan kimi gençler  “baba bana  top al” “anne bana topu at” düzeyinde cümle kuramıyorlar.

      -     Sabancı Üniversitesinden bir gençle karşılaştım. Üniversiteye Atatürk heykel diktirmeye çalışıyorlarmış ama İdare karşı çıkıyormuş. Nedenini sordum, “Atatürk heykeli dikersek, başkaları da başka heykeller isterler” demişler. 

      -    Somut gözlemleri sıralarken  üniversitelerin  web sayfalarına gireyim dedim. Şaşırdım kaldım:

      -     Bir kez,  sitelerin büyük çoğunluğunda bir güzel AB propagandası yapılıyor. AB çerçevesindeki değişim olanakları Üniversitelerin başarıları  gibi sunuluyor.  Bu Üniversitelere yakışıyor mu?

            Özel Üniversitelerin web sayfalarının  büyük çoğunluğunun  İngilizce olduğunu bu çalışma sırasında fark ettim. Üstelik bunlara YÖK sitesinden ulaştığımı eklemeliyim. Yani devletin resmi yapısında yeralan kurumların web sayfaları İngilizce ve YÖK bunu doğal karşılıyor olmalı.   “ Welcome to Atılım University“vb. sözleri insanın gözünün içine giriyor birden bire.   İnanılır gibi değil. (Atılım’a taktım sanmayın, ilk önce o karşıma çıktığı için adını anıyorum; Yoksa ha Atılım ha Sabancı bence!)  Web sitesi esas İngilizce ama artık ayıp olmasın diye mi yoksa kimse İngilizce anlamaz biz işimizi sağlam tutalım diye mi bilinmez ama Türkçe’ye de çevirmişler.

 Ben bunu İstanbul’daki bir-iki kurumun, hadi  adını da vereyim, Bilgi Üniversitesi’nin” zorlaması sanırdım, kazın ayağı hiç de öyle değilmiş. İşin ucu tümüyle kaçmış.

Toplam 24 Vakıf Üniversitesinden  10 tanesi eğitim dilini İngilizce olarak ilan etmiş. Bu üniversiteler Atılım Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Çağ Üniversitesi (Mersin), Çankaya Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Yaşar Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi dir.    Bir bölümü ise eğitimi iki dilde (Türkçe-İngilizce) sürdürdüğünü  ilan etmiş. İngilizceyi ağırlıklı kullandığını  ifade edenler de var,  ne demekse…   Bu kurumlardan kimileri  “Özgür düşünceli gençler yetiştirmek”  “Atatürkçü gençler yetiştirmek” vizyonunu özellikle vurguluyorlar.

            Sayıları 24’ü bulan Vakıf Üniversitelerine, yine İngilizce eğitim  yapan Kıbrıs’daki  üç üniversiteyi de eklemeliyiz. Başka konularda bir şey diyemem ama Kıbrıs bu konuda açıkça Türkiye’nin bir parçası.

            Yine de Kıbrıs’taki üniversitelerin İngilizce öğretim konusunda arkasına sığınabilecekleri bir  bahane var: Yabancı öğrenci çekmek.  Türkiye’deki Özel üniversitelerde  tek bir öğrenci var mı, araştırmaya değer. 

.

            59 Devlet üniversitesinden Galatasaray-Ortadoğu- Boğaziçi, kısmen Hacettepe gibi yabancı dilde eğitim yapanlar da var. Bunları şimdilik bir yana bırakıyorum.

Hacettepe Üniversitesi ise  deyim yerindeyse “çok-kültürlü”. Sitesinde

öğrenim dilinin  “Türkçe-İngilizce-Fransızca-Almaca” olduğu belirtiliyor. 

            Dikkat çekici bir nokta daha: Adı geçen üniversitelerin web sayfalarının  büyük bölümünde Türk bayrağı yok ama  12 yıldızlı Avrupa  bayrağı çoğunda  boy gösteriyor.

            Sokrates, Erasmus programına katılma başlı başına bir şişinme olarak baş köşeye yerleştirilmiş.

            -   İdarecilerin Üniversiteyi açış konuşmalarında  AB’ye övgüler dikkat çekiyor.  “AB’yi başlı başına bir uygarlık projesi” olarak gören İdarecilerimiz olabilir olmasına ama açış konuşmasında  AB övgüsünü, dahası kaçınılmazlığı-

nın öne sürülmesini,  takdirlerinize bırakıyorum.  

İşte, yıkım tablosundan kimi görüntüler ya da ipuçları…

            Şimdi bu yıkımı analiz etmeye çalışacağım

 

3.  Neden Böyle Oldu?

    

            Aslında, perşembenin gelişi çarşambadan belli olmuştu. Demek iyi anlaşılamamış, ya da iyi anlatılamamış. 

            Yıkım neden bu kadar şiddetli oldu? Çünkü yıkımda iç ve dış etkenler çakıştı.  Önce bünye zayıflatıldı, sonra  bünyeye yönelik dış saldırılar arttı.

1980’li yıllarda   

a)      Devleti küçültelim, piyasayı esas alalım anlayışı ve  politikaları

dünyaya ve  Türkiye’ye  egemen olmuştu.

Bu politikalar,

-   Üniversitelerin kaçınılmaz olarak özel sektöre ve Türkiye gibi ülkelerde yabancı  girişimcilere devri sonucunu doğurdu. 

-          Parasız eğitim gitti, paralı eğitim geldi.

Kısaca  İMF politikaları olarak adlandırdığımız neo-liberal politikalar

ülkeye egemen  oldu.

            Ancak hiçbir dış etken, bünye sağlamsa hastalığa yol açamaz. Ancak bünye zayıf  düşmüşse hastalık boy verir.

            b) Dış etkenler on yıllar içinde iç etkenlerle birleşti.

Türkiye 1940’lı yılların sonundan itibaren  “demokrasi macerası”nda

ilerledikçe  Cumhuriyet’te uzaklaştı.  Prof. Sina Akşin buna “kısmi karşı-devrim” diyor. Bu karşı-devrim şu bu değil, kısaca Cumhuriyet Projesi’nden  uzaklaşma  girişimidir.  Cumhuriyet Kalesi önce eğitim burçları işgal edilerek yıkıldı. Yaşadığımız olay,  kısaca  “şekli demokrasi” adına  Cumhuriyet’in temellerinin  kemirilmesidir.

Bugünkü yıkım 50’li yıllarda  gözleri kör eden, ulusun sağduyusunu körelten  anti-komünist dalga ile başladı.  80’li yıllarda  dünya çapında saldırıya geçen neo-liberal dalga ile devam etti.  Her ikisi birbirini körükledi.

            Her ikisinin de hedefi Cumhuriyet’ti.

            Cumhuriyet’i  vurarak kırarak değil, ufak parçalara ayırarak yıktılar.

            Önce, laik eğitimden ödünler verildi. Sonra eğitimin uluslaştırıcı, birleş- tirici etkisi  zayıflatıldı. Menderes hocalarına “kara cübbeliler” diye saldırdı.

            Yüksek öğrenimdeki dönüşümün  başına  yabancılara Üniversite   kurma olanağını vermeyi yerleştirmek geliyor. Bunun ilk örneği  Erzurum Atatürk Üni- versitesi’dir.  Üniversite Amerikan AİD* Teşkilatı’nın aracılığı sonucunda Neb- raska Üniversitesi ile 1954’de imzalanan işbirliği anlaşmasına bağlı kuruldu. (1)            Yabancı dilde öğretim yapan üniversiteler  Türkiye’yi “küçük  Amerika “ yapma özlemlerinin  iktidar mensuplarınca dile getirildiği koşullarda doğdu.

Ortadoğu Teknik Üniversitesi  “Türkiye’nin ve Ortadoğu ülkelerinin kalkınma- larına katkıda bulunmak, özellikle doğal ve toplumsal bilimlerde kalifiye işgücü yaratmak amacıyla ABD tarafından kuruldu. Öğretim dili İngilizceydi. Bu, kuru- mun adına yansıdı. METU aşağı ODTÜ yukarı. Amblemi de ilginç. Bir kürenin üzerinde kırmızı, beyaz toplar; Yani ODTÜ  daha o yıllarda küreselleşmiş…Bu, o dönemde hem iktidar hem de muhalefetce doğal karşılanmış.  (2)

            “Öğretim Birliği” önce delindi,  adım adım yok edildi. Sonrasında çözülme hızlandı. İmam-Hatip mezunlarına başbakan olmanın yolları açıldı. vb.

 

“Öğrenim birliği” ilkesinin delinmesi

           

            Bizde “öğrenim birliği” ilkesinin delinişi daha çok iç boyutları ile incelenmiştir. Sürecin dış ayağı da önemlidir. Bu sürecin başlangıcı dünyanın yeniden bölüşüldüğü II. Cihan Savaşı sonrasına rastlıyor. Çoğumuz  Türkiye-ABD ilişkilerini başlatan siyasal, ekonomik, askeri olayları ana hatlarıyla biliyoruz. Eğitim alanındaki ilişkileri ise iyi bilmiyoruz: Oysa  yolun taşları eğitim alanında döşenmiş.

            “Türkiye ile ABD hükümetleri arasında Eğitim Komisyonu Kurulması hakkında Antlaşma” 27 Aralık 1949’da imzalanmış. (3) (Bir parantez açarak bunun Türkiye’nin NATO’ya üye olma  çabaları ile aynı döneme  rastladığına dikkat çekmiş olayım.)  Antlaşmanın 1. maddesine göre Türkiye’de bir “Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu” kuruyor. 4’ü  Türk  4’ü Amerikalı 8 üyeden oluşacak Komisyonun giderlerinin TC’nin ABD’ye olan borcundan karşılanması karara bağlanıyor.   Komisyon başkanının  ABD elçisi olması, Amerikalı üyelerin ABD Dışişleri bakanlığınca atanması uygun görülüyor. (4)

- - - - - - -  -     

*   AİD (Aid for International Development)  ABD’nin  dış politika  hedeflerine destek vermek amacıyla dünyanın dört bir yanına ekonomik ve insani yardım sağlayan uluslararası nitelikli bir ABD federal hükümet kuruluşudur.

(http// www.usaid.gov)

 

 

 

Antlaşmanın TBMM’nce bir yasa ile onanması şöyle gerekçelendiriliyor.

            “ ABD hükümeti savaştan sonra ordusu elinde kalan fazla malzemenin

            satışı için çeşitli devletlerle anlaşmalar yapmış; gerek bu devletleri

            dolar olarak  ödeme yapma külfetinden kurtarmak, gerekse bu vesile

            ile Amerikan kültürünü yaymak gayesiyle(abç) anlaşmalarla ortaya

çıkan alacakların bu ülkelerde  kültürel amaçlara harcanmasını temin

edecek anlaşmalar imzalamıştır. (5) 

 

 Gerekçede bu girişimi ABD Senatosu üyelerinden Fullbright başlattığından  bu tür anlaşmalara Fullbright Antlaşmaları denildiği de belirtiliyor. 

            Eski Tabii senatörlerden H.  Tunçkanat anlaşmayı şöyle değerlendirmiş:

 

            Amerikan  Eğitim Komisyonu’nun Türkiye’de Türk parası ile

            Ve Türk hükümetinin himayesinde her türlü Türk denetiminin dışında

            Türk eğitimi hakkında araştırma yapması, bilgi toplaması, gerekli uzman

memurlarını uzman ve araştırmacı olarak Üniversite ve bakanlıklara

yerleştirmesi  antlaşmayla getirilmiştir” (6)

 

            “Öğretim birliği”  ilkesini delik deşik eden bir başka antlaşma

“ Barış Gönüllüleri Antlaşması”dır. 27 Ağustos 1962’de  (İlginçtir, bu tarihte İnönü başkanlığındaki koalisyon hükümeti iktidardaydı)  Türkiye ile ABD hükümeti arasında dışişleri bakanı F.Cemal Erkin ile ABD başkan yardımcısı L. B. Johnson tarafından   imzalanan  antlaşmaya göre  “ ABD hükümeti ortaklaşa tespit edilen görevleri yerine getirmek üzere TC hükümetince talep edilen ve ABD hükümetince  kabul edilen sayıda Barış Gönüllüsünü Türkiye’de vazifelendirecektir. (7) O sıralarda yapılan tartışmalarda pek çok kişinin de savunduğu gibi Barış Gönüllüleri Amerikaları yöneticilerin iddia ettiği gibi Türkiye’nin isteği ile değil aksine Amerika’nın çeşitli yollardan Türkiye’ye  baskısı ile gelmiştir. (8) Bu antlaşmanın Anayasa’ya göre  TBMM’nden geçirilmesi gerekirken ilgili  yasa  ikibuçuk yıl sonra 2 Mayıs 1965’de kabul  edilmiştir. Görüldüğü gibi Soğuk Savaş’ta  iyice savrulan Türkiye, eğitimini de ABD’nin niyetlerine terk etmiştir.

            Belki de en büyük yıkım burada yaşanmıştır.

Tek tek uygulamalar tartışılabilir. Ama Cumhuriyet’in temellerini yıkan  “anglo-sakson anlayışı”nın  ikili antlaşmalarla ülkemize girdiği  ve ABD’nin Ortadoğu’daki politik hedefleri doğrultusunda gerçekleştiği inkar edilebilir mi?

              Bu Cumhuriyet’in “eşit, özgür yurttaşlar yaratma” hedefinden vazgeçmesi anlamına geldi. “İstisnalı, sınıflı, kaynaşmamış bir millet” yaratıldı. Etnik ve dinsel kimlikler ön plana çıkartıldı.

            Burada kilit sorun, Yüksek öğretimde de ABD sisteminin benimsenmiş olmasıdır. Bu sistem,  bize en uzak, bize en kötü sistemdi.  O yıllarda bu ülkede bir Amerikan köprübaşınının mevcut olması, süreci hızlandırmıştır. Köprübaşı  İstanbul’daki Amerikan Robert  Koleji’dir.

            1912’de bu okula bağlı açılan Mühendislik Okulu’na sonraki yıllarda İş İdaresi  (Amerikalıların ünlü “Business Administration” okulu)  ve “Yabancı Diller” Okulları eklenmiş,  1957’de Robert Kolej’e  Türkiye’de ve ABD’de geçerli diploma verme yetkisi  tanınmıştır. Bunu abartmaya gerek yok,  diyenler çıkabilir.  Hiç de öyle değil.  Robert Kolej’e  diploma verme hakkının ne büyük pazarlıklara yol açtığını  Prof.  Zafer Toprak’ın   Toplumsal Tarih Dergisine yazdığı  yazıdan öğreniyoruz: :  

 

            “…1950’li yılların ortalarında ABD Türkiye’ye bir atom reaktörü

vermeyi öneriyordu ve karşılığında ‘malum ve mahut’ kolejin

üniversiteye dönüştürülmesini istiyordu. Demokrat Parti buna sıcak

bakıyordu. Ancak öncelikle  hukuk ağırlıklı çevrelerden buna tepki

geldi. O kolejin üniversite olması 1956 Ocak ayı basınında  geniş bir

biçimde tartışıldı. Lozan Antlaşması bir kez daha gündeme

geldi….Bir görüş bunu Lozan Antlaşması ile ilga edilen yabancılara

imtiyaz zihniyetine dönüş olarak yorumluyordu. Bir tür ‘Kültür

sömürgeciliği’ gündemde idi. .” (9)

           

Hükümet bu pazarlığa razı idi, Öğretim Tekliği’ni  delmeyi çoktan  göze almıştı  ama  o yıllarda Üniversite (özellikle İstanbul Üniversitesi)  direnince

Amerikalılar hedefine ulaşamadılar.  

            Robert Kolej’in ABD çıkarları açısından  taşıdığı önemi ortaya koyan bir belgeyi de ben, Amerikan Arşivleri’nde bulmuş ve yayımlamıştım ( 10) 

            3 Kasım 1942 tarihini taşıyan belge, ABD Dışişleri  Bakanlığı’ndan Türkiye’deki işgüdere (Kelley) gönderilmiş. Belgenin altında ABD Dışişleri Bakanı (Cordell) Hull’un imzası var. Belge, önce o yıllarda salınan  Varlık Vergisi’nin Robert Kolej’e yüklediği yükün aşırılığı üzerinde durduktan ve bu verginin azaltılması için düşünülen girişimlere yer verdikten sonra, lafı  Türk hükümetine yapılan baskılara getiriyor.Ve  şöyle diyor:

 

Türk subaylarının okula devam  ettikleri bir sırada ve ABD Savaş

Bakanlığı’nın   gerekli nitelikleri taşıyan dört  subayı Türkiye’ye

yardımcı olmak üzere ülkeye yollama niyetinin,  bu subayların

saflarından ayrılmasının  ABD Kara Kuvvetleri için önemli bir  

fedakarlıkta bulunma  anlamını taşıdığı  koşullarda,  Türk hükümetinin 

politikasını değiştirmesi beklenir.”  (11)

 

Bu birkaç  satır içinde pek çok öge var. ABD’nin TC’ye politik baskısını bir yana bırakabiliriz. Geriye kalan iki öge özellikle dikkat çekicidir:

 

-  O yıllarda Robert Kolej’de okuyan Türk subayları var.

-  ABD  Kara Kuvvetleri Dünya Savaşının en ateşli günlerinde (Kasım 1942)  dört iyi yetişmiş subayını cepheden çekerek, Boğaziçi tepelerine göndermekte tereddüt etmiyor.

Prof. Toprak’ın  yazdıkları, sanıyorum bu belge ışığında daha bir değer kazanıyor.  50’li yıllarda  “Yüksek Okullaştırma” koşuluna bağlı olarak, tera- zinin öteki kefesine  kocaman bir atom reaktörünün yerleştirildiği  Robert Kolej,  “Öğretim birliği” ilkesini  kemiren, yabancı dilde eğitim anlayışını yaygınlaş- tıran ve güçlendiren,   liberal Anglo-Sakson ideolojisini Türkiye’ye taşıyan  başlıca kurum olarak sivrildi.  Protestan papazlarının kurduğu Robert Kolej Osmanlı’nın son döneminde son derece yıkıcı bir rol oynamıştı.

            Ancak  ABD’nin Türkiye hesaplarından daha yıkıcı olanı, ABD’nin Soğuk Savaş sırasımda Robert Kolej’i  öne sürerek  ihraç ettiği “Amerikan Üniversitesi ” modelidir. Prof. Eren Omay’ın Bilim Ütopya Dergisi’nin  Mayıs 2004 sayısında   “Akademik Sorunlarımızın Kaynağı “ olarak nitelediği “Amerikan Üniversiteleri  modeli”, Soğuk Savaş’la birlikte  Türkiye’ye girdi.

19.yüzyılın ortalarında  ülkemize giren  Robert Kolej  “Amerikan modelinin  bir ölçüde “Boğaziçi tepelerine hapsedilmiş”  versiyonuydu. 1950’li yıllarda, yukardaki çarpıcı örneklerin de ortaya koyduğu gibi, ön plana çıkarıldı.

            Peki Amerikan Üniversite modeli  nedir?
Toplumun önüne konan bu model nasıl doğru, nasıl gelişti?

            Başbakan Erdoğan’ın  2005 Haziranındaki Amerika gezisinde “CNN International”a söylediği “orada (ABD)  özgürlük var, kızlarım istedikleri gibi türban takıyorlar” açıklamalarına  temel oluşturan ABD’nin önde gelen kimi üniversitelerinin kuruluş biçimi özgürlükten  çok  Ortaçağ’ı çağrıştırıyor.

Zaten, İngiltere’den Amerika’ya göçen Protestan göçmenlerce oluşturulan

Kolonilerde doğan bu okullar, başka kilise okulları olarak kuruldu. Diğer bir deyişle Amerikadaki bu okullar bizdeki medreselerin dengiydi.

     Ansiklopedi Britannica’dan aktarıyorum:

 

           

Harvard  Üniversitesi:

 

            “Öğretime 1638’de başlayan okul adını, kitaplarını ve mülkünün yarısını

okula bırakan Püriten papaz  John Harvard’dan aldı. Başlangıçta Kilisenin  himayesinde bulunan okul iki yüzyıl içinde önce  dinsel, daha sonra da siyasal denetimden kurtuldu.” 

 

Bir başka ünlü Amerikan Üniversetesi olan Yale’in (Baba oğul Bush’lar  bu üniversiteden mezun oldular)) öyküsü farklı mı?

 

“1701’de kurulan ABD’nin en eski üçüncü üniversitesi,  Harvard

Üniversitesinde dinsel ayrılıkçılara karşı hoşgörünün gelişmesinden  rahatsız

olan Püriten din önderi Cotton Mather’in etkisi altında  varlıklı  İngiliz tüccarı

Eliuhu Yale’nin yaptığı bağışlarla gelişti. Başlangıçta  klasik eğitim ağırlıklı  ders programı tutucu püriten ilkelere sıkı sıkıya bağlıydı.  

 

Notre –Dame, adı üzerinde, cemaat okulu:

 

 Katolik Kilisesi’ne bağlı özel yüksek   Öğretim kurumu.  1842’de Rahip

Edvard Sorin önderliğindeki Fransız Kutsal Haç Cemaatince kuruldu.

 

Batı yakasındaki Berkeley’in öyküsü bir nebze farklı:

 

Filozof George Berkeley’in adı verilen Kampüs  1873’de açıldı. Berkeley kaynakta “deneyci felsefesiyle ünlü filozof, bilim adamı ve Anglikan piskoposu olarak tanımlanıyor.

Bunlar birkaç örnek. ABD’de  Üniversitelerin ilk kolonileri yaratan dinsel cemaatlerce teoloji, yani ilahiyat okulları olarak kurulan  bu   okullar ancak  19. yüzyılın ortalarında Avrupa’ da ve ABD’de yükselen ve Amerikan İç Savaşı sonucunda Kuzey’in yani Cumhuriyetçilerin kazanması üzerine, bilimsel, dünyevi karakter kazandılar.

Görüldüğü gibi  bizde Cumhuriyet’in kurduğu  laik eğitimin temellerine   ABD hiçbir zaman  sahip olmadı. Başlarda  Kilise’nin kanadı altında  kurulan Üniversiteler, 19.  yüzyılın ortalarında yükselen bilimsel dalgaya bağlı olarak büyük ölçüde dünyevileşse de, Kilise’den tam anlamıyla kopmadı.

İşte, Kilise ile iç içe geçmiş bu Üniversite modeli, Soğuk Savaş sırasında Türkiye’nin önüne önüne kondu. .

            Prof. Eren Omay Üniversitelerde Amerikan modeline karşı çıkmakla yerden göğe kadar haklı ama Omay hoca modelin başlangıcına  Prof. Doğramacı’yı,  Prof. Gürüz’ü yerleştirirken, yanlış yapıyor. Kanımca 1990’lı yıllarda hızla yaygınlaşan Özel Üniversiteler rüzgarı 1950’li yıllarda “Küçük Amerika” modeli temelinde estirilmişti.  Amerikan yaşam tarzını İstanbul’a taşıyan Robert Kolej’in bu ideolojik çekicilikle özel rol oynadığı  açıktır.

 

            4. Entelijensiyanın serüveni :

 

            Entelijensiya (seçkin aydınlar) bir toplumun beynidir. Bu beyin vücudun bütününe iletileri taşıyan  merkezlerini kontrol eder. Enteliensiya hem  siyasal, ekonomik, kültürel seçkinlerden oluşur, hem onları yetiştirir,  hem de o topluma  kimlik katar. Entelijensiyası zayıf bir toplum, beyin küçük kalmış, gelişmemiş bir varlık gibidir.

            Üniversitenin gücü ile entelijensiyanın gücü birçok ülkede birbirine koşut gelişir. Ancak her zaman bir özdeşlik  olmayabilir.

            Cumhuriyet parlak bir entelijensiya yaratmış, bunu günümüzde daha iyi anlıyoruz. Büyük bölümü savaşlarda (Balkan Savaşları, Çanakkale, I.Dünya Savaşı’nın cepheleri, Kurtuluş Savaşı) yetişmiş  bu kesimin bir bölümünü Mustafa Kemal elleriyle yetiştirmiş, bir bölümünü Osmanlı’dan  devralmış, bir bölümünü  de dışarıdan  getinrtmişti.  En başında Mustafa Kemal’in  yeraldığı, çok sayıda komutanın başını çektiği bu entelijensiya Falih Rıfkı,Yakup Kadri, Ruşen Eşref, Yunus Nadi vb. gibi gazetecilerden, Tevfik Rüştü Aras vb. gibi diplomatlardan, Mustafa Necati, Dr. Reşit Galip vb gibi eğitimcilerden, Yusuf Akçura, Cemil Bilsel vb. gibi akademisyenlerden oluşuyordu.       

            Cumhuriyet’i kuran ve inşa eden  enteligensiya akılcıydı, ulusalcıydı, halkçıydı,  vatanseverdi.  Ülkeyi düşman boyunduruğundan  kurtardı, feodal yapıyı tasfiyeye yöneldi, ulusal bütünlüğü sağladı, kalkınmaya başlattı.

            Özgür yurttaşlar topluluğunun temelleri ülkenin dört bir yanında atıldı.   Bu entelejensiyanın halka en yakın, halkla en iç içe kesimi  ise öğretmenlerdi.

            İşte  Prof. Sina Akşin’in “kısmi karşı-devrim” olarak nitelediği, Soğuk Savaş’la başlayan   “Batı tipi demokrasi” sürecinde  bunun tersi yaratıldı.

 “Anglo-sakson” tipi aydınlar  ortalığı kapladı.

            Akıl yerini  duygulara ve inanca,

            Ulusal çıkarlar yerini NATO’ya CENTO’ya bağlılığa,

            Vatanseverlik yerini kozmopolit ideolojilere bıraktı.

            Cumhuriyet yerini adım adım  “anglo-sakson tipi demokrasi”ye bıraktı.

            Attila İlhan bu gelişmeyi  Fransız düşünür Regis Debray’den naklettiği cumhuriyet-demokrasi ikilemi ile açıklıyor:

  

Cumhuriyeti demokrasiden  ayırmanın en iyi yolu, Felfese’nin üniver-

siteden önce lisede öğretilip öğretilmediğine bakmaktır.   Avrupa’nın

Demokrat bölgesinde  yani Protestan coğrafyasında  son sınıflarda felsefe

yerine dinsel eğitim verilir. “  (12)

 

Attila İlhan bu genel tespiti Türkiye’ye taşıyor: 

             

Türkiye’nin sorunu, muhtemelen Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) ka-

            nunu çiğnendikten sonra  başlamıştır. Çünkü artık Gazi’nin umduğu ve is-

tediği  sorumluluk sahibi yurttaş değil, kendisinden başkasını düşünme-

yip her şeyi Allah’ın takdirine bırakan “demokrat yurttaş üretiyoruz” (13)

           

Bu açıklama  yakın tarihimize  ışık tutmuyor mu? 

 

            Batıcı entelijensiya Cumhuriyet’i  geriletmek  , anglo-sakson tipi demokrasiyi kurmak için savlarını  teker teker piyasaya sürdü.

 

             “ Tarihsel uzlaşma”  kuramı,  “ bireysel haklar” vurguları ile pekiştirildi.

“Merkezi yönetim çok bürokratik” savları   “Kemalizm artık eskidi” “Kemal çok otoriterdi, çoğulcu topluma geçelim” görüşleri ile desteklendi.

Bu entelijensiya  80’li yıllarda  baskıcı YÖK sistemine karşı çıkarken, “akademik özerklik”i savunmaya çalışırken, öteki uca savruldu.  “Sınırsız özgürlük” anlayışı dinci, etnik milliyetçi, bölgeci çevrelerce kullanıldı. Kimi hocalar  liberal olalım derken “anarşi”yi savunur hale geldiler.       

            Buna inanmak istemeyenler,  kendini hem anarşist hem de ABD karşıtı olarak tanımlayan Chomsky’yi İstanbul Atatürk Havaalanında karşılayan kitleye şöyle bir göz gezdirsinler.

            Bu entelijensiyanın günümüzde bürünmüş olduğu temel nitelikler

şunlardır:

-          Ulusal çıkarları ilgilendiren tüm konularda ( Kıbrıs sorunu, sözde

Ermeni soykırımı sorunu, Kuzey Irak’daki kırmızı çizgiler, Patrikhane sorunu vb.)  ulusun karşısındadırlar.

-          “Bu millet adam olmaz”dan başka bir şey bilmezler,  dış dinamikler-

den başka çare tanımazlar.

-          AB hepsi için can simidi  idi, Referandum sonrası  ne yapacakları

henüz  belli olmadı.  

-          Her ne kadar kimisi daha farklı iddialarda bulunuyor olsa da, neo-

liberaldirler. Anglo-sakson liberalizmine sadıktırlar.  Popper’in “Açık Toplum” düşüncesine biat etmişlerdir, farklı düşüneni  siyaseten yok etmeye çalışırlar.  

-          Hepsi Batıcıdır, batı hayranıdır.  Batı uygarlığından başka bir şey

Bilmezler.   Asyalılardan, Afrikalılardan hoşlanmazlar.

            -   Aslında  islamdan da hoşlanmazlar ama günümüzde  Soğuk Savaş’ın yarattığı liberal-islamcı yakınlığını sürdürmek siyasal olarak işlerine geliyor.    

 Ne yazık ki bu entelijensiyanın büyük bölümü üniversitelerde yaratıldı,

bir  bölümü de dışardan ithal edildi.

           

5. Deprem Günümüzde Sürüyor:

 

            Yıkım, deprem her neyse o, günümüzde sürüyor. Kanımca, şu noktalar  dikkati çekiyor.

-          Üniversitelerde Vakıflaşma durdu çünkü bu terazi bu sikleti çekmiyor.

 Ayda   6.000-10.000 $ ödeyebilmenin de bir sınırı var. Ama henüz kimse sistemi düzeltmeye  çalışmıyor.

-          TÜBİTAK’a yönelik saldırı sürüyor.

-          Üniversiteler yönelik NGO  saldırıları ve AB girişimleri sürüyor. NGO

saldırısının kapsamını  Mustafa Yıldırım  “Sivil Örümceğin Ağında” kitabında  geniş biçimde anlatıyor. AB girişimlerini Prof. Uçkun Geray’dan dinleyeceğiz.  

            -     AB  konusunda kafalar son derece karışıktır. Pek çok yönetici AB projesini, ağır maliyetine rağmen, birkaç öğrenciyi Avrupa’ya yollayacağım diye yüceltmeye devam ediyor.

-          Ders programları açısından büyük sorunlar sürüyor. Bu açıdan klasik disiplinler daha şanslı,  Mühendislik, Hukuk, Tıp, Ekonomi,  Tarım, Ormancılık, Mimarlık, Eğitim, Filoloji,Tarih Fakülteleri ya da bölümleri klasik program uygulaması  içinde daha az sorunludurlar. Son yılların modası İletişim, İşletme, Tasarım,  Halkla İlişkiler Fakülteleri/ bölümleri ciddi sorunlarla yaşıyorlar.

-    Yabancı dilde eğitim yıkıcı etkilerini sürdürüyor. .

-           Harbokulları  Sokrates Programlarına girişi tartışıyor.

-    Sokrates-Eresmus programı  dikkat dağıtıcı, saptırıcı bir  rol oynuyor.

-           

-          Devletin Polis teşkilatının dergisi sayfalarını  AB’ye  giriş tartışmalarına  açmış.

-   Yerel-yönetimlerle iç içe geçmişlik dinsel-etnik bölücülüğü körüklüyor.

-    Depolitizasyon, azalarak da olsa, sürüyor.

     

5. Sonuç:

 

Yüksek  öğretim toplumun geleceğidir. Seçkin aydınlar topluma kumanda eden sinir sisteminin tepesindeki beyindir. Geleceksiz, beyinsiz toplum olmaz.

            Ulusun önündeki acil sorunu, vatanın, ulusunu, halkını, gençliğini seven,

Akılcı yaklaşımları esas alan, vicdan sahibi bir seçkin aydınlar kitlesini yeniden yaratmaktır.

Üniversiteler,  hem evrensel değerlere bağlı kalacak hem de  milli

eğitim politikaları ile uyumlu çalışacaktır. Bu, devlet üniversiteleri için bir zorunluluktur.

Türkiye biran önce  netleşmek zorundadır. 

Bu iş ne zaman tersine döner?

Lise öğretiminde felsefe dersinin önemi arttığı zaman mı?Yoksa 

“anglo-sakson tipi” Cumhuriyet düşmanı  demokrasi gerilemeye başladığı zaman mı?

Önümüzdeki görev kimlik krizini aşmaktır.

            Muhtaç olduğumuz kudret Cumhuriyet’in temellerinde  mevcuttur.

 

 

 


N o t l a r

 

1.www, atauni.edu.tr 

2.ww. metu.edu.tr   

3.Haydar Tunçkanat, İkili Antlaşmalar, s. 43-49

4.Çetin Yetkin, Karşı-Devrim, s. 374-75

5.TBMM TD, C. XXV/ı, Dönem 8, Toplantı 4, s. 220

6.Haydar Tunçkanat,  İkili Antlaşmalar,  önsöz,    

7.M. Özbalkan, Gizli Belgelerle Barış Gönüllüleri, Ant.,  s. 130

8.M. Özbalkan, age, s. 129  

9.Toplumsal Tarih Dergisi, 18.12.2003

10.Cumhuriyet, 18 Mayıs 2004

 11.FRUS, 1942, Cilt IV, s. 835  

12.Cumhuriyet, 27.05.2005

13.Cumhuriyet, 27.05.2005

 

  

 

 

 

Fevzi Öz: Efendim, konuşmacımız Sayın Dr. Cüneyt Akalın’a bu güzel sunumu için teşekkür ediyorum. Şimdi arkadaşımız Hüseyin Canerik’e söz veriyorum. Buyurun Canerik.

 

Hüseyin Canerik; Sayın başkan, değerli katılımcılar hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

İLK   VE   ORTAÖĞRETİM   PROGRAMINDAKİ  DEĞİŞİKLİKLER  NEYİ  AMAÇLIYOR?

 

Hüseyin CANERİK

 

    2004-2005 eğitim-öğretim yılında,   ilköğretim okullarının  1.  kademesinde  okutulan  Türkçe, Matematik, Fen Bilgisi, Sosyal Bilgiler ve Hayat Bilgisi  derslerini  kapsayan  yeni  ilköğretim programı  hazırlandı. Bu program   Ankara, Bolu, Diyarbakır, Hatay, İstanbul,  İzmir, Kocaeli, Samsun ve Van  illerindeki 120   pilot okulda  uygulandı.  Millî  Eğitim Bakanlığı, yeni  ilköğretim  programını  bütün okullarda  uygulamak  için  hazırlıklarını  sürdürmektedir. Yeni   program,  2005-2006  eğitim-öğretim  yılında  bütün  okullarda   uygulanacaktır.

Öğretim programı, bir  dersle ilgili  öğretme-öğrenme  sürecinde  nelerin, niçin  ve nasıl  yer  alacağını  gösteren   bir  kılavuz, başka  bir deyişle   bu  nitelikte   bir proje plânıdır  (Özçelik,  1987:  4).  İlkokul programı, Cumhuriyetin  ilânından  sonra   ilk kez  1924  yılında  değiştirilmiştir. Okul programları  daha  sonra  1926, 1936, 1948  ve 1968  yıllarında  geliştirilmiştir. Program geliştirme  çalışmaları,   değişikliğe  gidilen  tarihlerle  sınırlı  kalmamış  ve günümüze kadar  devam  etmiştir.

 Öğretim  programı  ve  öğretim  hizmeti   sürekli olarak  denenip  geliştirilmelidir. Bir  öğretim programının  hazırlanması  sırasında  bu  programın  dayandığı  tüm  neden-sonuç  ilişkileri  ile  tüm  tanımlayıcı  ilişkilerin  denenmiş  olması  beklenir.  Bu  ilişkiler  denenerek,   neden-sonuç  ilişkilerinin  gerçeğe uygun, tanımlayıcı  ilişkilerin de  yeterince  güçlü oldukları  görüldükten  sonra  öğretim programının uygulamaya   konması  gerekir (Özçelik,   1987:   258, 260).

 Hasan  Âli Yücel (1939),  ilkokul programının  1924   yılında değiştirilmesi  ile  ilgili olarak, TBMM’de  kendisine  yöneltilen  bir  soru  üzerine,  bu  değişikliğin nedenlerini  şöyle  açıklar: “Bu değişmenin  sebebi,  ilkokullarda  tahsil müddetinin  altı  seneden  beşe  indirilmesi  ve  derslerin  Cumhuriyet  rejimine  intibak  ettirilmesidir.”   Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, o yıllarda,  Cumhuriyete  uyum  sağlayacak  kuşakların  yetiştirilmesi  amacıyla  program  değişikliğine  gidilmiştir.

1968 İlkokul    Programı, 10.099   öğretmenin  görev  yaptığı,  aralarında  birleştirilmiş sınıflı  köy okullarının da  bulunduğu,  470.250 öğrencinin  öğrenim  gördüğü  1881  okulda   altı  yıl  denenmiştir.   2005-2006  eğitim-öğretim yılında  tüm  ilköğretim okullarında  uygulanması  plânlanan  ilköğretim  programının  deneme  süresi bir  yılla  sınırlandırılmıştır. Deneme, 84.431  öğrencinin  öğrenim  gördüğü 120 pilot   okulla    sınırlı kalmıştır. Yeni program, birleştirilmiş sınıflı  hiçbir  okulda denenmemiştir.   Sekiz  yıllık  temel  eğitim  süresi  dikkate  alındığında,  bu  sürenin   oldukça  kısa   olduğu  gerçeği  hemen  göze çarpmaktadır.  Normal  koşullarda  denemeye  1. sınıftan  başlanması  ve öğrencideki gelişimin 8. sınıfın sonuna kadar  izlenmesi gerekir.  Okçabol  (2004),  yedi yıl  eski programda okumuş  çocuğun,   bir yıl yeni programla okumasıyla elde   edilecek geri bildirimin; yedi yıl yeni programla okuduktan   sonra sekizinci   yılı da yeni programda  okumasıyla  elde edilen geri bildirimle aynı olamayacağını belirtiyor.

Programa  Dış  Müdahale

Türkiye’yi   2000’lerde  program  değişikliğine   zorlayan  etkenlerin  ne olduğu,  MEB  yetkililerinin  açıklamaları  ve   uluslararası   bazı  müdahalelerden   anlaşılmaktadır. Egemen  bir  devletin  eğitim programının  yabancılar  tarafından  hazırlanması  ya  da   bu  doğrultudaki  bazı  taleplerin  yetkililer  tarafından   olağan  karşılanması,   ‘20’li  yıllarda   benimsenen  Cumhuriyet  rejimine  intibak   düşüncesinin  terk edildiğini  gösteriyor.  MEB’in  doruklarında   artık  bağımsız   ve egemen  Türkiye Cumhuriyeti’ne  değil,     AB ve ABD’ye  intibak   öncelikli   sorun olarak ele alınmaktadır.

Yabancıların,   eğitim programımıza  müdahalesi   bir  tür  ev ödevi olarak  algılanmaktadır. Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik,  AB 2004 İlerleme Raporu’nda  Türkiye’nin  Tarih  ders   kitaplarının içeriğinden  dolayı  suçlanmasından  övgüyle  söz etmiştir:

“Bakınız AB ilerleme raporunda  bizim  bu  yaptıklarımızdan övgüyle  söz ediliyor. Orada tenkit edilen  ders kitaplarında  özellikle  bazı ifadeler  eleştiriliyor. Zaten  ders kitaplarını yarışmayla    yeniden  yazdırıyoruz.  Biz de  aslında  bu manada  ciddî  anlamda  bir  reforma  ihtiyaç olduğunu  ifade  ediyoruz.”  (Anonim, 2004: 15).

Mustafa Kemal,  1921  Temmuz’unda,   ulusal  eğitim programı   ile  ilgili  görüşlerini   şöyle  ifade etmiştir: “...Şimdiye kadar  izlenmiş  olan  öğretim  ve    eğitim  yöntemlerinin, milletimizin  gerilemesinde, en önemli  âmil olduğu  kanaatindeyim;  onun  için  ulusal  bir eğitim  programından söz ederken, eski  devrin  hurafelerinden  ve ulusal niteliklerimizle  hiç ilişkisi  olmayan  yabancı fikirlerden; Doğu’dan  ve Batı’dan  gelebilen, her  çeşit  tesirden  uzakta;  ulusal  seciye  ve tarihimizle orantılı, bir  kültürü  kastediyorum; çünkü  ulusal  dehâmızın gelişmesi, ancak böyle  bir  kültürle  sağlanabilir,  rastgele  bir ‘ecnebî  kültürü’, şimdiye  kadar  izlenen   yabancı  kültürlerin  yıkıcı sonuçlarını   tekrar  ettirebilir. Kültür,  zeminle orantılıdır, o zemin  ise  milletin  seciyesidir.”   [26]

Türkiye Belleğini Yitiriyor

İlk  ve ortaöğretim programlarında gündeme   getirilen   değişiklikler  teknik  bir   çalışma  olarak  değerlendirilemez. Öğrenci  merkezli  eğitim,  çoklu  zekâ,  kavramsal   matematiğe geçiş,  ezberciliği  sona  erdirme  vb.   başlıklar  altında yürütülen reform  çalışmaları,  okul programlarının  ulusalcı  ve  toplumcu  niteliklerinden   arındırılması  girişiminin  iknâ araçlarındandır.  Stratejik  öneme  sahip KİT’ler  özelleştirilirken, kamuoyunu  iknâ  etmek  amacıyla,  bu  kuruluşların  ne  kadar  hantal, verimsiz,  devletin  sırtında yük  oldukları   propagandası yapılır. Ulusal eğitime  yönelik  suçlamalar,   adeta  tek  merkezden  yönetilmektedir.   Eğitim sistemimizin Batı  yararına   değiştirilmesinde,   gerçeklerle  hiç ilgisi  olmayan   bu    iddialar  referans  olarak  alınmaktadır.  

Türk eğitim  sistemi,  örneğine   ancak  sömürgelerde  rastlanan  çeşitli dış  müdahalelerle hizaya  sokulmakta  ve    yeniden yapılandırılmaktadır.  İlköğretim Sosyal Bilgiler,  Türkçe, Matematik, Fen Bilgisi, Hayat Bilgisi derslerinde  yapılan değişikliklerle  Türkiye  bellek  kaybına  uğramıştır.   Tarih,  Sosyoloji,  Vatandaşlık  ve İnsan Hakları Eğitimi, Millî Güvenlik Bilgisi vb. derslerde  yapılması  plânlanan  reformlarla  da   ulusal  devletin  eğitim  felsefesinin   tasfiyesi   gündeme  gelecektir.

Mevcut okul  programlarında  ezberciliği  savunan  herhangi  bir  maddeye  rastlanmamaktadır. Ders programlarında  eğitimde rehberliğin   esas  olduğu  belirtilmektedir. İlköğretim  okullarında okutulan hiçbir  dersin öğretim programında  ezberciliğe   yer  verilmemiştir. Uygulamada bu  tür örneklere  rastlanması,  programın kusuru   olarak  görülemez. Mevcut   programın öğretmen  merkezli  olduğu iddiasını  besleyen  herhangi  bir  somut  kanıta  rastlanmamaktadır. Çünkü  ilköğretim   programında   bu  tutumu  destekleyen   hiçbir   maddeye yer  verilmemiştir.    Yeni  programın    öğrenci  merkezli   olacağı   iddiası, Toplam Kalite Yönetimi  (TKY)  örneğinde  olduğu  gibi,  sadece   dosyalarda  hayat  bulacaktır.  Türk  eğitim  sisteminin  sorunlarında,  program,   belirleyici  öğe değildir. Uygulamada karşılaşılan   sorunların,   maddî  altyapı değiştirilmediği sürece, programda  ifade edilen  niyetlere  göre   çözümlenebileceğini  düşünmek  gerçeğe  aykırıdır.   Bu  gerçeklere  karşın,  program  değişikliğinde    ısrar  edilmesi,   tekelci  sermayenin  çıkarlarıyla   yakından  ilgilidir.   Bağımsız  ve  egemen  bir   devletin  öğretim programlarının  başka ülkelerin  talepleri  doğrultusunda  değiştirilmesi, ancak bu çerçevede  açıklanabilir.  İlk  ve ortaöğretim programlarındaki  değişiklikler,  eğitimde yeni  Tanzimatçılık biçiminde  de  adlandırılabilir.  

ORTAÖĞRETİM  PROGRAMI

İlköğretim  programında olduğu gibi,  ortaöğretim programındaki   değişiklikler  de  uluslararası   müdahaleler sonucunda    gündeme gelmiştir.   2004  AB İlerleme Raporu’nda  ders kitapları  ile  ilgili  olarak  yer  alan  bazı gerçek dışı  iddialar,  Millî Eğitim Bakanlığı’nı  reforma   zorlamıştır.  AB  Komisyonu’nun  raporunda,  Türkiye  ders  kitaplarından  dolayı  suçlanmıştır: “2003-2004  eğitim  döneminde   tarih  kitapları, azınlıkları  güvenilmez, hain ve  devlete  zararlı   kişiler  olarak  göstermektedir. Yetkililer,  okul  kitaplarındaki  ayrımcı  ifadeleri gözden  geçirmeye başlamışlardır.  Mart ayında okul  kitaplarında  ırk,  din,  cinsiyet,  dil,  etnik  köken  veya  felsefî   inanç  bağlamında  ayrımcılık  yapılmamasını   öngören  bir  yönetmelik  yayımlamıştır.”  Bazı  yayın organları,  Türkiye’yi   hedef  alan   söz konusu  rapordan  övgüyle söz etmiştir: “AB Komisyonu’nun  Türkiye’ye  yeşil  ışık  yaktığı   İlerleme Raporu...”  [27]

Avrupa Konseyi  Okul  ve Okul Dışı  Eğitim Dairesi  Başkanı  Olöf  Olafsdottir,  öğretim  programı  ile  ilgili  olarak  şu  açıklamayı  yapmıştır:  “... Türkiye’deki okullar için  geniş çaplı   bir  demokratik  yurttaş   eğitimi  ve insan  hakları  programı  hazırlanması  gerekli.  Çünkü  müfredatın,   ders kitaplarının değiştirilmesi,  öğretmenlerin  uzun  süreli   eğitimi  zorunlu.”  [28]   

 

Ders Kitaplarında  İnsan Hakları

AB’nin  dile  getirdiği  görüşler,  2001  yılından  bu  yana  yürütülen   bir  çalışmayla  paraleldir.  İnsan Hakları On Yılı Ulusal Komitesi Başkanlığı, 2001  yılında  Türkiye Bilimler  Akademisi (TÜBA)’ne  okul  kitaplarının  insan  hakları  açısından  taranması  talebini  iletmiştir.  TÜBA  Başkanı  Prof. Dr. Engin Bermek,  uluslararası  bir  kuruluşun  isteği  ile  hazırlanan  projenin, “Avrupa  ile  bütünleşme  sürecinin  bir  gereği” olduğunu  öne sürmüştür.[29]  Bugün  okul programlarının değiştirilmesinde referans  olarak  alınan Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi (DKİHP),  uluslararası  bir  kuruluşun  talebi  üzerine  Türkiye’nin gündemine  girmiştir. Proje,  kamuoyuna   şu  sözlerle  tanıtılmıştır:

“Bu  proje,  farklılıklara,  çeşitli  inanç,  kültür ve kimliklere saygı duyan,  barışsever,  yaratıcı  kuşaklar  yetiştirebilmek,  yurttaşlık  bilincini insan  hakları  bilinci ile  tamamlamak    için  ders  kitaplarının    ve  müfredatın  iyileştirilmesi doğrultusunda  bir  adım atma  gereğinden  yola  çıkmıştır.”

DKİHP    Yönetim
Kurulu  şu  isimlerden  oluşmaktadır:  Engin Bermek (TÜBA), Orhan Silier (Tarih  Vakfı),   İonna Kuçuradi (İHEOUK),  İlhan Tekeli (Tarih Vakfı),  Ayşe Erzan (TÜBA),  Okan Akhan (TİHV).  Proje,  Avrupa Komisyonu-İnsan Hakları  ve Demokrasi Gelişimi   Fonu  ve  Açık Toplum Enstitüsü  (Soros Vakfı)  tarafından  500 bin Avro’yla  finanse edilmiştir. Proje  kapsamında  yayımlanan  bütün  yayınlarda  finansörlerle  ilgili  bilgiye rastlanmaktadır. Sözü  edilen  yayınların  tamamında   AB  bayrağı  ve Açık Toplum Enstitüsü’nün  amblemi de  yer  almaktadır. 

Tarih  Ders   Kitapları

Millî Eğitim Bakanlığı,  ders kitaplarını  ulusalcı  içeriğinden   dolayı   ‘ayıplı mal’ olarak  nitelendiren   Tarih Vakfı  ve    Soros’un Açık Toplum Enstitüsü  ile   işbirliği  yapmıştır. DKİHP adlı  çalışma,  MEB’den de   destek almıştır. Tarih Vakfı  Başkanı  Orhan Silier,  Ders Kitaplarında  İnsan Hakları: İnsan Haklarına  Duyarlı Ders Kitapları  İçin      ve    Ders Kitaplarında  İnsan Hakları: Tarama  Sonuçları   adlı   kitaplara yazdığı  önsözlerde  MEB  yetkililerine, projeye  sundukları  destekten  dolayı  teşekkür  etmektedir  (Anonim, 2003; Anonim, 2003 a):

“Bu  çalışmanın bütününde,  Millî  Eğitim Bakanlığı  görevlileri,  başta Bakan  Doç. Dr.  Hüseyin Çelik, Talim  Terbiye Kurulu  Başkanı   Doç. Dr. Ziya Selçuk  olmak  üzere,  çalışmalarımızı  destekleyici  bir  tutum  içinde  oldular; kendilerine  müteşekkiriz.”   Önsözde  Eğitim-Sen’e  de teşekkür  eden  Silier,  ‘sıçrama’  olarak nitelendirdiği  projeyi  destekleyen Avrupa  Konseyi    ve Soros’un    vakfından  da övgüyle  söz etmektedir: “Avrupa  Komisyonu’na ve     Açık Toplum Enstitüsü’ne    bu  tür  bir    sıçramayı  olanaklı  kılan  bir  malî   destek  sağladıkları için  teşekkür  borçluyuz.” 

Proje  kapsamında,   Millî Eğitim Bakanlığı  ile  işbirliği  içinde  15  ilde, 600 öğretmen  ve  2500 öğrenciye   anket  (Anket  ve Odak  Grup Çalışmaları)    uygulanmıştır.  TTK   Başkanı Prof   Dr.  Ziya Selçuk,  DKİHP  sorumlularınca   10 Aralık  2003’te  TBMM Eski  Senato Salonu’nda  gerçekleştirilen  toplantının katılımcıları arasında  yer almıştır. DKİHP Yönetim Kurulu  üyesi   Prof. Dr. İlhan Tekeli,  MEB  tarafından 16 Haziran 2003  tarihinde  Ankara Başkent Öğretmenevinde  gerçekleştirilen  Sosyal  Bilgiler Program Geliştirme Çalışmaları   toplantısına  katılarak,   ilginç  görüşler  öne  sürmüştür. Tekeli, 3 numaralı  toplantı  tutanağına  göre, İslâm tarihinde  Hz. Muhammet;  Osmanlı  tarihinde  Fatih Sultan Mehmet,  Yavuz Sultan Selim; Cumhuriyet  tarihinde  ise  Kemalizm  modelinin geride  kaldığını  iddia etmiştir.  Proje Yönetim Kurulu  üyelerinden  Orhan Silier ve  İoanna Kuçuradi,  MEB’in  daveti  üzerine,  4 Mayıs 2004’te  Ankara Başkent Öğretmenevinde  düzenlenen  program  geliştirme  çalışmalarına  katılmışlardır. Toplantıda  Açık Toplum Enstitüsü (Soros), Sabancı Üniversitesi  ve AÇEV’in oluşturduğu  Eğitim Reformu Girişimi  Neyyir Kalaycıoğlu,  Friedrich  Ebert Vakfı  ise  Neşe Köker  tarafından  temsil edilmiştir.

DKİHP   14  Aralık 2004’te,  Talim  ve Terbiye  Kurulu  üyelerinin de katıldığı,  ders  kitaplarında  insan  hakları  konusu  bağlamında  yeni  müfredat  çalışmalarının  değerlendirildiği Tüm Taraflar Toplantısı   ile  sona  ermiştir. Bu  toplantıda,  MEB’in  üst düzey  yöneticileri  de  hazır  bulunmuşlardır. Olgular,  DKİHP  ile  okul  programlarını   geliştirme  çalışmalarının     eşgüdüm    içinde  yürütüldüğünü gösteriyor.  Proje,  AB’nin  siparişi    üzerine hazırlanmıştır.   MEB’in destek  sunduğu DKİHP,   ortaöğretim  Tarih  ders kitaplarının  yeniden  yazılmaya   başlanması  ve    eğitim programlarının tepeden  tırnağa  değiştirilmesinde       belirleyici  olmuştur. 

Millî Eğitim  Temel  Kanunu’na Tırpan

1739  sayılı Millî Eğitim Temel  Kanunu, ulusal  eğitimin  önemli  dayanaklarındandır. Bu  kanun, küreselleşmeye  karşı ulusal  eğitim  mücadelesi veren  yurtseverlerin   yasal mevzilerinden biridir.  Bu  gerçeğin   farkında olan  tekelci   sermaye  ve  onun  yerli işbirlikçileri,    ulusal  eğitimi tamamıyla     tasfiye  etmek  için,  altın  vuruşu  Millî Eğitim Temel  Kanunu’na  saklamaktadır.               

1739  sayılı Millî Eğitim Temel  Kanunu’nda  Türk Milli Eğitiminin Amaçları  şöyle  belirtilmektedir.
“Genel amaçlar:

       Madde 2- Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini,

  1. (Değişik: 16/6/1983 - 2842/1 md.) Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasada  İfadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin millî, ahlakî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;

  2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek;

 3. İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri,davranışlar ve  birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak; böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.”

4 Mayıs 2004’te  Ankara Başkent Öğretmenevinde   gerçekleştirilen   program  geliştirme  toplantısında,  Millî Eğitim Temel   Kanunu’nun  başlangıcında   yer alan  Türk Millî Eğitiminin  genel amaçları   tartışmaya  açılmıştır.  Bu toplantıda,    DKİHP Yönetim Kurulu  üyesi İoanna Kuçuradi daha  önce MEB  yetkilileri ile birlikte oluşturdukları metne   dayanarak,  Türk Millî Eğitimimin  genel amaçlarının  şöyle olması  gerektiğini ifade  etmiştir:

“Türk Millî Eğitiminin genel amaçları, kişilerin;  

       Bedensel, duygusal, düşünsel ve etik  bakımlardan  dengeli  bir şekilde  gelişmiş,  kendine  saygısı olan,  özgür ve yaratıcı düşünme gücüne sahip;  insan haklarına ve başkalarının  insan onuru ile haklarına  saygılı, iletişim kurabilen, adil ve barışçıl  bir dünya için  dayanışmaya hazır,  sorumluluk  taşıyabilen,  önyargısız, dürüst, hoşgörülü kişiler olarak  yetişmelerine,

       Yeteneklerini geliştirerek ve gerekli  bilgisel donanımı  edinerek kendilerini mutlu kılacak, çevrelerinin, ülkelerinin   ve bir bütün olarak dünyanın  sorunlarının çözümüne  ve  çağdaş uygarlığın  gelişmesine katkıda bulunabilecekleri   bir  meslek  sahibi olmalarına,

Lâik, demokratik,  sosyal bir hukuk devleti olan, insan  haklarına  dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk   devrimine sahip çıkan ve bu amaçla  ülkenin yönetimine  katılan yurttaşlar  olarak yetişmelerine olanak  sağlamaktadır.”

Bu  metinde; 1739  sayılı Millî Eğitim Temel  Kanunu’nda  geçen  Türk milleti,  Türk toplumu, aile, vatan, millî  birlik  ve  bütünlük, iktisadî ve sosyal  kalkınma   vb.  kavramlara   yer  verilmemiştir.

‘Ecnebi’  Parasıyla  Tarih  Seminerleri

CDRSEE (Güney Doğu Avrupa  Demokrasi  ve Yeniden Uzlaşma  Merkezi)  adlı  kuruluşun  bünyesinde  oluşturulan  “Tarih Eğitimi Komitesi”,  2000-2001 yıllarında “Tarih  Ders Kitaplarının   Eleştirel Analizi” ve   “Tarih  Öğretmenleri Yetiştirme Programı”  projeleri ile ilgili  olarak   toplam  on  dört konferans-toplantı  gerçekleştirmiştir. Söz konusu  komitenin yöneticiliğini  sözde Ermeni  soykırım  iddialarıyla  gündeme gelen  Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi  Prof. Dr.   Halil Berktay  yapmaktadır. Berktay’ın başkanlığında yürütülen projeler  ve yöneticilerin  masrafları  İngiltere  Dışişleri   ve Commonwealth  Ofisi,   Avusturya  Eğitim ve Kültür Bakanlığı,  İsviçre Gelişme  Dairesi,   Norveç Kraliyet   Dışişleri Dairesi,  ABD Dışişleri Kıbrıs Dairesi,  Dünya Barışı  İçin  Winston Vakfı (ABD)  tarafından  karşılanmıştır. [30] Tarih  öğretmenlerinin  eğitiminde  görev  alan Halil Berktay,  19 Mayıs 2005  tarihinde Gelibolu’ya  götürülen üniversite öğrencilerine Çanakkale Savaşı  hakkında şu   ‘bilgi’yi veriyor: “Çanakkale Savaşları’nda  250  bin  şehit değil,  250 bin  zayiat  verdik” [31]   

Tarih  Dersi Programı

 Liselerde okutulan Genel Türk Tarihi   programında  dersin  amaçları   şöyle   belirtilmektedir (MEB,  1992):    

  1. 1.      Tarih  boyunca  kurulmuş  büyük medeniyetler,  insanlığa   hizmet  etmiş  milletler  ve   devlet  adamları  hakkında  genel   bir  tarih  kültürü  kazandırılırken,  Türk  tarihine, kültür ve  medeniyetine  geniş  ölçüde yer  vererek,  Türk  milletinin  dünya  tarihindeki  önemini,  milletler  ailesi  içindeki  şerefli  geçmişini   ve  yerini,  insanlığa  yaptığı  hizmetleri,  dünya  kütür ve medeniyetlerinin  gelişmesindeki  büyük  payını  öğretip  kavratmak,  onların  millî  duygularını   daha bilinçli  ve  köklü  kılmak;
  2. 2.      Türk  milletinin  zekâ  ve  kabiliyetini, çalışkanlığını,  ilim  ve  sanatseverliğini,   estetik  zevkini,  insanlık  duygusunun  yüceliğini benimsetmek  ve  bu  üstün  özelliklerin  davranış  hâline gelmesini  sağlamak;
  3. 3.      Atatürk’ün “Yurtta  sulh, cihanda  sulh”   ilkesinin  ve  devletimizin  bağımsızlığının  ancak  yurt  ve  millet  bütünlüğümüzün  bozulmasına  fırsat  vermemek ve güçlü  olmakla  devam ettirilebileceği  gerçeğini  kavratma;
  4. 4.      Millî  bağımsızlığımızın  ve  demokrasinin  değerini  kavratmak; yurt  ve  millet  bütünlüğümüzü koruma, millî  çıkarlarımızı   ve  demokrasiyi   üstün  tutma bilincini  ve  davranışını  kazandırmaktır.

Yukarıda  Genel Türk Tarihi’nin   amaçlarından  bazılarına  yer  verilmiştir.   Öğretim  programında,  öğrencileri  pasif durumda  bırakan  ezberci  eğitim  yerine  farklı  yöntemler (soru-cevap, diyalog,  grup  çalışmaları) önerilmekte,     öğrenci çoğunluğunun  derse  katılımının  sağlanması   ve  müzelere  gezi  düzenlenmesinin  yararları  üzerinde  durulmaktadır.   Ermeni  terör saldırılarının  dış destekli  olduğuna  ilişkin       açıklamaların  yer  aldığı programda,     öğrencilere  yurt  ve Cumhuriyet   sevgisinin  kazandırılacağı  belirtilmektedir.

 Tarih  ders kitapları  bu  programa  göre  hazırlanmıştır.  Bu kitaplar, bazı  eksikliklere   karşın,  ulusal  bağımsızlık  bilincinin  yeni  kuşaklara  kazandırılmasında önemli    rol  oynamaktadır.  DKİHP,  kitaplara,   ulusalcı  içeriğinden  dolayı   ağır  eleştirilerde bulunmuştur.   Kitaplardaki  ulusalcı  düşünceler  açık  biçimde  ayıplanmaktadır.  Tarih  Vakfı Başkanı  Orhan Silier,  ders kitaplarının  demokratik ve uygar  metinler  haline  getirilmesinde Türkiye’nin çok geciktiğini ifade ederek,  hukukçuların  ders kitaplarını  ‘ayıplı mal’ olarak  nitelendirdiğini  öne  sürmüştür. [32] TÜBA Başkanı Namık  Kemal Aras,  ‘ayıplı  mal’    ifadesine  açıklık  getiriyor:  “ (Öğrencilere) Artık ‘önce  vatan’  yerine  ‘önce insan’  demeyi  öğretmeliyiz.”  [33]

Tarih  ders  kitaplarına yönelik   eleştirilerde  ağırlıklı  olarak  ordu  ve devlet   düşmanlığı   yer  almaktadır.  Devlet  kurmak,   güçlü  ordulara sahip  olmak  adeta  suç sayılmaktadır.  DKİHP raporunda,   toplumsal gelişmelere  ayak bağı  olmuş    sistemlerin  sona  erdirilmesinde  ‘zor’a başvurulması, insan  haklarına  uygun  bulunmamaktadır. Böylece   Hz. Muhammet’in,  kabile  anarşisine  son   vermesi; Fatih’in,  köhne Bizans’ı yenilgiye  uğratması    suç  kapsamında  değerlendirilmiştir.

Millî Güvenlik Bilgisi Dersi

Ortaöğretim kurumlarında  okutulan Millî Güvenlik Bilgisi  öğretim  programında dersin  amaçları  şöyle belirtilmektedir  (MEB, 1998):

  1. 1.                 Türk  gençliğinin   Atatürkçü   görüş ve  düşünce   doğrultusunda   yetişmesine  katkıda bulunmak,
  2. 2.                 Millî stratejimizi,  millî  hedeflerimizi   ve  millî menfaatlerimizi   bilmek  ve bunlara  karşı olan   unsurlarla  mücadele  etmesini  kavramak,
  3. 3.                 Türk Silahlı Kuvvetleri’ni  tanıtmak,
  4. 4.                 Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülkemize sağladığı  yararlar konusunda  temel bilgiler vermek,
  5. 5.                 Türk  gencinde,  temelde var olan millî güvenlik   inanç  ve bilincini   yurdun topyekûn savunmasına  uygun bir  şekilde güçlendirmek,
  6. 6.                 Türk Silahlı Kuvvetleri’nin  bir  bütün halinde  yurdun hizmetinde bulunduğu  gerçeğini  anlatmak,
  7. 7.                 Savaş ve her türden olağanüstü  halden en az kayıpla   çıkmak için temel bilgiler  vermek,
  8. 8.                 Türkiye Cumhuriyeti’ne  yönelik  her türlü yıkıcı  ve bölücü  akımları öğretmek,
  9. 9.                 Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumunu  kavratmak.

Dersin  bazı   amaçları yukarıda sıralanmıştır.  Programda Atatürkçü  gençlerin  yetiştirilmesi, ulusal güvenlik, yurt  savunması, ulusal çıkarlarımıza karşı olanlarla  mücadele,  yıkıcı ve bölücü  akımların tanıtılması ve  TSK’nin ülkemiz  için taşıdığı öneme vurgu  yapılmaktadır. Bu  maddelerden hangisi  ülkemize zarar  verebilecek niteliktedir? Bu programın  okullarımızda uygulanması  ne tür  sakıncalar  içerebilir?  Türkiye, programda   ifade edilen   sorunlarla  yüz yüze olduğuna göre, öğrencilerin bu sorunları  kavramalarından daha  doğal ne olabilir?

Millî Güvenlik Bilgisi  ders  kitabının önsözünde  şu  sözler  yer almaktadır:  “Türkiye Cumhuriyeti... dışarıdan  kaynaklanan  oyunlarla  karşı  karşıya kalmaktadır. Türk gençliği, bu oyunlara  karşı  hazırlıklı  olmak zorundadır. Hazır olmanın en önemli  koşulu da, lâik  ve   demokratik  bir  yapının  Türkiye  için   en ideal  sistem  olduğunu kabul etmek  ve  bu konuda  yeterli  bilince  sahip olmaktır. Bunun yolu ise, Atatürk ilke ve inkılâplarının  sadece  fikir boyutunda değil, aynı  zamanda  bir  yaşam  tarzı  olarak  benimsenmesidir.” (MEB, 2002: 7).  Soros’un   finanse ettiği   kuruluşlar  tarafından hazırlanan  rapora  bakılırsa, bu programla   insan hakları  ihlâl edilmektedir.

DKİHP  kapsamında  yürütülen  çalışmada,  Millî  Güvenlik Bilgisi  ile  ilgili  yazıyı  kaleme  alan Ayşe  Gül Altınay dersin  ilk  üç  amacı  ile   ders kitabının  önsözünde  yer  alan  sözlerin    birey    haklarına, din, vicdan, düşünce  ve  ifade  özgürlüğüne aykırı olduğunu öne  sürmüştür (Anonim, 2003 a: 142).   Ders Kitaplarında İnsan Hakları:  Tarama Sonuçları   kitabında,  Millî Güvenlik  Bilgisi’ndeki  diğer   ‘hak  ihlâlleri’  şöyle  sıralanmaktadır (Anonim, 2003  a):  “Vatan  için  ölürüz.”   (s.139).   “Türkiye Cumhuriyeti,  jeopolitik konumundan  dolayı  dışarıdan  kaynaklanan  oyunlarla  karşı  karşıya  kalmaktadır.  Türk gençliği, bu  oyunlara  karşı  hazırlıklı  olmak  zorundadır.” (s. 142).   “(Askerlik) Türk  vatanını, Türk istiklâl  ve  cumhuriyetini  korumak  için harp  sanatını öğrenmek  ve  yapmak  yükümlülüğüdür. En  yüce,  bir  yurt  ve  millet  hizmeti  olan  askerlik,  gençleri  gerçek  yaşam  şartlarına  alıştırır ve  yetiştirir.  Askerlik  yapmayan  kişi  kendisine,  ailesine  ve yurduna  faydalı  olamaz.”  (s.  145).   Söz  konusu  kitapta,  Millî Güvenlik Bilgisi  ders  kitabında,   terör eylemlerinde bulunan   irticai ve  bölücü  örgütlerle ilgili  uyarılara  yer  verilmesi,   “etnisite  ve din  bazında ayrımcılığa”   örnek  olarak  gösterilmiştir (s. 148).

Ders  kitaplarını  tarayanlar,  Millî Güvenlik Bilgisi   dersine   subayların  girmesini,   Türkiye’deki  eğitimin   insan  hakları  çerçevesine    oturtamamışlar,  bu  derste   güncel  politikaların  ve  yakın  tarihin  tartışılmasını sakıncalı   bulmuşlardır (s. 155). Millî Güvenlik Bilgisi’nde  Atatürkçü  gençlik  yetiştirilmesi  hedefi,  “siyasî  görüş  bazında  ayrımcılık”   olarak  görülmüştür (s. 149).   

Millî Güvenlik Bilgisi’ne  yönelik   eleştiriler de,  diğer derslerde  olduğu  gibi,   sahibini   ele vermektedir. Eleştirilerin  nerdeyse tamamında aynı   üslûp  kullanılmaktadır.  Sözgelimi,  Millî Güvenlik Bilgisi’ni sorunlu ders olarak nitelendiren Ahmet İnsel,   bu dersin  yer aldığı   eğitim yapısının,  demokratik  bir toplumun bilinçli  yurttaşlarını  yetiştirme iddiasında  bulunamayacağını  öne sürerek, kaldırılmasını önermektedir. [34]   Adı  geçen  yazar,  DKİHP’ne paralel olarak,  asker  öğretmenlerin  derse  girmelerine   tepki  göstermektedir.   AB  2004  İlerleme Raporu’nda,  ders kitaplarından  dolayı, Türkiye’yi    hedef  alan  ifadeler  DKİHP   raporundan farksızdır.  

Millî Güvenlik Bilgisi’nde,  millî güvenlik  şöyle  tanımlanmaktadır: “Devletin  anayasal  düzenini, millî  varlığını,  bütünlüğünü, milletlerarası  alanda siyasî,  sosyal,  kültürel  ve  ekonomik   bütün çıkarları   yanında,  uluslararası  antlaşmalarla  tespit edilen  haklarını   her türlü  iç  ve  dış  tehditlere   karşı  koruması ve  kollamasıdır.”  (MEB, 1998:  17).  

Millî Güvenlik Bilgisi  ders kitabında,  KKTC’nin bağımsızlığı  savunulmaktadır (s. 94, 103).  Söz konusu  kitapta  millî  menfaatlerimiz  şöyle  sıralanmaktadır :  “...Millî egemenlik,  devletin  ve  milletin  bölünmez  bütünlüğü, Atatürk ilke  ve inkılâpları,  sosyal  adalet,  yurtta  ve dünyada  barış, millî gelirin  sosyal adalet  ilkelerine  uygun  olarak  bölüştürülmesi,  insan  hakları  ve  temel  özgürlük  kavram  ve  şartlarının   bütün  koşullarıyla  yerleştirilmesi, vatandaşın  can  ve mal  güvenliğinin  sağlanması,   halkın  sağlık, eğitim  ve diğer  hizmetleri  tam  ve  zamanında  alması,   dış  tehditlere  karşı  halkın  ve vatanın  korunması   vs.  sayılabilir.”  (s.34).

DKİHP’ne göre,   ulusal  çıkarları savunmak,  Atatürkçü  gençlik  yetiştirmek,  ulusal  geliri  adaletli  biçimde  bölüştürmek,    vatan   için    ölmek     insan  hakları ihlâlidir. Vatan  savunması  için    mücadeleyi  şiddet  eylemi   olarak  değerlendiren  DKİHP,     ulusal  devletleri  hedef  alan  emperyalist  yayılmacılığa   toz kondurmamaktadır.   Millî Güvenlik Bilgisi  yerine Barış  Eğitimi   dersinin  konulması  önerisi,  ayrı  bir  önem  taşımaktadır. Söz konusu  barış,  Batının  çok kültürlülük temelinde  yürüttüğü  mazlum  milletleri   bölme    politikasının  temel araçlarından  biridir.  Bu  öneri,  milletlerin,   emperyalist  işgallere   karşı   direnme  yeteneğini  zaafa  uğratan psikolojik   savaş  yönteminin  bir  parçasıdır.  Ulusal  güvenliğini sağlayamayan     bir  devlet,    egemenliğini   ve  bağımsızlığını   koruyamaz.  Projede sözü  edilen  barış,   ulusal egemenlik yerine,  projenin  patronu  Soros’un ülkesi ABD’nin   egemenliğini   savunmaktan  başka  bir  anlam  ifade etmemektedir. Soyut  ve 
sınıflar üstü bir barışın hiçbir   zaman  mümkün  olamayacağı,  ülkemizin  ve dünyanın  yaşadığı  çeşitli  deneyimlerden  de  rahatlıkla   anlaşılabilir.  

 

 

 

 

Yeni  İlköğretim Programının Çelişki ve Yetersizlikleri

  • Fen ve Teknoloji Dersi öğretim  programında,  mevcut programda yer  alan    evrim  ve genetik  bilgisine  yer  verilmemiştir.
  • Bu  programla, ulusal  tarih  öğretimine  darbe  indirilmiştir. 4. sınıf Sosyal Bilgiler  dersinde   okutulan   şu  üniteler  kaldırılmıştır:  Aile, Okul  ve Toplum Hayatımız, Yakın Çevremiz, İlimizi ve Bölgemizi Tanıyalım,  Tarih, İlk Yurdumuz ve Tarihte Anadolu.  5.  sınıflarda kaldırılan  üniteler: Vatan ve Millet (Vatan ve Vatan Sevgisi -  Millet ve Millet Sevgisi, Türk Milletinin Özellikleri Bilgisi, Vatanını ve  Milletini Seven Bir Kişiliğe Sahip Oluş, Vatanın Bütünlüğü ve Birliği  İçin Özveride Bulunma Bilincine   Sahip Oluş-Türk Milletinin Özellikleri),  Cumhuriyete Nasıl Kavuştuk? (Mondros Ateşkes Anlaşması  - Kurtuluş Savaşı,    Savaş Dönemi  - Barış Dönemi -  Türk İnkılâbı ve Önemi, Atatürkçü  Düşünce Sistemi,  Cumhuriyetimizin Kurucusu Atatürk),  Güzel Yurdumuz Türkiye,    İslâmiyet’in Doğuşu, Yayılışı  ve Türkler.  Kaldırılan  bu ünitelerin  yerine  Birey  ve Kimlik,  Kültür ve Miras,  İnsanlar, Yerler  ve Çevreler,  Üretim, Dağıtım  ve Tüketim  üniteleri konulmuştur.
  • Sosyal Bilgiler programı,  ABD’deki National Council for the Social  Studies’in,  Sosyal Bilgiler  İçin Öğretim Programları  Standartları  çalışmasından  kaynak  gösterilmeksizin  tercüme edilmiştir (Dilber, 2004: 11; Cumhuriyet, 16.09.2004). Tercümeye  kaynaklık  eden  görüş,  Ankara Başkent Öğretmenevinde  16  Mayıs 2003  tarihinde  yapılan   1 numaralı  Program Geliştirme Konseyi   toplantısında  ortaya  atılmıştır.  Toplantı tutanağında, “ABD’deki national  standartlardan yararlanmalıyız.”  önerisine  yer  verilmiştir.
  • Birleştirilmiş  sınıflı  köy  okullarında  hiç  denenmeyen  programda,    birleştirilmiş  sınıflarla  ilgili herhangi  bir  açıklamaya rastlanmamaktadır. Oysa ülkemizde   16.379 birleştirilmiş sınıflı  okulda    587.379  öğrenci  öğrenim görmektedir  (MEB, 2005).
  • Programla, devletin aslî  görevleri  sivil  kuruluşlara  devredilmiştir. Toplum İçin  Çalışanlar  (Sosyal Bilgiler 5.  sınıf)   ünitesine göre,    sivil toplum  örgütleri   toplumun temel ihtiyaçlarına hizmet etmektedir.
  • Programda  kavramsal  matematiğe geçileceği  belirtilmektedir (MEB,2004: 6).  Mevcut programda  da  kavramsal   matematiğe  yer  verilmiştir  (MEB,  2000: 45).   Öğrenciyi  dershaneye mahkûm eden  mevcut sınav  sistemi değişmediği sürece, matematikte  algoritmik  anlayıştan  vazgeçileceğini  düşünmek  gerçekçi  değildir.
  • Hayat Bilgisi  programına göre,  bundan  böyle  1, 2 ve 3.  sınıflarda      19 Mayıs Atatürk’ü  Anma  Gençlik ve  Spor Bayramı   kutlanmayacaktır (MEB, 2004  a: 73).
  • Hayat Bilgisi’nden  Cumhuriyet  Bayramı  ve Atatürk,  Bizim Bayramımız   23 Nisan,   Ulusal Egemenlik  ve Çocuk Bayramı  üniteleri kaldırılmıştır. Kaldırılan  üniteler  yerine  Okul Heyecanım, Benim Eşsiz Yuvam,  Dün-Bugün-Yarın  üniteleri  konulmuştur.
  • Programda bazı maddî  hatalara  rastlanmaktadır. Örneğin Sosyal Bilgiler  programında  İzmit il  olarak  tanıtılmış, dört  seçenekten  oluşması  gereken çoktan  seçmeli  sorulardan  birinde  beş  seçeneğe  yer verilmiştir (MEB,2004 b: 107).
  • Süpermarket  kavramı,  Türkiye eğitim  tarihinde  ilk  kez  okul  programına  girmiştir (MEB, 2004 b: 216).  İlköğretim 1-8.  sınıflarda   okutulan   21  Matematik  ders  kitabındaki  2662  problemden 310’u  alışveriş  üzerine  kurulmuştur.  Bu  problemlerden  38’inde    bakkal,   temel  alışveriş  mekânı   olarak  sunulmaktadır.
  • Sosyal  Bilgiler  etkinlik  örneklerinde,  öğrencilere    sağlıksız  beslenme  önerilerinde  bulunulmakta  ve  tüketim  tutkusu  yaratılmaktadır. Programda   propis,  çikolatalı  gofret,  kola,  fanta,   soğuk çay,   mayonez   vb.   yiyecek  ve  içecekleri  içeren  etkinlik  örneklerine  yer  verilmektedir (MEB,  2004 b:  216). Büyük  bölümü Türkiye’de  üretilmeyen bu  besin  maddelerinin  program  aracılığı  ile   örnek   olarak  sunulmasının  eğitime   ne tür katkı   sağlayacağı  merak  konusudur.
  • Program  dil  ve  yazım  yanlışlarıyla  doludur.  Matematik  etkinlik  örneklerinde sayılar kesme işareti  kullanılmadan  sıra ve üleştirme sıfatı   almış,  sayılardan kesme işareti ile ayrılması gereken   -de, -da   gibi  bulunma durumu  ekleri    kesme işaretiyle ayrılmadan  (8  de,   10   da  vb.)  -den başka  anlamına gelecek biçimde  ayrı kullanılmış,  kısaca ml  biçiminde  yazılması  gereken  mililitre (TDK, 1998: 1563),      bütün  etkinlik  örneklerinde   mL   biçiminde yazılmıştır  (MEB, 2004: 206, 258).   
  • Hayat  Bilgisi programında  da  dil  ve  yazım  yanlışlarıyla sık sık  karşılaşılmaktadır (MEB, 2004 a):      “Ben  de Katılabilir Miyim?” (s.102),    “Sırada  Mısınız?”  (s.108),  “Bu   Ben  Miyim?” (s.169),  Çiçekler  Hiç Ölür Mü?” (s.148),   “Çiçeğin  Açtı  Mı?”  (s.138),  “Doğru Zaman Mı? (s.116).   Hayat Bilgisi  programının   etkinliklerinde  kullanılan   soru  eklerinin  tamamının ilk  harfi  büyük   yazılmıştır.
  • Programa ulusal  ekonomi kavramı  değil,  serbest  piyasa  ekonomisi  damgasını  vurmuştur.
  • 1968 programında Hayat Bilgisi’nin  amaçları   arasında Türk  milletine, Türkiye   Cumhuriyetine, Atatürk’e ve devrimlerine  karşı  sevgi  ve saygı  duyma, onlara  güvenme; aileyi, okulu   ve  yurdu  sevme, millî duyguları kuvvetlendirme;  yerli  malı  kullanma,  tutumlu  olma,  toplumun  ortak  mallarını    iyi  kullanma ve gerektiğinde  onarma, millî  gelir kaynaklarını tanıma ve  gerektiği şekilde  değerlendirme;  kendi  mutluluklarının toplumun  yükselmesine  bağlı  bulunduğunu  kavrama vb.  yer almaktadır.  2004  Hayat  Bilgisi  Dersi (1,2,3. Sınıflar)  Öğretim Programı’nda  Programın  Vizyonu  şu sözlerle ifade  edilmiştir: “Kendini, toplumu  ve doğayı  tanıyan, koruyan ve geliştiren”   (MEB, 2004 a: 9).  Hayat Bilgisi’nde toplum  için  çalışma  fikri yerine  bireyin   yaşam kalitesini   artıracak  temel  beceriler  kazandırma   düşüncesinin   tercih  edilmesi,  kaynaklarının üçte birinin  yabancı olduğu derste öğrencilerin  hangi   hayata hazırladığını kavramak  bakımından  ilgi çekicidir.

 

İlköğretim Programı Yasal  Değildir

  • 1739  sayılı Millî Eğitim Temel  Kanunu’nun 5. maddesinde,  millî eğitim  hizmetinin  Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre  düzenleneceği  belirtilmektedir.  Yeni  ilköğretim programında  Türk toplumunun    ihtiyaçları  değil, çokuluslu  şirketlerle  onların yerli  işbirlikçilerinin  istek  ve ihtiyaçları  belirleyici olmuştur.
  • Bu program, 3797  sayılı  Millî Eğitim  Bakanlığı’nın  Teşkilat  ve Görevleri Hakkındaki Kanun’un  2.  ve  5.  maddelerine  aykırıdır.  Söz konusu yasanın  5. maddesinde, Millî Eğitim  Bakanının, Bakanlık hizmetlerini  mevzuata, hükümetin genel siyasetiyle   millî güvenlik  siyasetine  uygun olarak  yürütmekle  görevli olduğu  belirtilmektedir.  Aynı  yasanın  2.  maddesinde, MEB’e,  gençleri   “  ... vatanını, milletini   seven  ve daime yüceltmeye çalışan ... demokratik, lâik ve sosyal  bir  hukuk  devleti olan  Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı  görev ve sorumluluklarını  bilen  ve bunları davranış haline getirmiş   vatandaş olarak  yetiştirme” görevi verilmiştir. Bu program, irtica  ve bölücülüğü  öncelikli  tehdit  olarak  kabul eden  Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’ne aykırıdır.
  • Yugoslavya’nın  bölünmesinde;  Gürcistan, Ukrayna  ve Kırgızistan’da  ABD   yanlısı   iktidarların işbaşına  gelmesinde etkin  rol oynayan  Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’nün   yanı  sıra Alman Friedrich  Ebert Vakfı vb.  yabancı vakıfların  ilköğretim  program  geliştirme  çalışmalarında  rol  alması,  programın yasal  zeminden  yoksun  olduğunun  önemli  kanıtlarından  biridir.  Bu  durum, ulusal  güvenliğimizi  tehdit etmekte ve  eğitim sistemimizin  karşı  karşıya  bulunduğu  tehlikelere  işaret  etmektedir. Millî Eğitim Bakanlığının,  bu  kuruluşlarla  işbirliği    içinde  olması,  tehlikenin  boyutlarını ortaya  koymaktadır.
  • DKİHP’nin  Millî  Güvenlik Bilgisi  ve  Tarih  dersleri   ile  ilgili    raporunda  eleştiri    sınırları  zorlanmış, Türkiye  Cumhuriyeti’nin  kuruluş  felsefesi   ve ulusal  güvenliği   tartışmaya  açılmıştır. Öğretim  programları   ve  ders  kitaplarının  içeriğinden  dolayı,  Türkiye’nin  ulusal  güvenliğinin  zaafa  uğratılması  suç niteliği  taşımaktadır.
  • Soros’un  patronluğunda  yürütülen DKİHP,   ulusal  eğitimi  çökertme girişiminin  en  önemli  ayağıdır. DKİHP  ile eşgüdüm  içinde  yürütülen ortaöğretim  program geliştirme  çalışmaları,   ulusal  değerlerin  ve Cumhuriyet  Devrimi’nin   hedef  alınacağına  ilişkin  ipuçları  vermektedir.  Sözde Ermeni  soykırım iddialarının   Tarih  ders  kitaplarına  konulması  girişimi,   Çanakkale  vb.  zaferlerimizin  sorgulanacağına ilişkin   açıklamalar,  Atatürk’e artık  kahraman  denmeyeceği  vb.  ifadeler  dikkate  alındığında  ortaöğretim programının  genel  çerçevesi  ortaya  çıkmaktadır.
  • Ders  kitaplarımız,  DKİHP’nin görmek istemediği   olumlu  özelliklere  sahiptir: Yardımlaşma, paylaşım,  fedakârlık  ve dayanışma   duygusunun işlenmesi;    ulusal  pazar,   ulusal egemenlik ve  bağımsızlığın  korunmasının   önemi vb.

 

Sonuç ve Öneriler

  • Yeni  ilköğretim  programının  2005-2006  eğitim-öğretim  yılında   bütün  okullarda  uygulanması  kararından  vazgeçilmelidir.
  • Millî Eğitim Bakanlığı,  DKİHP  raporunu    hazırlayan    kuruluşların  görüş ve   önerilerinin  kabul  edilemez  nitelikte  olduğunu  resmen  açıklamalıdır.
  • Adlî  makamlar,  Anayasanın 1, 2  ve  3.  maddelerine  aykırı   olarak,    Türk  eğitim  sisteminin  bağımsızlıkçı,    lâik,  devletin  ülkesi  ve milletiyle  bölünmez  bütünlüğü  esasına  dayanan,  toplumcu  ve    ulusalcı niteliklerini  suç  sayan   DKİHP’de  görev  alan    kişi, kurum  ve kuruluşlarla ilgili  yasal  girişimlerde  bulunmalıdır.
  • Uluslararası  tertiplerde  rol  oynayan  ve  ülkemizin  güvenliğini  tehdit  eden  yabancı  vakıfları   program  geliştirme  çalışmalarına  davet  eden    yöneticiler  hakkında  yasal  işlem  yapılmalıdır. 
  • Tarih  ders  kitaplarında  sözde  Ermeni  soykırımı  iddialarına  yer  verilmesi, Türkiye’ye   uluslararası   müdahalelerin yolunu   açabilir.  Bu  kritik  görevde rol alan Ortaöğretim Tarih Ders Kitapları  Komisyonu  Başkanı’nın   Atatürk’e  artık   kahraman  denmeyeceği   görüşü de   dikkate  alınarak,     Ortaöğretim Tarih Ders Kitapları  Komisyonu  lağvedilmelidir.

 

Kaynaklar

Anonim. (2003).  Ders Kitaplarında İnsan Hakları: İnsan Haklarına  Duyarlı  Bir  Eğitim İçin.  İstanbul: Tarih  Vakfı  Yayınları.

Anonim. (2003 a). Ders Kitaplarında  İnsan  Hakları: Tarama Sonuçları  (Militarizm  ve İnsan Hakları Ekseninde  Millî Güvenlik  Dersi).  İstanbul: Tarih  Vakfı  Yayınları.

Anonim.(2004). “AB Sürecinde  Eğitimde Reform İhtiyacı”  Sempozyumu  Bildiriler Kitabı.  Ankara: Eğitim- Bir-Sen Yayınları, Yayın Nu: 4.

Dilber, Bilal. (2004).  Hayat  Bilgisi Ders  Programı  Üzerine  Bazı  Saptamalar.  Öğretmen Dünyası,  Ekim 2004,  Sayı: 298.

Gök, Fatma;  Şahin, Alper. (2003). İnsan Haklarına  Saygılı  Bir  Eğitim Ortamına  Doğru.  İstanbul: Tarih Vakfı  Yayınları.

Okçabol, Rıfat. (2004). AKP’nin Çağdaş Eğitim (!) Salvosu.  Cumhuriyet Bilim  Teknik Dergisi, Sayı:915. (20).

Özçelik, Ali  Durmuş. (1987).  Eğitim Programları  ve Öğretim (Genel Öğretim Yöntemi).  Ankara: ÖSYM Eğitim Yayınları,  Yayın Nu: 8.

                MEB. (1998).  Millî  Güvenlik  Bilgisi  Dersi  Programı (10. Sınıf).  Tebliğler  Dergisi,  Nisan 1998, Sayı: 2487.

Yücel, Hasan Âli. (1939). Maarif  Vekilimizin  Büyük Millet  Meclisinde  Beyanatı.  İlköğretim Dergisi, Sayı:29.

                MEB.  (1992).  Genel Türk  Tarihi  Dersi  Programı (10. Sınıf).  Tebliğler Dergisi, 17.08.1992, Sayı: 2364.

MEB.  (2000). İlköğretim Okulu  Ders Programları (3.Sınıf). İstanbul: Millî Eğitim Basımevi.

MEB.(2002).   Lise Millî Güvenlik Bilgisi. İstanbul: MEB Yayınları.

         MEB. (2004 ).  İlköğretim  Matematik   Dersi (1-5. Sınıflar) Öğretim Programı. Ankara: 4. Akşam Sanat Okulu  Matbaası.

MEB. (2004 a). İlköğretim  Hayat Bilgisi   Dersi (1,2,3. Sınıflar) Öğretim Programı (Taslak).  Ankara: 4. Akşam Sanat Okulu  Matbaası.

MEB. (2004 b).İlköğretim Sosyal Bilgiler Dersi (4--5. Sınıflar)  Öğretim Programı.  Ankara. (MEB’in  baskısında   basıldığı  matbaa   belirtilmemiştir).

MEB.  (2005).  2004-2005  Sayısal  Veriler.   http://apk.meb.gov.tr/

TDK. (1998). Türkçe Sözlük.  Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi

 

 

 

 

 

Oturum başkanı Prof Dr. Feyzi Öz Hüseyin Canerik’e açıklamalarından dolayı teşekkür ederek sözü Mahiye Morgül’e verdi.

 

 

 

 

 

 

 

Batı’nın Dayattığı Eğitim Sisteminin Söylemi

ve Kavramsal Araçları

               

Mahiye Morgül

 

“PİYASAYA GÖRE EĞİTİM” MODELİNİN DİLİ

 

Çoklu zekâ                                                      Müfredatı hafifletmek

Öğrenme stilleri                                              Çatışma stratejileri

Konstraktif yaklaşım                                       Sorunlarıma bakış

Bireysel öğrenme                                            Yeni test sistemi

Yerel öğrenme                                                 Bilgi toplumuna geçtik

Okullar öğrenme yerine dönüşecek                Toplam kalite

Sertifikalı diplomalılık                                    Bilinç oluşturma

Öğrenci merkezli eğitim

Çocuk bireydir

Yeni neslin ders kitapları

 

BATI’NIN İTİBARLI “HAK” KAVRAMLARI

                Tüketici hakları

İnsan hakları

Kültürel haklar

Kadın hakları

Çocuk hakları

Azınlık hakları

             

İTİBARSIZLAŞTIRILMIŞ KAVRAMLAR

Kamu

Ulusal Egemenlik

Sosyal sınıflar

Sosyal haklar

Bağımsızlık

Milli

 

İÇERİĞİ DEĞİŞTİRİLEN KAVRAMLAR

                Demokrasi

Devlet

Küreselleşme

Özgürlük

Reform

 

YANILSATMA KAVRAMLARI

Değişim

Öğrenmeyi öğreniyorum

Ezberci eğitime son

Yaşam boyu eğitim

Özel bilgi, beceri ve yetenek isteyen dersler

İnsan kültürel ve duygusal varlıktır

Finlandiya Modeli

Küresel savrulma

“Ulusal” Ajans

Ulusların kaderlerini tayin hakkı

 

UNUTTURULAN KAVRAMLAR

EĞİTİMDE DEĞİŞİM PROGRAMININ GERÇEK NEDENİ

KÜRESELLEŞMENİN TEMEL EĞİTİMİ: 3 Yıl

 

 

Giriş:

 

Küreselleşme  sürecinde ulus devletlerin karşı karşıya olduğu bir sorun da ulusal müfredatlara dışarıdan müdahale edilmesidir. Batı bu müdahaleyi yaparken bilinen kavramları kullanamazdı. Önce kendisi gibi düşünen insanlar yetiştirmesi gerekiyordu, bu da yeni kavramlar gerektiriyordu. Bunun için bir yandan yeni kavramlar üretildi, diğer yandan bilinen kavramların içeriği değiştirildi, bir yandan da oturmuş eğitim kavramları kullanımdan uzaklaştırılarak hafızalardan silinme yoluna gidildi.

Batı aslında bu yanılsatma tekniklerini daha önce de kullanmıştı. Örneğin 1.Dünya Paylaşım Savaşında cepheye süreceği askerleri “Demokrasi İçin” savaştıklarına inandırmıştı.

Bir diğer örnek “Anzaklar” şeklinde dilimize giren sözcüktür. Hepimizin hafızasına zavallı Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yerli halkı gibi bir çağrışımla yerleştirilen ANZAK askerleri, gerçekte paralı asker çalıştıran bir şirketti ve şirketin adı Australian  and New Zeland  Army Corporation  sözcüklerinin baş harfleriydi. Aradan 90 yıl geçtiğinde görüyoruz ki Çanakkale Arıburnu koyunun adı Anzak Koyu olarak haritalara girmiş.

Aynı Batı bugün 3.Dünya Paylaşım Savaşını “Demokrasi İçin” yalanıyla ve yine Avustralya ve Yeni Zelanda’dan asker alarak başlatmış, bedelleri hükümetlerine ödenmiştir. Türk askerini Kore’de cepheye sürerken de  söylem aynıydı ve askerimizin bedeli  15 kuruş (25 sent) idi.

Geçen yüzyıldan örnekler kuşkusuz çoğaltılabilir. Eğitime dönecek olursak; beyinleri esir almanın yolu kendi kavramlarıyla düşünen insanlar yetiştirmekten geçerdi. Eğitim fakültelerinde 1990’lı yıllardan beri yapılan dersler bu kavramlar üzerine oturtuldu. Genç öğretmenler bu kavramlarla düşünmeye başlamıştı ve artık 2004 yılına gelindiğinde sıra bu kavramları kamuoyuna mal etmeye gelmişti, çünkü yeni programı başka türlü anlatmaları mümkün görünmüyordu.  Öğretmenlere yönelik hizmet içi eğitimler ve pilot okul çalışmaları hep bu kavramları yerleştirmek üzere yapıldı.

İhale yoluyla (başka katılan şirket olmadı)  ülkemizde eğitim sistemini tümden değiştirmeyi gerçekleştirmek üzere iş alan SPAN Eğitim Danışmanlık Şirketinin  24 Haziran 2004 tarihinde Ankara’da yayınevi sahipleriyle yaptıkları bir toplantıda dağıttıkları broşürde bu kavramlar sıkça kullanılmakta ve danışmanların isimleri yer almaktadır. 47 sayfalık metnin sonunda bu danışmanlar  çevirmenlere “iyi bir iş başardınız, teşekkür ederiz” diyerek bitirmektedirler. İmza sahipleri; Paul Vermeulen, Johan Gademan, Theo Savelkous, Marjan Vernooy. (Temel Eğitime Destek Programı, Eğitim Materyalleri için Taslak Esaslar ve Çerçeve - Rapor. Tarih: 30 Haziran 2004). Demek ki bu program bir çeviri metnidir.

Yayınevi sahipleriyle yapılan toplantının ve kendi deyimleriyle “bilinç oluşturma” konferanslarının bir başka Batı’lı şirket olan CarlBro tarafından düzenlendiğini yine bu broşürden öğreniyoruz.

Önümüze konulan ve 2005 Eylül’ünden itibaren tüm Türkiye’de yürürlüğe girecek olan  eğitimde değişim programını hazırlayanlar küreselleşmenin söylemini ve kavramlarını kullanmaktadır. Bu nedenle bildiri metnimizde, SPAN şirketi tarafından hazırlanan, Türkçe’ye çevrilerek Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı tarafından bastırılmış olan 47 sayfalık bu kitapçıktan sıkça söz edilecektir.

Bu kavramların açılımı yapıldığı zaman, kavramların çocuğu/aileyi piyasadan bilgi almaya yönlendirmek üzere ortaya atıldığı, eğitimin toplumun ihtiyacına göre değil, piyasa ekonomisinin istediği “talep varsa ders var” mantığına göre düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Küreselleşme sevdasına tutulan Batı, bu uğurda çocuğun/insanın doğasıyla oynamaktan çekinmemektedir. 

 

 

 

Kullanılan kavramsal araçlar:

 

Çoklu zekâ: Beyne atılan bombadır. Parçalara ayırır, sonuçları on yıl sonra görülmeye başlar. Olaylar arasında bağ kurmayı engeller. “Her çocuk tek bir alanda başarılı olabilir” ifadesini kullanır. Çocuğun beynini parçalayıp velisine satma amacı vardır.

Bu yolla daha 4.sınıftayken çocuk tek bir alanı seçerek diğer alanlarda hiç bir şey öğrenmeden üniversiteye kadar gidebilir. Örneğin 4. sınıftaki bir çocuk güreş kulübüne üye olmuşsa, diğer derslerde asgari ölçüde de olsa başarı göstermesi gerekmemektedir. Bu yolla okuma yazma öğrenmeden üniversite diploması bile alınabilecektir. Bu durum SPAN broşüründe şema ile gösterilmektedir. (s.9, şema:2-6200)

 

Öğrenme stilleri: Duyuları parçalar. Sınıfta çocukların görme işitme özelliklerine göre ayrı ayrı oturtulmasını önerir. Çocuğun/insanın doğasıyla oynar; örneğin, gördüğü ile işittiği şey arasında ilişki kurmayı, yani  tam öğrenmeyi engeller.

Oysa “Tam öğrenme” beş duyunun kullanılmasıyla gerçekleşebilmektedir.

 

Konstraktif yaklaşım: Dersleri parçalar, çocuğu okul dışına iter. Okulu çocuğun sosyalleştiği yer olmaktan çıkartır. Eğitim sözü burada geçerliliğini yitirir. Bilgiye ulaşmak için okul şart değildir, bilgi bilenden alınır. Hatta sertifikalı diplomalılıkla birlikte kurs veren her yerden gidip sertifika karşılığı bilgi alınır. Okul dışındaki bu kurslar ve kulüpler öğretmen olmayan insanlar tarafından da çalıştırılabilir.

Açılımında “Bireysel öğrenme”, “yerel ve bireysel olanakları kullanma” ifadeleri vardır. Çocuk yalnızlaşmaya itilir. Söyleminde “Çocuk okul dışında da bilgiye ulaşabilir” vardır. Diğer bir söylemi “öğrenmeyi öğrenmek” olarak geçer. Broşürde sözü edilen “Davranışçı modelden konstrüktivist modele geçiş“ sözüyle anlatılmak istenen de budur. 

 

Bireysel öğrenme: Yine broşürde geçen „Konstrüktivist eğitim materyallerinin, çeşitli bireysel farklılıkları olan öğrencilere hitap etmesi; öğrenmenin gerçekleştirileceği yerel ve bireysel öğrenme ortamında farlılıklardan akıllıca yararlanması gerekecektir.(s.10, 2.prg.) “ ifadesiyle, çocuğu okul dışına/piyasaya çekmeye kılıf yaratılmaktadır.

           

            Yerel öğrenme: Spor Kulüpleri, sivil toplum örgütleri ve dernekler gibi okul dışı kurumlar öğrenci üzerinde etkili hale getiriliyor. Ulusal eğitim müfredatının dışında olan bu kurumların devreye girmesiyle eğitimde ulusal birlik bir kez daha parçalanır. Bu kurumlar Milli Eğitim Bakanlığının denetimi dışındadır. Müfettişlik sisteminin kaldırılma gereği de buradan doğmuştur; çocuğun okul dışında bilgiye ulaşmasını denetlemenin anlamı yoktur!...

Çocuk parasını istediği bilgiye verir, bunun için müfettişten onay alması onun özgürlüğüne engeldir!...

 

“Okullar öğrenme yerine dönüşecek” :  Okulların eğitim yeri olduğundan artık söz edilmiyor. “Eğitim” yerine “öğrenme” kavramı kullanılıyor.  Eğitimin bilinen tanımında öğrenciye istendik davranışlar kazandırmak vardı, bunun yerine “Davranışcı yaklaşımı terk ediyoruz” ifadesiyle karşılaşıyoruz.

 

Sertifikalı diplomalılık: Okul kavramı değişti, orta öğretimde sertifikalı diplomalılık kavramı getirildi. Bu yolla okulların içi boşalacaktır. Öğrenci, okul dışından aldığı sertifikaları okula getirip diplomasını alabilecektir; aldığı bilgi değil, getirdiği belge itibar görecektir.  Bu durumda öğrencinin hangi eğitsel davranışları kazandığını test etmenin gereği yoktur; çünkü davranışçı model terk edilmiştir.

Diplomalı cahil yetiştirme yolu açılmaktadır. Örneğin bir spor kulübüne giden öğrencinin diğer derslerden başarılı olmasına gerek kalmayacak, okuma yazma bilmeden üniversiteye kadar gidebilecektir.

 

Öğrenci merkezli eğitim: Öğretmen merkezli eğitime karşı duruşu ifade için kullanılır. Bireysel öğrenmeyi teşvik eder. Oysa çocuk yetişkinlerin ona sunduğu ve gelişimini destekleyen bir ortamda eğitilir. Yani öğrenme öğretmen merkezli olmak durumundadır.

 

Çocuk bireydir: 9 yaşındaki çocuğu ders seçmeye yönlendirmek için bu bir tuzaktır. Bu ifadeyi çocuğu yalnızlaştırmak için kullanır. Oysa çocuk çocuktur, birey değildir. Birey olduğu anda seçme ve seçilme yaşına gelmiş demektir. Bir ülkenin geleceği 9 yaşındaki çocuğun kaprislerine göre şekillendirilemez. 9 yaşında ders seçmeye başlatan bir eğitim sistemi temel eğitimi 3 yıla indirmiş demektir.

Oysa, çocuk bireydir ama toplum içerisinde bireydir,  yani çocuk sosyal varlıktır. Eğitimciler bilmelidirler ki; doğada her şey birbirine bağımlı ve birbirinin devamıdır. Bu durum ağaç ile orman ilişkisine benzer. Yalnız bir ağaç her türlü dış tehdide ve erozyona açıktır.

 

Yeni neslin ders kitapları: İçi boşaltılmış bir nesildir söz konusu. Daha iyi eğitilmiş bir nesil yetiştirilecekmiş gibi çağrışım yapması hedeflenir.

 

Müfredatı hafifletmek: “Düsturumuz az olan iyidir!” ifadesini kullanır. Derslerin ve okul kavramının  içini boşaltır. Sanat dersleri kaldırılır, fiilen ilköğretim 3 yıla indirilir. Çocukları geleceğe hazırlamak değil o gün çocuğun ne istediği  dersi belirler.

İlk 5 yılda dilbilgisi kaldırıldı, matematikten havuz hesapları kaldırıldı. Oysa havuzun içinde su vardır, matematiğin fen bilimleriyle bağını kurar. Bu temel bilgiyi almayan çocuk ileride fen derslerine ve mühendisliğe ilgi duyamaz.

 

Çatışma stratejileri: Üniversitelerde “Çatışma Yönetimi Stratejileri Ölçeği”  başlığıyla yapılan anketlerde kullanılan bir kavramdır. Amacı öğretim üyeleri arasında görülebilecek görüş ayrılıklarını derinleştirmektir. Birlikte çalışan insanların ayrışmasını amaçlar. Anket soruları bu amaca yönelik kasıtlı sorulardır. Alan çalışmalarını içermez. (örn. Doç Dr.Elife Doğan, Burdur E.F. anketi)

 

Sorunlarıma bakış: Çocuklara uygulanan sözde problem tarama anketlerinin adıdır. Bu anketlerde yer alan sorularla çocuk ailesiyle, arkadaşlarıyla ve öğretmeniyle barışık yaşamayacak şekilde yönlendirilmekte, yaşadığı sorunları çözme değil derinleştirme hedeflenmektedir. Okullardan rehberlik hizmetlerinin kaldırılması ve bu anketlerin yapılması aynı süreçte görülür.

 

Yeni test sistemi: Çatışma stratejilerinden birini içerir. Sorularla çocuğu bunalıma sokmayı hedefler, sorunlara/çatışmaya çözüm üretmez, sorunu derinleştirir.  “Bireyler arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi” (SPAN Broşürü, s.4) şeklinde açılımı vardır.

            Yeni test sisteminin bir diğer örneği çoklu zekâ anketleridir. Öğretmenler tarafından doldurulur. Veliye ulaştırılmaz. Bir çeşit fişleme yoludur. İnternet ortamına kaydedilen bu bilgilerle birlikte çocuğun kimlik numarası ve kan grubu da kaydedilir.

 

Bilgi toplumuna geçtik: “Bilim anlayışı değişti, endüstri toplumundan bilgi toplumuna geçtik” ifadesiyle karşımıza çıkar. İnsanı insan yapan üretim ve tasarım süreci bitti, hazır bilgiyi kullanma dönemi başladı denilmektedir.

Sanat eğitimi derslerinin kaldırılması bu bağlamda özel önem arz etmektedir. Düşünen ve üreten insan yetiştirme, toplumun ihtiyacı olan yaratıcı insanlar yetiştirme artık eğitim programlarından dışlanmaktadır.

Eğitim toplumun ihtiyacını değil piyasanın ihtiyacını karşılamak üzere yeniden şekillenmekte, tüketici insan yetiştirmeye odaklanmaktadır.

 

Toplam kalite: “Özel yetenekli çocuklar” ve “üstün zekâlı çocuklar” söylemine çok itibar eder. Bu amaçla ayrıştırılmış ve ayrıcalıklı okullarda eğitim gören çocuklar yaratılır.

Kaliteyi artıran unsurlar bir araya getirilir, diğerlerinin ne olacağı kimsenin umuru değildir. Bu durum seçilmişler-döküntüler gibi bir ayırımla ileride toplumda kastların yaratılmasına neden olacağı hiç sorgulanmaz.

Oysa seçilmiş çocuklar henüz gelişimini tamamlamamış olan diğer çocuklardan ayrılırsa, onların gelişimi daha da yavaşlayacaktır; çocuklar birlikteyken birbirini ileriye doğru taşırlar, birbirine güç verirler, güçlerini birleştirerek zayıf olanların hızla ilerlemesine katkı verirler.

Özetle toplam kalite, birilerini dışlama pahasına bir avuç çocuğu palazlandırmak demektir; çocuğu sosyal varlık kabul eden 1968 Türk Milli Eğitim İlköğretim programı ve Finlandiya eğitim programı dünyanın en ileri programlarındandır.

 

Bilinç oluşturma: Broşürde “Öğretmenler, okul yönetimleri ve veliler  değişiklikler üzerinde bilgilendirilmelidir” ifadesiyle açılım bulmaktadır. “Bütün bunlar için dikkatli bir giriş hazırlanmalıdır. İyi planlanmış bir medya (gazete ve televizyon) kampanyası başlatılabilir” denilmektedir (age. S.6).

Haziran 2004’den beri yetkililerin verdiği tüm demeçler, TRT 4’den yapılan öğretmenlere ve velilere yönelik hizmet içi eğitim seminerleri  ve bir çok gazete haberi SPAN şirketinin isteği doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. 2005 yılının ilk aylarında TED dernek başkanı tarafından basına yapılan açıklamaların da bu kapsamda düzenlenmiş olduğu anlaşılmaktadır.

 

 

BATI’NIN İTİBARLI “HAK” KAVRAMLARI

 

Küreselleşme sürecinde ulus ve yurttaşlık bilincinden yoksun olan, etnik ve dinsel bağlarını öne çıkartan, üreten yerine tüketen insan rolünü yüklenen insan modeli gündemde tutulur. Entelektüel bilgi ölçüsü bu haklardan söz edebilen insanla özdeştir.

Toplumsal ve sosyal kavramlar geri itilerek unutturulur. İnsana “önemli olan sensin” denilmektedir. İnsanları  bu role hazırlayan bir takım “hak”lardan söz edilir.

 

Tüketici hakları: Küreselleşmeyle birlikte dünyada üretici hakları hiçe sayılırken “tüketici hakları” diye bir kavram itibar görmeye başladı. “Defolu mal satın almayınız” demek ister, oysa piyasayı canlı tutmaktır asıl maksat.  Üretici hakları unutturulmuştur, hatta köylünün tarlasını boş bırakması tercihleridir.

 

İnsan hakları: Etnik, kültürel ve dinsel ayrımcılığı körüklemek üzere ortaya atılmış bir hak türüdür. Oysa insanı sosyal varlık yapan özelliği üretim ilişkisi içerisindeki yeridir. Çalışan insanı kendi sınıfından ayrı düşürmek ve bu doğrultuda düşüncesini  şekillendirmek üzere ortaya altmış bir kavramdır.

Tarihsel kökenine inildiğinde Almanya’da 2.Dünya savaşından sonra ortaya atılmış bir kavram olduğu görülür. Amacı, savaştan sonra oluşan sosyalist ülkelerde insanların özgürlüklerinin olmadığını, ülke dışına çıkmalarının yasak olduğu yaymak ve bu nedenle batıya kaçmak isteyenlere  yardım etmek, iş ve ev vermekti. Daha sonra bu kavram  emperyalist blok dışında kalan diğer bağımsız ülkeleri parçalamak amacıyla kullanılmaya başlandı.

Okullarda ders olarak okutulması gündeme getirildi, üzerine ders kitapları bile yazıldı.

 

Kültürel haklar: “İnsan biyolojik, psikolojik ve sosyal varlıktır” tanımına “insan kültürel ve duygusal varlıktır” sözcükleri eklendi. ( Müzik Öğretmeni Alan Yeterlikleri, MEB Öğretmen Yetiştirme Gnl.Müdürlüğü, Ağustos 2004, Ankara)

Bu eklemeyle birlikte insan hakları kavramının içeriği genişletildi. Ulusal müfredatın eğitimde birlik ilkesi buradan yola çıkarak delindi; “çocuk kültürel varlıktır, kendi kültürünün dışındaki bilgileri, şarkıları, oyunları, dersleri almaya zorlanamaz” şeklinde yoruma açık hale getirildi. 

İnsanlar arasında kültürel farklılıkları derinleştirerek parçalamayı hedefler.

 

Kadın hakları: Cinsiyet ayırımcılığını öne çıkartır. Kadın-erkek ayırımcılığını körüklemek, bu yolla da toplumda dayanışma ruhunu geriletmek, sanal düşmanlar yaratarak insanların dikkatini küresel saldırılardan uzaklaştırmak ister.

Gerçekten çalışan veya işsiz annelerin haklarıyla ilgilenilmez. Çalışan kadınların sosyal hakları, çocuğuna süt içirme hakkı, çocuklarının temel besinlerini kolaylıkla bulma hakkı onların ilgi alanı dışındadır.

Kadın haklarından söz etmek demokrat tavırlı olmanın ölçüsü kabul edilirken, emperyalist ülkelerin işgal ettiği bir komşu ülkemizde kadın çocuk erkek ayırmadan yaşanan katliamlara dur demek için hiçbir gayret sarf edilmez.

Çocuk hakları: Küresel saldırılardan en çok yara alanların çocuklar olduğunu gözden uzaklaştırmak üzere ortaya atılmış kavramdır. Çocukları tüketici yapmanın yollarını açmak üzere ortaya atılmıştır. Çocuğun sosyal varlık olduğunu unutturmak, birey olarak var olduğunu gündemde tutmak ister.

Çocuk haklarından söz edenler gerçekte çocukların eğitimde piyasa canavarına teslim edilirken uğradığı zararları ve doğasıyla oynandığını görmezler.

Çocuk, yetişkinler tarafından korunmak ve eğitilmek zorundadır. Halkçı ve devletçi politikaların olmadığı toplumlarda çocuklar her zaman birilerinin sömürüsüne maruz kalacaktır.

Azınlık hakları: Ulus devletlerin dağılmasını hızlandırmak, halkın dayanışmasını zayıflatmak  ve toplumu etnik ve dinsel olarak olabildiğince küçük parçalara ayırmak üzere ortaya atılmıştır.

Küreselleşme sürecinde dünyamız tek kültüre doğru, “kullan at” öz cümlesinde  ifadesini bulan tüketim toplumuna doğru sürüklenirken azınlık haklarının sözde kalacağı gerçektir. Çok kanallı televizyonda sunulan birbirinin kopyası programlar tek kültüre gidişin açık örneğidir. 

Dünyada, küresel merkezlerden yayılan pop kültürün egemenliği altında hem klasik sanatların hem de halk kültürlerinin yok olmakta olduğu açıkça görülmektedir. Dünya halkları bir küresel asimilasyonla karşı karşıya getirilmişken onlara azınlık haklarından söz eden aynı Batı, iki yüzlü davranmaktadır.

 

 

 

 

İTİBARSIZLAŞTIRILMIŞ KAVRAMLAR

 

Kamu: Halkın adı yoktur, cemaat ve etnik gruplar, azınlıklar vardır. Kamu yararına yapılacak bir şey de yoktur, varsa bu işler kamuya açık vakıf ve dernekler tarafından yapılır.

 

Ulusal Egemenlik: Adeta unutturulmuştur. Ulus devletler parçalanıp bitirilirken, egemenlik ulus ötesi güçlere devredilirken ulusun egemenliğine itibar edilemezdi. Efendi köle ilişkilerini insanların beynine yerleştirmek varken öz güveni yükselten, kendi kendinin efendisi olma fikrini yayan bir sözcük kullanım dışına çekilmek durumundaydı.

Küreselleşme sürecinde bu nedenlerle Ulusal Egemenliği onurlandıran milli bayramlar şenliklere ve ticareti canlandırmak üzere pop şarkıcı konserlerine dönüştürülür.

 

Sosyal sınıflar: Demokrasinin üzerinde oturduğu, haklarını gözetmek zorunda olduğu emekçiler, işçiler, köylüler, emeğiyle geçinen kitleler artık yoktur, onların yerine etnik kimlik arayışındaki insan grupları vardır. Sosyal sınıflar ırk din dil ayırımı gözetmeyen, üretim ilişkileri içerisindeki insanın yerini belli eden kavramlardır ve birlik olmayı, dayanışmayı çağrıştırırlar. 

Oysa küresel sermayenin istediği, insanları olabildiğince parçalama ve ayrıştırma, bu yolla dayanışmalarını önlemektir. Aksi halde dünya üzerinde egemenlik kuramaz, küreselleşemez. Bu nedenle sınıf ekseninde güçlü birlikler yerine etnik küçük gruplar olmayı körükler.

 

Sosyal haklar: Bireyi ön plana çıkartırken onun sosyal bir sınıfa ait olduğu unutturulur. Bireyin sosyal hakları olmaz, parasını verdiği sürece her hakkı vardır… Yani insan tüketici olduğu kadar hakka sahiptir; paran kadar sağlık, paran kadar eğitim gibi.

 

Bağımsızlık: Küreselleşen dünyada ulus devletler parçalanırken bağımsız olunmamalıydı. Ekonomiler dışardan yönetilirken bağımsız kararlar alınmamalıydı.  Bağımsız olmayı aklından geçirmek bile küçümsenecek bir durum haline getirildi.

 

Milli: Küreselcilere göre eğitim ve bilim evrenseldir, öyleyse bunların milli olmasının ne gereği vardır? Hatta uluslar arası antlaşmalara göre kararlar alıp uygulandığına göre milli olması gereken bir şey kalmamıştır.

 

Sosyal Devlet: Devletin halkı kucaklaması ve eğitimi toplumun ihtiyaçlarına göre planlaması artık gereksiz kabul edilmektedir. Onlara göre birey kendi ihtiyaçlarını karşılamalı, parası kadar ve talep ettiği kadar hizmet almalıdır. Eğitim ve sağlık özelleştirilmeli, yükü devletin sırtından kalkmalıdır.

Devletin bu sosyal işlevi sona erdikten sonra ortada devlet diye bir şey kalmayacağı kesindir. Bu hizmetleri devletten almayan toplum doğal olarak bir yandan çözülme-dağılma sürecine girerken, diğer yandan aşiret, tarikat, çete vb. menfaat grupları gibi çağ dışı birliklere yönelecektir, merkezi otoriter bir yönetime kayılacaktır. Küreselleşme bu noktada merkezi egemenlikte kendisini görmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

İÇERİĞİ DEĞİŞTİRİLEN KAVRAMLAR:

           

Demokrasi: Küreselleşmenin söyleminde demokrasi tanımı bilerek çarpıtılır, ulusal egemenlik kavramından uzakta ve sadece kendini ifade özgürlüğü hakkı olarak sınırlandırılır.

Etnik, dinsel ve kültürel farklılığı ön plana çıkarmanın adı ifade özgürlüğü olur. Düşünce özgürlüğü bununla sınırlandırılır ve adı demokrasi olur. Ne kadar çok farklı grup varsa o kadar demokratik bir toplum olunacağı zannedilir.

Demokrasi adına, demokratikleşme adı altında toplumda yatay ve dikey parçalanma hedeflenir, sosyal sınıfların temsilcisi olması gereken partiler etnik ve dinsel grupların temsilcisi haline getirilir.

Diğer yandan hemşeri derneklerinden  hobi derneklerine, “…hak” derneklerinden demokrasi(!) vakıflarına kadar toplum yatay olarak yüzlerce kere bölünür. Sivil toplum örgütleri bu demokrasinin vazgeçilmez parçaları olur.

Bu kurumlar bir çeşit rehabilitasyon klinikleriydi, insanlar orada rahatlayarak evlerine dönüyor, iktidara olan tepkileri yumuşatılıyordu.

Demokrasi adeta şöyle bir şeydi; “Yönetimi değiştirmeye kalkmadığın sürece her şeyi konuşabilirsin, demokratik(!) olarak sorunlarını dile getirebilirsin.” 

Oysa demokrasi, özgür aklın egemenliğidir ve cumhuriyet bu egemenliğin yönetim şeklidir. Demokratikleşme ise, özgür aklın önünde engel teşkil eden ağalık, krallık, derebeylik, şeyhlik, dedelik gibi gerici kurumları ve tüm ulusun özgürce karar almasını engelleyen emperyal güçleri tasfiye etme sürecine denir. Özetle toplumun çağ dışı kurumlardan temizlenmesidir demokrasi. Ki çoğu zaman bunu gerçekleştirmek için devrim yapmak gerekir.

Bu nedenle bağımsızlık ile demokrasinin birlikte algılanması gerekmektedir.

 

Devlet: “Modern devlet” tanımı terk edilir, yerine “regülatör devlet” tanımı getirilir. Toplumun ihtiyacına göre işleri planlayan sosyal devlet, yani halkı kucaklayan devlet artık devrini kapatmıştır, devlet para piyasasını düzenlemekle görevlidir. Bunun için “Regülatör devlet” tanımını kullanırlar. Oysa küreselleşme sürecinde devlet regülatör bile olamamaktadır. Çünkü uluslar arası serbest piyasa ekonomisine ulus devletlerin müdahale yetkisi sınırlıdır; belirleyici olan  ulus ötesi para piyasasıdır.

Ulus devletler küresel efendilere boyun eğmedikleri zaman terörist devlet ilan edilirler, şiddetle cezalandırılırlar; ambargo, kota, dışlama, aşağılama, tecrit ve yalnızlaştırma, provokasyonla suçlu duruma düşürme, eski defterleri karıştırıp durma, uluslar arası kamuoyunda mahkûm etme,  sudan bahanelerle bombalama ve savaş gibi cezalarla hizaya getirilmek istenir.

 

Küreselleşme: Küreselleşmenin eğitimde kullandığı söylem bildirimizin ana konusudur. Küreselleşme, kendi bakış açısını yerel düzeyde daha kolay kabul edilecek bir söylem kullanır; küreselleşme enternasyonalizmdir, yapısal yeniden düzenlemedir, demokratikleşmedir, gibi.

Bizzat küreselleşmenin kendisi iyi bir şeymiş gibi algılansın istenir. İyi yanları gösterilir, bilginin her yere anında ulaşmasından söz edilir.  Gerçek tanım tek kutuplu bir dünyaya doğru sermayenin önündeki engellerin savaş dahil her yöntemle ortadan kaldırılmasıdır.

 

Özgürlük: Her türlü bireysel özgürlük ön plana çıkartılır. Ülkenin özgürlüğü değil, çalışanların özgürlüğü değil, köylünün istediğini üretme özgürlüğü değil, önemli olan bireysel tüketim özgürlükleridir. “Özgür kız” reklamındaki gibi dağ taş dolaşan yalnız kızımız cep telefonu kullandığı için özgürdür.

İnsanları tüketici yapmak için özgür insan kavramını değiştirmeye gerek vardı. Mesaj şudur; tüketici olarak cep telefonu, bireysel sigorta, banka kredi kartı, operada veya tiyatroda sakız çiğnemeye kadar para harcadığın sürece ve ulus ötesi tekellerin mallarını kullandığın sürece her yerde sınırsız özgürlüğün vardır. Vatanın özgürlüğünü savunmak hariç… Üretmek ve çalışmak özgürlüğün hariç…

Özgürlüğün ulus devletteki karşılığı ulusal egemenliktir, bu tanımı yıkmak için bireysel özgürlükler ön plândadır.  Oysa ülkesi özgür olmayan bir insanın kendisi ne kadar özgürdür?

 

Reform: Toplumu daha ileriye taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın yapılan her değişikliğe reform adı verilmektedir.  “Kamu reformu”, “Sağlık reformu”, “Eğitim reformu” adı altında yapılan değişiklikler eğer insanları sosyal güvenceden yoksun, halk çocuklarını okulsuz ve temel eğitimin içini boşaltarak 3 yıla indiriyorsa bu değişimin geriye doğru yapılıyor demektir. Reform sözcüğü bu durumda değişimin ileriye doğru olacağı duygusunu vermek üzere kullanılmaktadır. Benzer şekilde “devrim” sözcüğü de bir hayli içeriğinden uzaklaştırılmış olarak karşımıza çıkabilmektedir.

 

YANILSATMA KAVRAMLARI

           

Yeni programı kamuoyunda kabul edilir hale getirmek üzere yapılan konferanslarda ve pilot okullara gönderilen yönetmelik değişikliği yazılarında sıkça yanılsatma yoluna gidildiği görülmektedir. Halk deyimiyle “kandırma”, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinde kullandığı ifadeyle söyleyecek olursak “hileyle”, bir çok tanım, kavram ve özlü söz bilerek çarpıtılmış, Batı’ya hizmet edecek şekle dönüştürülmüştür.

Değişim: Bilinç oluşturma konferanslarında sıkça kullanılmaktadır. Öyle bir cümlenin içerisine yerleştirilir ki o cümle asıl anlamından uzaklaşırken saygınlığını bu yeni çağrışıma devreder. Bu yolla yanılsatma yapılmaktadır. Değişimin ileriye doğru olacağını anlatmak ister.

Talim ve Terbiye Kurulu başkanı Ziya Selçuk tarafından verilen Bilinç Oluşturma konferanslarında  Atatürk’ün çok önemli bir  sözü “Fikri hür irfanı hür vicdanı hür nesiller için değişim şart!” haline getirildi. Bu cümle aracılığıyla kendi istedikleri mesaj verilmekte, açıkça yanılsatma yapılmaktadır. Diğer yandan Atatürk’ün sözüne anlam değiştirtmek etik olarak yanlıştır.

Aynı konferanslarda kullanılan “Masa başında olmayan bir değişim!” ifadesi de yine bir yanılsatma örneğidir.

Öğrenmeyi öğreniyorum: Çocuk ne öğrenmek istediğine kendisi karar verince bilgiyi nereden alacağına da kendisi karar verir denilmektedir.  Satranç istiyorsa istediği kursa gider, istediği insandan öğrenir, işi bilen herkes öğretebilir, çocuk da kimden isterse ondan öğrenir gibi bir açılımı vardır. Çalgı istiyorsa kursuna gider, basket istiyorsa kulübe gider.

Çocuğun öğrenmek istediği şey için para ödemesidir önemli olan, bilgiyi kimden aldığı önemli değildir, bu insanın pedagojik eğitim almış bir öğretmen olması gerekmemektedir.

Ezberci eğitime son: Yapılan değişikliğin ezberci olmayacağını algılamaya yönelik sıkça başvurulan bir kavramdır.  Öte yandan müfredatın içi boşaltılmakta, temel eğitim 3 yıla indirilmektedir.

Getirilen Yabancı Dil ağırlıklı program tamamen ezberciliğe dayanmak zorunda olacaktır. Bir yandan da duyuları parçalayan, olaylar arasında bağ kurmayan bir sistemde çocuk ezber bile yapamaz hale gelecektir. Türkçe okuma yazmayı harften başlatan bir program konuşan çocuğu kekeletecek, okuma hızını da kaybettirecektir.

Yaşam boyu eğitim: Eğer işinde yükselmek, terfi etmek ve maaş artışı istiyorsan, kendini sürekli eğitmelisin demek ister. Ancak bu eğitim için yabancı dil öğrenmeye, internet kullanmaya, hazır bilgileri indirip dosyalamaya, bütün bunlar için para ödemeye ve ayrıca bir yüksek okula da para ödemeye mecbursun.

Çalışanlara hizmet içi eğitim verilmez. Sözleşmeli personel olmak için küreselleşmenin hazır bilgi depolarından parayla bilgi almalısın, kazandığını bunun için harcamalısın.

Gündüz çalışan insan akşamları eğitim almalıdır, kendine ayıracak zamanı kalmamalı, her an birilerine para kazandırmalıdır. Para harcamıyorsan insan değilsin mantığı burada da egemendir, para harcamıyorsan terfi edemezsin.

 “Özel Bilgi, Beceri ve Yetenek isteyen dersler”:  Bazı temel derslerin tanımları değiştirildi. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığının  10.9.2004 tarih ve 8947 sayılı yazısına ve 119 sayılı kararına (Tebliğler Dergisi  Ağustos 2004 -2563) atfen  pilot illere gönderilen 21.9.2004 tarihli yazıda şöyle denilmektedir:

“İlköğretim okullarının 4 ve 5 inci sınıflarında okutulan ÖZEL BİLGİ, BECERİ ve YETENEK İSTEYEN  Beden Eğitimi, Resim-İş, Müzik, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Yabancı Dil, İş Eğitimi ve Bilgisayar Derslerinin branş öğretmenlerince okutulması…”

Adı geçen derslere yeni bir tanım getirilmiş, bu yolla insanları bir sonraki adıma hazırlamak üzere yanılsatma yapılmıştır; bu yazıdan beş ay sonra eğitsel kollar kaldırılmış ve resim, müzik ve beden eğitimi dersleri 4.sınıftan itibaren seçmeli ders haline getirilmiştir.

Artık ilköğretimin 8 yıl olması da bir yanılsatmadır. Çünkü 3. sınıftan sonra ders seçmeye başlanan bir eğitim sisteminde temel eğitim 3 yıl demektir.

Din Dersinin yanına “kültür” sözcüğünün eklenmesiyle bir başka yanılsatmanın yapılmış olduğu yeni programla ortaya çıktı. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin yeni tanımı onu isteğe bağlı seçmeli ders yapabilecekti. Çünkü getirilen seçmeli dersler arasında HALK KÜLTÜRÜ/KÜLTÜREL DEĞERLER adlı bir ders vardır ve  Din Kültürü dersi parçalanarak kaldırılacaktır. Etnik ve mezhepsel farklılıklar seçmeli “Kültür Değerler” dersi adı altında verilebilecektir. 

 

“İnsan kültürel ve duygusal varlıktır”: Bilinen “İnsan biyolojik, psikolojik ve sosyal varlıktır” tanımına, küreselleşme döneminde “insan kültürel ve duygusal varlıktır” tanımı eklendi. Ulusal birliği bozmak amacıyla icat edilmiş bir tanımdır. Bu tanım “azınlık hakları” kavramıyla bağ kurularak düşünüldüğünde toplumda etnik ve mezhepsel ayrılıkların derinleşmesini 9 yaşında ve okulda/sınıfta başlatmayı hedeflediği görülür.

Bu yolla yabancı ülkelerdeki din dersleri de isteğe bağlı olarak seçilebilecek, “bu dersler branş öğretmenleri tarafından verilir” ifadesine bağlı olarak ülkemizde misyonerlik yapmakta olan papazlar okullarımızda ders verebilecektir.

 

Finlandiya Modeli: “Bilinç Oluşturma” toplantılarında yapılan yanılsatmanın en uç örneği ise, PİSA dünya birincisi Finlandiya’nın eğitiminden övgüyle söz edip, “Biz de Finlandiya modelini uygulayacağız!” denilmesidir. Oysa bize dayatılan modelin ABD ve İngiltere’de uygulanan piyasaya göre eğitim modeli olduğu herkes tarafından bilinmektedir.

Burada, Finlandiya’nın birinciliğiyle kendisini özdeşleştirme yanılsamasından medet umulmaktadır.

Öte yandan Finlandiya’da dışlanan tek bir çocuk yoktur, sosyal devlet hâlâ geçerlidir, öğle yemeği okulda her öğrenciye parasızdır, tümden gelim yöntemi ve 1968 Türk Milli Eğitim Müfredatında olduğu gibi MİHVER DERS uygulaması vardır. Liselerde bile Genel Lise uygulanmaktadır, ayrıştırma üniversiteye giderken ve sınavsız geçişle lise öğretmenlerinin kararıyla olmaktadır. Böylece öğretmen merkezli eğitim üniversiteye kadar devam etmektedir.

 

Küresel savrulma: Yine TTK Başkanı tarafından verilen “Bilinç Oluşturma” konferanslarında “Küresel savrulmaya kendini bırakmayan uluslar yok olurlar” ifadesi kullanılmaktadır. Oysa küreselleşmenin ulus devletleri parçalayarak yok etmekte olduğu bilinen bir gerçektir.  Burada açıkça yanılsatma vardır.

Bilinç Oluşturma konferanslarında Ulusal Direnç Noktalarının kırılması amacıyla bu yola başvurulduğu anlaşılmaktadır. TTK Başkanının, kitapçığını bastırdığı  SPAN Şirketini tanımadığını söylemesi açık bir yanılsatma örneğidir.

 

            “Ulusal” Ajans: AB üzerinden gelen dayatmaların koordinasyon merkezinin adıdır. Başbakanlığa bağlı bu merkez, 7’den 77’ye Sokrates programlarına katılmak isteyenlerin başvurularını inceler ve hangi projenin kabul edildiğini belirler, “kardeş!” okulları buluşturur.  Hedefi ulusal müfredatları kırmak olan AB Sokrates programının merkezine “ulusal” sözcüğünü eklemek bu sözcüğü asıl anlamından uzaklaştırmak ve insanları yanılsatmaktır.

            Benzer şekilde ulusötesi kurumlarla birlikte yapılan organizasyonlara ULUSAL adının verildiğine eğitim alanının dışında da rastlanmaktadır. 

 

Ulusların kaderlerini tayin hakkı: Cümlenin içeriği değiştirilmiş, “Halkların birbirinden parçalanarak ayrılma hakkı” olarak algılanması sağlanmıştır. 

Başlangıçta emperyalist sistemden kopmak isteyen ulusların sömürülmeden yaşama hakkını ifade eden bu ünlü söz, küreselleşme sürecine girildiğinde bir ulusu oluşturan kaynaşmış kardeş halkların ayrışmasını çağrıştırır hale getirildi.

Bu yolla halkları zayıf, güçsüz ve yalnızlaştırmak, sürekli parçalayarak kolay yutulur lokmalar haline getirmek, küresel kralların egemenliğini güçlendirmek için gerekliydi.

Bu durumu tanımlayan taktiğe “Böl, parçala, yönet” denir.

 

UNUTTURULAN KAVRAMLAR

 

Sosyal devlet - Çocuk sosyal varlıktır - Çocuğun doğası  - Zihin – Akıl - Algılama  - Bellek – Anlama – Kavramsallaştırma - Akıl Yürütme – Sağduyu - Mantık  - Estetik sezgi  - Hayal gücü – Kültür - Estetik kültür  - Çocuğun zihinsel, fiziksel ve ruhsal gelişimi  - Öz disiplin - Yaşamdan zevk alma – Kültür fizik – Motivasyon - Çocuk eğitbilimi - Eğitim psikolojisi - Tümden Gelim Metodu - Mihver Ders - Ortalama seviye grupları -  Küme çalışması - Yurttaşlık bilinci – Üretici - Üretim ve tasarım

 

EĞİTİMDE DEĞİŞİM PROGRAMININ GERÇEK NEDENİ

 

Broşürde “Değişime duyulan ihtiyaç” başlığı altında değişimin küreselleşmenin bir gereği olduğu anlatılmaktadır. 

Dünyadaki bu değişimle birlikte eğitim sistemlerinin de değişime uğratılmakta olduğu broşürde açıkça dile getirilmektedir (age.s.4./2.1). Yani eğitimde değişim programı küreselleşmenin dayattığı bir programdır. 

Rapordan alıntıyla bu değişenlerin neler olduğuna bakalım:

-Bilgi kavramı değişmekte, “bilim” anlayışı da değişmektedir.

-Demokrasi ve yönetim anlayışları ve metotları değişmektedir.

-Globalleşme endüstri toplumundan bilgi toplumuna doğru değişimi getirmiştir.

-Bu değişimle ilgili güçlükler yaşanmaktadır.

Son cümleden anlaşıldığına göre küreselleşmenin önündeki güçlüklerin aşılması için eğitimde değişime gerek duymaktadır. Değişimin asıl gerekçesi işte bu cümlede açılımını bulmaktadır.

Gerçekte sosyal devletlerin bitirildiği, her şeyin piyasanın ihtiyacına göre düzenlendiği bir sürece girildiğini gözden kaçırmak için değişim bir ihtiyaçmış gibi sunulmaktadır. Evet, bu değişim bir ihtiyaçtır, ancak toplumun ihtiyacı değil, küreselleşen sermayenin ihtiyacıdır.

Küreselleşmenin şekil verdiği alan sadece ulusal eğitim müfredatları değildir. Bu alanları şöyle sıralayabiliriz:

- Yiyeceklerimize şekil veriliyor; hayvan ve bitkilerin genetiğiyle oynanıyor.

- Bilim kurumlarına müdahale ediliyor, kurumlar siyasallaştırılıyor.

- Uluslara yeniden şekil veriliyor; parçalanıyor.

- Medyaya şekil veriyor; tekelleşiyor, kalitesizlik evlerin içine kadar giriyor.

- Devlete şekil veriyor; küçültülüyor, halka hizmetten uzaklaştırılıyor.

- Sanata şekil veriyor; modern sanatlar kaybolurken postmodernizm öne çıkartılıyor.

- Sanatçıya şekil veriyor; sokaktan sanatçı topluyor.

- Konser repertuarlarına şekil veriyor; ahlakî çözülmeyi destekliyor, ödüllendiriyor.

- Ödülleri şekillendiriyor; ödüller yazarın veya sanatçının siyasi duruşuna göre veriliyor.

-Bilim adamına şekil veriyor; onları  şirketlere teknisyen yapıyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Özetle Temel Eğitime Destek Programı adının “Temel Eğitime KÖSTEK Programı” olarak anlaşılması doğru anlama olacaktır.

Kaynakça:

1.TEDP Raporu, SPAN Danışmanları, 2004 Ankara

2.Eğitim Prensipleri, G.Sakman, S.Sakman, New York 1995

3.PİSA 2004 Raporu, basından

4.Alman Eğitim Sisteminin Çöküş Nedenleri, Der Spiegel 2002

TEMEL EĞİTİM 3 YILA İNDİRİLİYOR!

 

İLKÖĞRETİMDE 3.SINIFTAN SONRA DERS SEÇME BAŞLARSA;

 

MÜZİK,  RESİM ve  BEDEN EĞİTİMİ DERSLERİ KALDIRILIRSA;

 

BU DERSLER PARÇALANARAK BİREYSEL ETKİNLİK HALİNE GETİRİLİRSE;

 

SEÇMELİ ve PARALI DERS OLURSA;

 

ÜSTELİK BİLGİSAYARI SEÇEN ÇOCUK BU DERSLERİ ALAMAYACAKSA;

 

DİN KÜLTÜRÜ DERSİ PARÇALANARAK KALDIRILACAK VE KÜLTÜREL DEĞERLER DERSİ ADIYLA YABANCI DİN VE MEZHEPLER DE OKUTULACAKSA;

 

İLKÖĞRETİM FİİLEN 3 YILA İNMİŞ DEMEKTİR!

 

 

Temel eğitim zorunlu dersleriyle bir bütündür.

Derslerin parçalanması ve seçmeli hale getirilmesi sakıncalıdır; çocuk daha kendini tanımadan ders seçmeye zorlanmaktadır.

Temel eğitim her Türk çocuğunun yasal hakkıdır. 

Eylül 2005’den itibaren uygulanacak olan yeni ilköğretim programı Türk Milli Eğitim Kanununa aykırıdır.

Türkçe ders saati 4 saate indirilip Yabancı Dil ders saatiyle eşitleniyor ve ilk 5 sınıfta dilbilgisi konuları kaldırılıyorsa;

Türkçe okuma-yazma harften, İngilizce cümleden başlatılıyorsa;

Anadilimiz tehdit altında demektir.

Tüm bu program değişikliği SPAN ve CarlBro adlı iki yabancı eğitim şirketine yaptırılıyorsa durum çok daha vahim demektir.

 

MÜZİK, RESİM ve BEDEN EĞİTİMİ DERSLERİ KALDIRILMASIN!

 

TEMEL EĞİTİM 3 YILA İNDİRİLMESİN!

 

MÜFREDAT DEĞİŞİKLİĞİ DURDURULSUN!

 

 

 

Bildiri sunumu sırasında Mahiye Morgül Fevzi Öz hakkında ‘tek yabancının dahi olmadığı dört dörtlük dünyanın en iyi müfredatının Türkçe komisyonu başkanıydı,bir özel bilgi daha UNESCO’nun Türkiye’den tek eğitim uzmanısınız diyerek ‘UNESCO’da çalışma sıfatınızı siz açıklar mısınız?’ sorusu üzerine Fevzi Öz ‘ UNESCO Dünya eğitim danışmanı olduğunu,10 yıl kadar görev yaptığını, Ayrıca M. Morgül, Türkiye’deki bir eğitim modelini sistemini tanıtan Sayın ÖZ’e tanıttığı sistemin ne oluğunu sordu. Öz 60 yıl önce tahta başına geçip, çocuklara okumu yazma öğrettiğini, o zamandan bu zamana Türkiye’de sekiz okuma yazma seferberliği düzenlendiğini ilkinin Ulu Önder Atatürk tarafından başlatıldığını daha sonraki yedi seferberliğin kitaplarının hazırlanması ve programın yürütülmesi görevlerinin kendisine verilmiş olduğunu belirten Öz, bu görevden büyük onur duyduğunu belirtti.

Öz sözlerine şöyle devam etti; halen yakından bildiğiniz19 Mayıs 2001 tarihinde Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından ilan edilen ve eşleri tarafından yürütülen ‘Ulusal Eğitime Destek Kampanyasının’ yöneticileri tarafından yürütülmekte olan kampanyanın kitaplarının ve televizyon programlarının yazarlığının yapmanın gururunu duyuyorum dedi. 1981 Okuma-yazma seferberliğinde ise Dünya birincisi olduk. Bu seferberliğinde televizyon dizileri ve kitapları da benim tarafımdan hazırlanmıştır. Bu birincilik dolayısıyla MEB ve UNESCO Genel Merkezine çağırılarak ödüllendirildi, takdirname ve aklımızda kaldığı kadarıyla 100 milyon lira da para verildi. Bunun üzerine UNESCO Genel Merkezi ve Türkiye beni Asya-Pasifik ülkelerine görevlerinde yardımcı olmak üzere oraya gönderildim. Beş yıllık bir karar için görevlendirildim. Fakat münasebetler daha güçlü olduğu için bir yıl daha kaldım.

 

Salondan alkışlar.

 

Fevzi Öz;  ‘tüm bu çalışmaların yanı sıra sizinle bir büyük gurur verici olayı paylaşmak istiyorum’ .

Asya-Pasifik ülkelerinin eğitim danışmanlığım sırasında Çin’de de gerekli danışmanlığı yaptık. Üç hafta kadar Çin’de dolaştıktan sonra Pekin’de MEB ile toplandık. MEB ilk önce ‘işte sizi kutluyorum, Dünya birincisi oldunuz, buraya da sizi UNESCO gönderdi. Yardımcı oldunuz, biz de birinci olmasak bile ikincisi üçüncüsü olmak için bize hünerlerinizi getirdiniz. Biz Asyalı’yız, sizde Asyalı’sınız, yani batılılardan ziyade Amerikalılardan Avrupalılardan ziyade sizin tavsiyelerinizi tutarız, ne yapabiliriz deyince ben de dedim ki ‘Sayın Bakanım, hem Asyalı’yız, hem de dost ülkeyiz. Bu bakımdan üç hafta boyunca dolaştım, hem yetişkinlerin hem çocukların okumalarını yazmalarını gördüm ve anladım ki sizin 6500 harfiniz var, biz 29 harfle birinci olduk. Sizde 6500 harfle nasıl olacak, biz de bir laf vardır, ‘dost acı söyler’ onun için bu birazcık değişik reform lazım, bizde de değişti, Arap harfleri kullanıyorduk, fakat reform yaptık halk devrimi yaptık ve  29 harfe indirdik. Bu harfler bize üç ayda okuma yazma imkanı sağladı. Halbuki siz altı yılda okuma yazma öğretiyorsunuz. 6500 harfle o da tam olmuyor. O akşam da Pekin’deki televizyon röportajında diyor ki bu Türkiye’de 29 harf varmış, 29 harfle insan nasıl okuma yazma öğrenir, kendisi inanamıyor. Bakan o halde Sayın Öz öneriniz nedir dedi. Devrim yapın harfleri azaltın bizim gibi dedim. Önce tembel miyiz , çalışkan değil miyiz dedi. Hayır dedim, Çin Milleti çalışkandır, ama devrim yapın harfleri azaltın deyince bakan dedi ki; Mao zamanında, kültür devrimi sırasında teşebbüs ettik harf devrimi sırasında fakat halktan direnç gelince frene bastık ve orada kaldı. Ben de Sayın Bakan bizim harf devrimimiz zamanında da bir çok engeller oldu, karşı çıkanlar oldu. Ama büyük Atatürk bu engeller karşısında  frene değil, gaza bastı dedi.

 

Salondan alkışlar ve bravo sesleri.

 

Onun için dünya birincisi olduk, onun için UNESCO Genel Merkezi bizi buralara gönderdi. Bu sorunun altında Çin Eğitim Genel Müdürü sağ tarafımda oturuyor, şişmanca, iri başlı kır saçlı bir adam unutamayacağım şu sözleri söyledi; Birazda bakandan çekinerek alçak sesle ‘Böyle olağan üstü durumlarda frene değil de gaza basmak için Atatürk gibi biri olmak lazım’ dedi.

 

Salondan alkış sesleri.

 

Fevkalade mutlandım. Toplantı sonunda çay vardı. Teşekkür ettim. Dedi ki sözlerimi içtenlikle söylüyorum, ben bir Atatürk hayranıyım, Atatürk’le ilgili çok şey okudum, Atatürk dedi, birazda çekinerek Maolar şunlar bunlar sarmıyor, Hitler filan hiç dedi. Atatürk büyük dedi, onun için dünya birinciliğini aldınız dedi. Bu Asya-Pasifik ülkelerinde çalıştığım sürece Hindistan’da Atatürk günlerinin varlığını diğer ülkelerden büyük hayranlık duyan bu büyük insanı arkadaşlar da konuşmaları sırasında bahsettiği gibi bu süre içerisinde daima saygıyla büyük Atatürk’e şükranlarımız daha da arttı.

Son uygulama Okuma Yazma Kitabımda da buna benzer şeyler vardır diyerek saygılarını belirtti.

 

Salondan alkışlar.

 

Prof Dr. Fevzi Öz:

Türk Cumhuriyetlerinde 300 den fazla harf birliği komisyonlarında başkanlık yaptım. Bişkek’te yedi Türk Milli Eğitim Bakanı eskiden bir Türk Eğitim bakanı vardı. Şimdi 7 Türk Eğitim Bakanı ve 15 özel Türk toplumu bakanı var. Musevi’yim diyor ama Türk.

Bişkek’te toplantı çok büyük bir manzara ve orada harf birliği bakımından Atatürk’ün önderliğinde kabul edilen Türk alfabe sistemi oy birliğiyle kabul edildi.

Salondan alkışlar.

Köstence’deki toplantımızda da Terbiye Enstitüsü olan eğitim kuruluşunun adı da Atatürk Terbiye Enstitüsü olarak değiştirildi. Atatürk’ün adı ilave edildi. Köy Enstitüleri ile ilgili olarak bir konuşmalar oldu.

Tayland’da Bankog’da  görev yaptığım sürelerde ise bir ilginç olayla karşılaştım. Fevzi Ertekin davet etmişti. Köy Enstitüsü sistemini kurmuş orada, bizim burada kapatılan enstitü orada gayet güzel yürüyordu.

Efendim gayet güzel konuşmalar oldu, yalnız şöyle bir acaba sadece bir iki soru, çünkü toplantı programımıza göre beş buçukta bitecekti, şimdi saat altı. Sayın rektörlerimizin kokteyllerine katılmalarını arzu ediyorum. Bu itibarla acaba nasıl bir seçenek var? Birisi çalışmalarımıza yarın da devam edeceğiz, arkadaşlarımızda burada olacak. O bakımdan soruları yarın devam etsek olabilir mi?

Salondan alkışlar.

Sayın sunucu arkadaşımıza ve siz değerli izleyicilerimize yürekten teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.

 

Salondan alkışlar.

 

 

  1. 2.      GÜN- 4. OTURUM

 

Sunucu

 

Ulusal eğitim kurultayı ikinci gününde sizlerle beraber olmaktan gurur duyuyoruz.

Üniversitemizin şanlı tarih defterine çok önemli bir sayfa oldunuz.

 Dün on beş aydınımız geçti bu sahneden, bugünse on üç aydınımız geçecek. Dilerdim ki bu salon öğrencilerimizle öğrencilerinizle dolsun. Ve sizlerin güzel sözlerinden, geçiş sözlerinden bir tanesi algılanabilsin, özümsenebilsin. O zaman genç dimağlarda çok farklı ufuklar doğacaktı.

 Fakat iyi ki varsınız, iyi ki aynı topraklarda doğmuşuz da bizim ulusumuzun haklarını savunuyorsunuz. Yoksa değil küresel güçler, emperyalist dayatmalar sizin karşınızda daha iyi duramazdı.

Tekrar hoş geldiniz efendim.

 

Salondan alkışlar.

 

Yeni Türkiye’nin kurulması eğitime dayanır. En onurlu, en önemli görevimiz eğitim işleridir. Ulusal eğitim işleri kesinlikle yeninin olacağız diyen önderimiz ışığında 4. oturumumuzu başlatmak üzere oturum başkanı Sayın Prof. Dr. İnci San’ı davet ediyorum. Buyurun efendim.

 

Salondan alkışlar.

 

Ve konuşmacılarımız Prof. Dr. Sayın Semih Bilgen, Prof. Dr. Sayın Uçkun Geray ve Refik Saydam.

 

Salondan alkışlar.

 

 

 

Prof. Dr. İnci San:

Efendim, iyi günler diliyorum. Ulusal Eğitim Kurultayının 4. oturumunu açıyorum. Saygılar ve selamlar sunuyorum. Dünkü son oturumda üst başlık küreselleşmenin ulusal eğitimimizi yıkma girişimleri idi. Bu günkü oturumda yıkmayla ilgili bir şey var mı bilmiyorum ama sanki aynı program devam ediyor gibi görünüyor hatırlatmak istedim.

Efendim solumda Prof. Dr. Semih Bilgen, ODTÜ-Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi, sağımda Prof. Dr. Uçkun Geray var. Kendisini tanıtsın rica edeceğim. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesinde öğretim üyesi kendisi. Sol tarafımda Sayın Refik Saydam, MÜZED kurucusu ve Başkanlığını yıllardır yürütüyor.

Şimdi efendim program sırasına göre, Sayın Semih Bilgen’e sözü bırakıyorum, buyurun.

 

 

Ulusal Üniversite Gereksinimimiz

 

Semih Bilgen

 

            Değerli katılımcılar, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

            Ben önce “niçin ulusal üniversite?” sonra da “nasıl ulusal üniversite?” soruları üzerinde durmak istiyorum. Bu ikincisi, “ulusal üniversite bugün ne anlama gelir?” diye de sorulabilir.

 

            Önce izninizle ulusal üniversite niçin gereklidir sorusu üzerinde düşünelim. Bu soru, kaçınılmaz olarak, “bugün ulusçuluk niçin gereklidir?” sorusuyla örtüşüyor.

 

Kimileri ulusçuluğun çağdışı, dün de dile getirildiği gibi dinozorlukla eşdeğer, bireysel geri kalmışlıktan başka anlam taşımayan anlamsız bir tutku olduğunu savunuyor. Onlara göre günümüz küreselleşme günüdür, sınırların yok olması, ulus devletin tarihe karışması çağıdır. Hâlâ ulusçuluktan söz edenler de değişime ayak uyduramayan, ayıklanmaya mahkûm tutuculardır. Bu savlar bir yandan küreselleşmenin sermaye kesimine getirdiği nimetlere göz diken, o furyada kendine de önemli maddi çıkarlar görenler tarafından, diğer yandan da sermayenin küreselleşmesiyle birlikte emeğin de küreselleştiği ve sınıf savaşımının ancak küresel ölçekte yürütülebileceği görüşünden yola çıkarak hâlâ ulus devleti savunmayı küresel emekçi sınıfına ihanetle özdeşleştirenlerce dile getiriliyor.

 

Bu ikinci eleştiri bence saygıdeğer. Küresel ölçekteki azgın kapitalizmle savaşımın ancak küresel ölçekte gerçekleştirilebileceği, ulusçuluğun özünde uluslararası sınıf savaşımını yavaşlatacağı görüşü kanımca ciddi ve değerli bir görüştür. Ancak ben, sermayenin tüm dünyayı sınır tanımadan sömürmesini, emeği, ülkeleri, yoksul halkları, kadınları, çevreyi, doğal kaynakları azgınca ezmesini durdurmada ulusal sınırların bugün de önemli bir barikat oluşturduğunu düşünüyorum. Özellikle Batı ülkeleri işçilerinin küresel ölçekteki sömürüden çok ciddi paylar alarak tutuculaştırıldığı yadsınamazken küresel sömürüye başkaldırabilmenin doğal dayanaklarını oluşturan ulusal sınırları savunmamanın, giderek onları görmezden gelmenin, dolaylı olarak küresel sermayenin ekmeğine yağ sürmek olduğunu düşünüyorum.

 

Bugün ulusçuluğun niçin gerekli olduğunu dün Sn. Sina Akşin Türkiye Cumhuriyeti için çok açık biçimde söyledi: ulusçuluk, Anadolu’da varlığımızı sürdürmenin koşuludur.

 

Bence dünyadaki bütün halklar için ulus devletlerin korunması, en temel insan etkinliklerinin, en temel insan haklarının korunması anlamına gelmektedir. Bu başlıbaşına yaşama, var olma, kimliğini koruma sorunudur. Küresel saldırıya karşı geçerli ilk savunma çizgisidir.

 

Bugün küresel saldırı öyle yaygın ve öyle güçlü ki, insan olarak, birey olarak varlığımı sürdürebilmek, kendim olarak düşünebilmek, konuşabilmek, tartışabilmek, araştırma yapabilmek, bilim ve sanat üretebilmek için önce ulusal düzeydeki barikatta direnmeliyim.

 

Bu savımı açayım:

 

Ekonomide, düşüncede, günlük yaşamda her an küreselleşme baskısı altındayız. Kullandığımız diş macunundan içtiğimiz suya dek her şeye el uzatmadı mı ulus ötesi şirketler? Hangi konuda nasıl düşünmenin uygun olduğu hepimize dayatılmıyor mu? Her gün, her an dayatılmıyor mu? Ne giyeceğiz, nasıl evlerde oturacağız, ne yiyip içeceğiz; hepsi artık aynılaşma baskısı altında değil mi?

 

Konumuz üniversiteler olduğu için bilim ve sanat alanına eğilelim:

 

İnsanı insan yapan iki etkinlik sanat ve bilimdir. Bunları birleştiren de felsefedir. Bilim, sanat ve felsefe üçlüsüne birlikte eğilen hangi kurumdur dersek orada üniversiteye ulaşıyoruz. Eski Doğu’nun, Yunan’ın bilgeleri bunların üçüyle birlikte uğraşırlardı. İlk üniversiteler de insan aklının bu üç uğraşını birlikte geliştirmek için kurulmuşlardı. Zamanla uzmanlık alanları ayrıştı.

 

Bu insan etkinliklerinin her biri tek tek bireylerin yaratıcılığının alanıdır.

 

Sanatçı, yapıtını yaratırken yalnızdır. Felsefe ile sorguladığı varoluşun karşısında dinlerin tanrı dediği yaratıcının rakibidir. Tanrı nasıl yarattığını hiçbir hakemin, eleştirmenin görüşünü almadan yaratırsa, sanatçı da güzeli, anlamlıyı yaratırken yalnızdır. Yaşam birikiminden, kültürden beslenir. Kendinden önceki sanatçıları tanır, yapıtlarını inceler, ama yaratım sancısını yalnız çeker. Yalnızlık onun trajedisi ve gücüdür. Eleştirmenin görüşü ancak sonradan anlamlıdır; yaratım öncesinde göz önüne alınırsa ortaya çıkan yapıt yaratıcı olmaz, olsa olsa pazarda değerli olabilir. Gerçek sanatçıyı, sanatta kalıcılığı belirleyen, yaratıcının yalnızlığı, giderek Pazar’a başkaldırma gücüdür.

 

Başlangıçta bilim insanları da yalnızdı. Thales’ler, Copernicus’lar, İbni Sina’lar doğa karşısında kendi akıllarına güveniyorlar, bir de kendilerinden önceki bilginlerin öğrettiklerine dayanıyorlardı. Bugün en zor problemin çözümüne ulaşmak üzere uğraşan bilim insanı, yüzlerce araştırmacının çalıştığı bir araştırma merkezinde de olsa o en yaratıcı anda yine yalnızdır.

 

Sanatın da bilimin de evrenselliği tartışılamaz. Gerçek sanat yapıtı tüm insanlığa seslenir. Yüzlerce yılın, binlerce kilometrenin ötesinden yüreğinize yaşamın anlamını fısıldar. Bilimin sonuçları, doğanın gerçekleri de evrenseldir. Doğanın ulusu yoktur.

 

 

 

 

 

Öyleyse ulusallık ne anlam taşıyor?

 

Ulusallık, bugün evrensel sanat yapıtı yaratabilmenin de, evrensel değer taşıyan bilimsel çalışmaların da dayanağıdır. Sağlam toplumsal kökenlere dayanmayan bilim, bırakın evrensel olmayı, basit ve sığ taklitçilikten ibaret kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Zengin bir toplumsal kültüre dayanmayan sanat, yine basit bir tüketim malzemesi olmanın ötesine kolay kolay geçemez.

 

Bir zamanlar insan yaratıcılığının dayanağını oluşturan kültürler yereldi. Bir Semerkant, bir İzmir, bir Berlin, başlı başına bilim kentleri olarak ün salabilmişti. Ama bugün en az ulusal düzeydeki kaynaklarla desteklenmeyen bilim kurumları evrensel yarışta söz sahibi olamamaktadır.  ABD’nin Silikon Vadisi, Washington’daki ulus devletin, ve ABD’nin doğu kıyısındaki birtakım yıldız üniversitelerin işbirliği olmadan bilişim teknolojisinin beşiği olabilir miydi?

 

Özetle, insanı insan yapan bilim ve sanat etkinlikleri, artık yerel birikimlerle yetinerek evrenselliği yakalayamaz; bu etkinliklerin sürdürülebilmeleri, en az ulusal düzeydeki toplumsal birikimden beslenmeleriyle olanak kazanır. Özellikle de bilim gündemini oluşturmak için, anlamlı gerçek bilimsel araştırmalara girişebilmek için gereken kritik kütle, artık ulusal düzeyin altında yakalanamamaktadır.

 

            Pekiyi daha büyük toplumsal birikimleri kucaklasak, ulusal düzeyi aşsak?

 

Az önce, “Bugün küresel saldırı öyle yaygın ve öyle güçlü ki, insan olarak, birey olarak varlığımı sürdürebilmek, kendim olarak düşünebilmek, konuşabilmek, tartışabilmek, araştırma yapabilmek, bilim ve sanat üretebilmek için önce ulusal düzeydeki barikatta direnmeliyim” demiştim.

 

Toplumsal birikim yaratıcılık için gerekli, ama ölçeği küreselleştikçe, yaratıcılığın yitirilmesi tehlikesi de artıyor.

 

Günümüzde evrensellik çabası kolayca tek tip sığlığa dönüşebilmektedir. Dünyanın her yerinde, bilime ya da sanata evrensel katkı yapacağım derken gerçek yaratıcıların sığ taklitçileri konumuna düşen çok sayıda iyi niyetli zavallı yok mu? Ama gerçek yaratıcı, o yalnızlık trajedisi sayesinde elde ettiği özgünlüğüne boçludur kazandığı evrensel saygıyı. Küresel denilen bilim gündemi, çok büyük kaynaklarla beslenen birtakım araştırma kuruluşlarında belirleniyor, dünyada nice bilim insanı da onların ardından nefes nefese koşarak üç beş yayın çıkartmak, birkaç atıf koparabilmek için çırpınıyorsa yaratıcılık nasıl korunacak?

 

Bugün birçok ulus ötesi sanayi ve ticaret kuruluşunun yıllık cirolarının dünyadaki nice ulusun ekonomilerinden büyük olduğunu biliyoruz. Bu büyük şirketlerin nice üniversitenin bilimsel araştırmalarını, en hafif deyişle yönlendirmekte oldukları, bunun çok ciddi etik sorunlara yol açacak boyutlara ulaştığı da biliniyor. Örneğin 1998 yılında ABD’nin yüksek prestijli Berkeley Üniversitesi’nin İsviçre kökenli ilaç şirketi Novartis’le 25 Milyon dolarlık bir anlaşma yaparak mikrobiyoloji bölümünün araştırmalarını yönetmekte bu şirkete ciddi yetkiler verdiği biliniyor. Artık üniversite rektörlerinin, gezgin satıcılar gibi kurumlarına parasal destek sağlama çabasında büyük şirketlerin kapılarını aşındırmaları hiç de şaşırtıcı sayılmıyor. Ancak bu gelişmeler sonucunda bilimsel çalışmaların hangi gerçekleri ve ne ölçüde ortaya çıkartacağı konusunda çok ciddi kuşkular da doğmaktadır. Kâr için çalışan şirketlerin ekonomik desteği, ister istemez bilimsel çalışmaları da kâr çerçevesine sokmakta, bu da o en temel insan niteliği olan evrensel doğa gerçeğinin araştırılması yönelişini en hafifinden sakatlamaktadır.  Artık sigaranın insan sağlığına “o kadar da fazla zarar vermediği” ya da birçok bağımsız araştırmada sinir sisteminde ciddi hasarlara yol açarak Alzheimer hastalığına neden olduğu belirlenen Aspartam isimli yapay tatlandırıcının zararsızlığı en zengin üniversiteler tarafından “bilimsel olarak” gösterilebilmektedir.

 

İşte ulusallık, yani bu küresel devlere karşı durabilme gücü, bilimsel özerklik olarak kendini göstermektedir. Ulusal düzeyin altında hangi güçle karşı koyabilirsiniz bu devlere? Uluslararası ölçekte tekelleşme bu hızla sürerse yakında ulusal düzeyde de bunu başarma şansımız kalmayacaktır. Başka bir deyişle ulusal barikatlar bir gün dağılabilir. Ama bugün, bağımsız kalmanın, insan olarak en temel yaratıcılık işlevlerimizi canlı tutabilmenin, bilimsel araştırma ve sanat yaratımının temel koşuludur ulusallık. Nasıl birey olarak kendi aklımızı kullanma sorumluluğumuz, yükümlülüğümüz varsa, toplum olarak da en temel insan yaratıcılığının zeminini oluşturmak, ulusal üniversitemizi korumak, geliştirmek yükümlülüğümüz vardır.

Böylece “niçin ulusallık?” sorusunu yanıtlamış oluyoruz.

 

* * *

Başlarkan, üzerinde duracağım ikinci sorunun, “nasıl ulusallık?” olacağını söylemiştim.

            Bu konuda ilk akla gelen, kamu kaynaklarıyla beslenen ve özerkliği korunan üniversitedir.

            Ülkelerin GSMH’den eğitime ayırdıkları  paya baktığımızda,  Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP’nin 2002 verilerine göre en yukarıda %8’den fazla pay ayıran Küba ve Danimarka’yı, onların arkasından %7’ler düzeyindeki İsveç, İsrail ve son on yılda ciddi ekonomik atılımları gerçekleştirerek IMF boyunduruğundan başarıyla kurtulma örneği oluşturan Malezya’yı görüyoruz. Ürdün’de %4,6, Paraguay’da %4,7 ve Bulgaristan’da %5,8 düzeyinde olan bu pay Türkiye’de ise ancak %3,7 düzeyinde. Toplam eğitim harcamalarındaki bu oranlara karşılık, yine GSMH’dan yüksek öğretime ayrılan paylara baktığımızda ise görünüm oldukça farklı. Bulgaristan’da %0,8, Türkiye’de %1,2, Küba’da %1,5, İsveç’te %2,1, Danimarka’da %2,4 ve  Malezya’da %2,5.

Bu örneklerden, Malezya’da gerçekleştirilen önemli ekonomik atılıma koşut bir yüksek öğretim atılımının da yapıldığı sonucu çıkartılabilir. Ancak bu rakamlar, örneğin Küba’da son on yılda tıp, biyokimya ve eczacılık alanlarında gerçekleştirilen büyük atılımların ipuçlarını vermemektedir.

“Nasıl ulusal üniversite?” Sorusunun, yalnızca ayrılan kaynaklara bakılarak yanıtlanamayacağı açıktır.  Bu sorunun yanıtı üniversitelerdeki eğitim ve araştırma etkinliklerinin içerik ve niteliğiyle ilişkilidir.

Günümüzde akademik etkinliklerin değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılan ölçütler de çoğu kez küresel saldırıdan etkilenmiş durumdadır. Örneğin yapılan yayınların uluslararası bilimsel atıf dizinlerine (Science Citation Index) girmiş olup olmadıklarına bakarsanız doğrudan doğruya bunların küresel bilim ve teknoloji gündemine, başka bir deyişle ulus ötesi sermaye kuruluşlarının belirlediği çerçevelere uygunluklarını değerlendirmiş olursunuz. Niteliğine bakmadan yalnızca yayın sayılarını göz önüne almak ise elbette kof niceliği öne çıkartmak sonucuna varacaktır.

 

 

 

 

Pekiyi niteliği nasıl değerlendirmeliyiz? Ya da baştan beri vurguladığım yaratıcılık özelliğini, özgünlük düzeyini nasıl saptayacağız? Ulusal üniversiteyi korurken üniversitenin hangi yönelişini, nasıl özendireceğiz? Örneğin küresel saldırıya boyun eğmeyelim diye yalnızca yerel konuların araştırılmasını mı isteyeceğiz?

 

Kanımca sorunun bu yanını yanıtlamak çok kolay değil.  Küresellik karşısında bir yandan tek tipliğin, taklitçiliğin ve yaratıcılığı ya sahiplenen ya da onu acımasızca ezen ulus ötesi tekellerin egemenliğine girmekten kaçınmak, diğer yandan da başımızı kuma sokmaktan, dar görüşlülüğün, sığlığın tuzaklarından kaçınmak zorundayız.

 

Evrensellik, yaratıcılık ve özgünlük hedeflerini yakalamanın kolayca yazılabilecek bir reçetesi olmadığını hepimiz biliyoruz.  Ancak ulusal üniversitenin temel bazı koşullarını irdelemekte yine de yarar var.

 

Öncelikle ulusal dilde eğitim, kanımca bunun olmazsa olmaz bir koşulu. Bilimin, sanatın, felsefenin, başkalarının uğraştığı, bizim ise yalnızca taklit edebileceğimiz etkinlikler olmadığını benimsememiz için bu zorunlu. Türkçe’nin bir bilim dili olduğunu görmek ve göstermek zorundayız.

 

Bu noktada izninizle anadilde eğitim konusuna da kısaca değinmek istiyorum. İnsan öncelikle anadilinde düşünür. Anadilinde var olur. O nedenle anadilinde eğitim görmek, elbette her insan için geçerli bir gereksinimdir, bir haktır. Ancak bugünkü tarihsel koşullarda, az önce belirttiğim gibi ulusların varlıklarının küresel sermayenin saldırısına karşı belki de en geçerli direniş çizgisini oluşturduğu noktada, ulusal dille eğitim, ulusu oluşturan etnik gruplar için de zorunlu, var olmanın olmazsa olmaz koşuludur. Ulus içindeki tüm grupların, giderek tüm bireylerin, öncelikle ekonomik yönden ayakta kalabilmeleri için zorunludur. Ekonomik zorunluluk, ardından gelen toplumsal ve kültürel varlığını sürdürebilme gereklerinin de ön koşuludur. Farklı anadiline sahip olan bireylerin o dilde eğitim alabilmeleri, o dillerin de ulusun kültürel zenginliğinin öğeleri olarak işlenip zenginleştirilebilmeleri, ancak ulusal temeli oluşturan ulusal dilin yeterince güçlü, zengin ve gelişmiş olmasıyla olanaklıdır. Bu sağlanmadığında, ulusal dilin zayıflatılıp yerine etnik dillerin geçirilmesi başarıldığında, küresel sermayenin topyekün saldırısı karşısında bir kale daha düşmüş olmaktadır. Bundan, hiçbir halkın kazançlı çıkması olanaklı değildir. Ülkemizde Türkçe’nin ulusal dil olarak hak ettiği güce kavuşması, bilim dili, kültür dili olarak tüm yurttaşların zenginliğine katkıda bulunacak, giderek örneğin Kürtçe’nin de bu ülkenin kültür zenginlikleri arasında hak ettiği yeri almasına giden yolda temel çerçeveyi oluşturacaktır. Ulusal diline sahip çıkamayan bir toplum, etnik kültürel öğelerini hiçbir biçimde koruyamaz.

 

Ulusal üniversitenin ikinci zorunluluğu ise kendi eğitim ve araştırma gündemini belirleyebilme yetkinliğidir. Bilimsel özerklik denilen bu koşul da özgünlüğün olmazsa olmaz koşuludur. Üniversite toplumun beyni ise, topluma yol gösterme işlevini yerine getirecekse kendi  saptayacağı sorunlar üzerinde çalışabilmeli, gerçeğin bilimsel yöntemle araştırılmasının önüne hiçbir engel çıkmamalıdır. Ne ekonomik, ne siyasal, ne de yönetsel engeller, üniversitenin toplumun beyni olarak çalışmasını aksatmamalıdır. Bugün belki en çok örselenen bu gerekliliktir.

 

Bir yandan küresel saldırı, yalnız ülkemizde değil, tüm dünyada üniversitelerin kamusal kaynaklardan beslenmesini kısıtlamakta,  onları, az önce de değindiğim gibi kendilerini ayakta tutabilmek için sermayenin kapısını aşındırmak zorunda bırakmaktadır. Kamudan kaynak ayrılması, bilimsel özerkliğin kısıtlanması için gerekçe olarak da görülebilmektedir. Kimi kamu yöneticileri, “madem ki üniversitelere kamudan kaynak aktarıyoruz, o zaman onların ne yaptığını da denetlemek durumundayız” savını öne sürmektedir. Bu görüşle üniversite mütevelli heyetlerine yerel sanayicileri vb koyma çabaları hep gündemdedir. Bu yaklaşımın, büyük para kaynakları karşısında üniversitelere istedikleri araştırmaları yaptırıp, istemediklerini engelleme yetkisini kendilerinde gören büyük şirketlerinkinden hiçbir farkı yoktur. Elbette kamu kaynaklarının doğru kullanımı esastır, ancak bu doğruluk, bilimsel özerklik ve özgün, yaratıcı çalışma zorunluğu dışında hiçbir gerekçeyle getirilecek kısıtlamaları haklı göstermez.

 

Kısacası, ulusal üniversitenin yaratıcılık, özgünlük hedeflerine nasıl ulaşacağının reçetesi yoktur, ama bu hedeflere ulaşmasının nasıl engelleneceği, nasıl engellenmekte olduğu bellidir. Ulusallık, üniversitenin toplumlara, insanlığa başarıyla yol göstermesinin zorunlu koşuludur ama yeterli koşulu değildir. Yaratıcılığın, özgünlüğün yolunu bulmak ise insanlık kadar eski, ve onun varlığı kadar anlamlı bir çabadır. Yılmadan, yorulmadan yaratıcılık yolunu aramak insanoğlunun en temel acısı ve en temel mutluluğu değil midir?

 

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Salonda alkışlar.

 

İnci San; Sayın Semih Bilgen’e çok teşekkür ediyoruz. Sözü Prof. Dr. Uçkun Geray’a veriyorum, buyurun efendim.

 

 

 

BATI’NIN EĞİTİMDEKİ DAYATMALARI ve SONUÇLARI

 

                                                                       Prof. Dr. Uçkun GERAY

 

        Avrupa Birliği Zor Durumda

 

            Bilgi toplumu oluşturma doğrultusunda ilk atılımın 1990’ların başında ABD’de gerçekleştirildiği, AB’nin atılımının ise, gecikerek, 2000’li yıllara yaklaşırken gerçekleştiği ve bir yarışın yaşanmakta olduğu görülmektedir.

 

            AB 2010 yılını bilgi toplumu oluşturmada bir hedef yılı olarak kabul etmiş durumdadır. Bu yarışın ve bu hedefin eğitimi ve araştırmayı öne çıkarmaması beklenemez. Bu amaçla da birtakım programların, örneğin araştırma alanı oluşturmak üzere 6.Çerçeve Programının (2002-2006) ve programa uygun finansal desteklerin devreye sokulduğu görülmektedir.

 

            Ancak söz konusu programların amacının tek başına eğitim, araştırma ve bilgi üretimi olduğunu söylemek doğru değildir. Gerçek amacın ABD’yi ve Japonya’yı yakalamak olduğu ve bilim, teknoloji ve yenilik yoluyla pazarda yaşanan savaşı kaybetmemek olduğu açıktır. Sekiz yıl Almanya’da başbakanlık yapmış olan Helmut Schmidt’in yazdığı Die Maecht der Zukunft (Geleceğin Güçleri) başlıklı kitapta ABD’nin zayıf alanları sıralanmakta, buna karşılık güçlü alanları belirtilmekte ve ABD’nin üniversitelerinin üstün nitelikli olduğu kabul edilmektedir. Avrupa Eğitim Alanı ve Avrupa Araştırma Alanının yaratılmak istenmesinin kökeninde ABD’nin üniversite, eğitim ve araştırma gücünü yakalamak bulunmaktadır. Eğer bu gerçekleşebilirse 1975’den başlayarak sürekli bir biçimde artan, Fransa için %11, Almanya için %12 olan işsizlik oranının azaltılmasının ve bununla ileri derecede bağıntılı olan büyüme hızı artışının sağlanacağı ortadadır. İşsizliğin artıyor ve sosyal güvenlik desteklerinin daraltılıyor olması, AB’deki mevcut politikanın insan boyutundan yoksun olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir. Zaten büyük bir ağırlıkla bu yüzden AB anayasası Fransa’da ve Hollanda’da reddedilmiştir. AB anayasasının Fransa’da reddedilmesinin hemen ardından bir kabine değişikliği olmuş ve yeni başbakan Dominique de Villepin hükümet programında işsizliğin azaltılmasını ilk sıraya yerleştirmek zorunda kalmıştır.

 

            Şu halde AB’yi bütünüyle kapsayan bir çözüme dönük olmak üzere, eğitim politikasını biçimlendirecek bir siyasi iradenin ve bir stratejinin varlığı önem kazanmaktadır. AB’nin Avrupa Eğitim Alanı ve Avrupa Araştırma Alanı oluşturma yolunda bir siyasi iradesi ve stratejisi vardır ve yukarıda değinildiği gibi 2000’li yılların hemen öncesinde bir atılımla yürürlüğe konulmuştur.

 

            Bu strateji çerçevesinde önem kazanan kavramlar Avrupa vatandaşlığı, Avrupa değerleri ve Avrupa boyutu olmaktadır. Zira, üye ve aday üyeler bağlamında ulusalcılığın ve bağımsızlığın korunması, başka deyişle ulusal kimliğin sürdürülmek istenmesi halinde devletlerüstü ve uluslarüstü bir yapının, yani AB’nin oluşturulması mümkün değildir. AB halklarının kendilerini Avrupa vatandaşı olarak tanımlayabilmesinin yolu AB değerlerinin içselleştirilmesinden geçmektedir. Bunun güvenilir yolu ise kuşkusuz eğitimdir.

 

            AB’nin yüksek öğretim alanı ve dolaylı olarak da araştırma alanındaki stratejisinin nasıl inşa edildiğine ilişkin göstergeler 1999 Bologna Bildirgesinden çıkarılabilmektedir: “Avrupa yüksek öğretim alanı kurmak ve Avrupa yüksek öğretim sistemini uluslar arası boyutlarda yaygınlaştırmak”; “Kalite güvencesi için Avrupa işbirliğinin desteklenmesi”, “...entegre inceleme, eğitim ve araştırma programlarına ilişkin yüksek öğretimde gerekli Avrupa boyutlarının desteklenmesi”; “Bilgi Avrupası... ortak sosyal ve kültürel mekana ait olma ve paylaşılan değerler hakkında bilinçlilik sağlayan Avrupa vatandaşlığının vazgeçilmez birleştirici ve zenginleştirici unsuru olarak da yaygın biçimde onaylanmıştır”; “Herhangi bir uygarlığın canlılığı ve verimliliği, diğer ülkeler için o kültürün çekiciliği ile ölçülebilir. Avrupa yüksek öğretim sisteminin, bizim olağanüstü kültürel ve bilimsel geleneklerimizle eşdeğerde dünya çapında çekime sahip olması hedeflenmektedir”;“Bilgi Avrupası... vatandaşlarına yeni bin yılın hedeflerini karşılayabilmek üzere gerekli yeteneği verebilmenin yanısıra, ortak sosyal ve kültürel mekana ait olma ve paylaşılan değerler hakkındaki bilinçlilik sağlayan Avrupa Vatandaşlığının vazgeçilmez birleştirici ve zenginleştirici unsuru olarak...”; “Özellikle Avrupa yüksek öğretim sisteminin uluslararası rekabetini arttırma amacına bakmalıyız”; “... Avrupa yüksek öğretim alanı kurmak ve Avrupa yüksek öğretim sistemini uluslararası  boyutlarda yaygınlaştırmak için...” ifadelerinde öne çıkarılan terimler Avrupa vatandaşlığı, ortak sosyokültürel değerler, dünya çapında çekicilik, rekabet gücü, uluslararası boyutlarda yaygınlık, kalite güvencesi ve Avrupa boyutunun desteklenmesi şeklinde özetlenebilir.

 

            Ancak, daha önce Lizbon zirvesinde (Mart 2000) kararlaştırılan stratejiye göre, AB’nin bilgiye dayalı, rekabet edebilir, gelişmiş işgücüne ve sürdürülebilir kalkınmaya dayanan bir ekonomiye sahip olması için, özetle, üye ülkelerin, istihdam, eğitim ve bilgi teknolojileri alanlarında 10 yıllık bir sürede (2010 yılı) ulaşılacak hedefler belirlenmiştir. Lizbon zirvesinde ortaya konan üç temel amaçtan biri, eğitim ve öğretim sisteminin... dış dünyaya açık olması ve bu kapsamda üye ülkeler arasında işbirliğinin geliştirilmesidir.

 

            Ayrıca Lizbon zirvesinde 2010 yılına kadar AB’nin bilimsel araştırmalara GSMH’larının %3’üne ulaşan kaynak ayrılması gerektiği de vurgulanmıştır. Buna göre de, ek olarak 1,2 milyon akademisyen ve araştırıcıya ihtiyaç bulunmaktadır. Yani AB’nin bu hedefini tehdit eden başlıca sorun bilim insanı sıkıntısıdır. Ayrıca yetişmiş elemanların rakiplere kaptırılmaması da istenmektedir.

 

            AB küreselleşmeyi olumlu bir gelişmedir diye ne kadar övecek olursa olsun, kendisi de yine aynı gelişmenin mağdurudur. AB bilgi toplumu oluşturma, rekabet edebilme, yaratıcılık, verimlilik... alanlarında küreselleşmenin sıkıntılarını yaşamakta ve ABD karşısında eşitlik sağlayamamaktadır.

 

            Newsweek dergisinin Eylül 2003 sayısındaki, Avrupa üniversitelerinin ABD üniversitelerinden neleri öğrenebileceğine ilişkin bir yazıda, AB’deki değişimi Stanford, MIT ve Caltech örnek alarak yapmak gerektiğinin; 25 Eylül 2004 Economist dergisinde de AB üniversite sisteminin hiç de iyi durumda olmadığının yazıldığı bildirilmektedir. Bunlara ek olarak bu yazıda 400 000 AB kökenli araştırmacının ABD’de çalıştığı ve bu durumun nedenleri açıklanmaktadır.

 

            AB’nin Bazı Eğitim Programları

 

            AB’nin eğitim alanındaki eylem dizisi olan SOCRATES programı her yaştaki eğitimi kapsayan bir programdır. SOCRATES başlığı altındaki önemli alt eylem programları şunlardır: ERASMUS (yüksek öğretim), COMENIUS (okul eğitimi), LINGUA (Avrupa dilleri öğretimi ve eğitimi), MINERVA (açık ve uzaktan öğrenim ile bilgi ve iletişim teknolojileri), GRUNDVIG (yetişkin eğitimi) ve ayrıca diğer programlardır. Şemsiye terimin yani SOCRATES programının amaçları şu şekilde özetlenebilir:

 

            SOCRATES programıyla aynı seviyede olmak üzere ayrıca LEONARDO da VİNCİ (mesleki eğitim sistemlerinde yeniliği ve kaliteyi geliştirme), TEMPUS (Orta ve Doğu Avrupa, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Üçüncü Ülkeler için yüksek öğretimde uluslar arası işbirliğine yönelik program), YOUTH (gençlerin topluma aktif katılımı, kültürler arası diyalog ve hoşgörünün geliştirilmesi) programları da görüldüğü gibi AB eğitimini biçimlendirecek destekleri ifade etmektedir.

 

            SOCRATES programının amaçları şöylece özetlenebilir:

 

-        Tüm eğitim düzeylerinde Avrupa bilincini güçlendirmek üzere Avrupa boyutunu geliştirmek,

-        AB dilleri bilgilerinin niteliksel ve niceliksel gelişmesini desteklemek ve böylece topluluk arasında dayanışma sağlamak,

-        Eğitimin kültürler arası boyutunu desteklemek,

-        Eğitimin her düzeydeki kuruluşları arasındaki işbirliğini, aralarındaki entelektüel ilişkileri ve öğretim potansiyellerini geliştirmek üzere desteklemek,

-        AB boyutunu desteklemek amacıyla öğretmen değişimini ve nitelik gelişimini teşvik etmek,

-        Öğrencilerin hareketliliğini ve çalışmalarının bir bölümünü başka üye ülkede tamamlamalarını teşvik etmek,

-        İşbirliğine açık bir AB alanını geliştirmek üzere diplomaların ve eğitim sürelerinin karşılıklı olarak tanınmasını teşvik etmek,

-        Bilgi değişimine yardım etmek ve eğitim politikalarını yönlendirenler arasında deneyim değişimini desteklemek,

-          Eğitimin bütün alanlarında fırsat eşitliği sağlayarak Avrupa kaynaklarının uluslar arası kullanımını özendirmek.

 

            SOCRATES programının altında yer alan ve yüksek öğretime dönük olan ERASMUS alt programı da elbette stratejik hedefleri itibariyle SOCRATES programına tabidir. ERASMUS’un alt eylemleri olarak ise üç eylemden söz edilebilir (Erasmus I, II, III). Örneğin ERASMUS I içinde yer alan bazı etkinlikler konumuz açısından önem kazanmaktadır. Bunlardan “Avrupa modüllerinin geliştirilmesine yönelik ortak projeler” eyleminin içeriği şu şekilde özetlenebilir: “Üniversite öğrencilerine bir Avrupa perspektifi kazandırabilmek amacına yönelik olarak çeşitli disiplinlerin müfredatına Avrupa boyutu getiren modüller eklemektedir. Oluşturulan modüller, öğrencilere, Avrupa kültür ve dil çeşitliliğine ilişkin bilinçlerini yükseltme ve Avrupa kurumları hakkındaki bilgilerini geliştirme imkanı sağlamayı hedeflemektedir. Söz konusu modüller Avrupa ülkelerinin tarih, toplum, politika ve ekonomilerine Topluluk Hukuku, Avrupa Ekonomisi, AB Tarihi gibi Avrupa bütünleşmesinin çeşitli boyutlarıyla farklı katılımcı ülkelerde uygulanan müfredat içeriklerinin karşılaştırılmasına ve belirli bir disiplin alanına ilişkin dil modüllerinin geliştirilmesine odaklanabilmektedir”. ERASMUS II içinde ise, öğretim görevlilerine AB ülkelerinde çalışması için destek verme ve öğrencileri, AB ülkelerinin birinde 3 ila 12 ay öğrenim görmeleri için destekleme eylemleri yer almaktadır.

 

            Yine SOCRATES programı içinde olan COMENIUS alt programı okul eğitimini ele almaktadır ve kültürel katılım, çevre, bilim ve teknoloji konularında geliştirmeye dönük okul ortaklıklarını teşvik etmekte, öğrencileri, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı destek olmak üzere, kültürel ve dilsel olarak çeşitlenen AB toplumunda yaşamaya hazırlamaya çalışmakta; eğitimcileri de meslek içi eğitimlerle desteklemektedir. Bu programda da, genel çerçeveye uygun olarak Avrupa boyutunun güçlendirilmesinde ve okul öncesi eğitim kalitesinin geliştirilmesinde işlev görmektedir.

 

            SOCRATES programındaki bir başka alt eylem programı da LINGUA’dır. LINGUA dil ve kültür farklılıklarını korurken, AB pazarını etkin hale getirmek ve serbest dolaşımı uygulayabilmek üzere iletişimi geliştirmek, serbest dolaşımda ve eğitimde işbirliğini gerçekleştirmek, böylece açık bir Avrupa alanı oluşturmak istemektedir.

 

            SOCRATES programıyla aynı düzeyde olan önemli bir program da YOUTH yani Gençlik Programıdır. Bu program kapsamında, gençlerin, kendilerini, tarihi, kültürel, sosyal, politik çevreleriyle AB’nin ayrılmaz parçası olarak görmelerini sağlamak; onları ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve antisemitizm gibi tehlikeler hakkında bilinçlendirmek; birlikler ve örgütler yoluyla aktif biçimde toplum içinde yer almalarını sağlamak; gençlerin bağımsızlık, yaratıcılık ve girişimcilik yanlarını geliştirmek amaçlanmaktadır.

 

Gerek, örneğin, Bologna Bildirgesi, gerekse SOCRATES programının ve onun alt programlarının amaçlar dizisi iyi incelendiğinde görülmektedir ki, hemen tüm ifadeler AB ölçeğinde, birbirine benzeyen ortak sosyokültürel AB değerlerini özümsemiş, Avrupa Vatandaşlığını ulusal vatandaşlığın önüne koyan; AB’nin her yanında işlendirilmesi mümkün olan, nitelikli eğitim almış, yenilik üreten, rekabetçi, bireylerden oluşan emek gücüne sahip bir Avrupa; bunun paralelinde bu insanı yetiştiren nitelikli, hareket yeteneğine kavuşturulmuş ve dünya ölçeğinde çekiciliği olan, açık bir eğitim ve araştırma düzenine sahip bir Avrupa istenmektedir.

 

            Yüksek Öğretimde Ayrışma

 

            AB alanlarına katılma koşulları itibariyle yüksek öğretim kurumlarımızın aynı düzeyde olduğu söylenemez. Bu noktada hem üniversiteler, hem fakülteler, hem de anabilim dalları ölçeklerinde farklılıklar bulunmaktadır. Dolayısıyla, Avrupa yüksek öğretim alanına hemen ya da kısa vadede katılma olanağına sahip olmayan üniversiteler, fakülteler ve anabilim dalları söz konusudur. Buna göre bir ayrışmanın yaşanmaması düşünülemez.

 

            Sürece katılım koşullarını hiçbir zaman elde edemeyecek olan, yahut 6. Çerçeve Programı bağlamında önceliği olmayan bilim dallarından ve fakültelerden de söz edilmelidir.

 

            Sürece hızla katılma olanağı olan kurumların, hem araştırma gücü, hem de öğretim gücü olarak, bazı olanaklara kavuşma yolunda avantajları bulunduğu söylenebilir. Araştırma gücü yönünden bakıldığında, AB ile ortaklaşma sürecine katılan kurumların araştırma niteliklerini, ortak proje sayılarını, üniversite sanayi işbirliği yoğunluklarını geliştirecekleri; öğretim yönünden bakıldığında müfredatlarını, laboratuarlarını ve donanımlarını geliştirebilecekleri ortadadır.

 

Ayrıca, öğretim yönünden avantaja kavuşan kurumlardan diploma alanlar, öteki kurumlardan diploma alanlara nazaran birtakım üstünlüklere sahip olarak hayata atılacaklardır. Bunların iş bulma, doyurucu ücret elde etme, dış ortamla ve endüstriyle bağ kurabilme, proje üretme... üstünlükleri olacağı kolayca tahmin edilebilir.

 

            Diğer yandan, avantaj sahibi olan ve buna ek olarak Çerçeve Programında öncelikleri bulunan kurumlar veya meslekler kategorisinde tekrarların ve yığılmaların olacağı da bellidir. Tekrarların ve yığılmaların mühendislik ve tıp alanında yaşanacağı şimdiden bellidir.

 

Nitekim 6. Çerçeve Programının öncelikleri bunu doğrulayacak mahiyettedir:

 

- Yaşam Bilimleri, Gen Bilimi ve Sağlık Alanında Biyoteknoloji ( 2, 255 Milyar Euro)

- Bilgi Toplumu Teknolojileri ( 3, 625 Milyar Euro)

- Nanoteknoloji, Akıllı Malzeme ve Yeni Üretim Süreçleri (1, 300 Milyar Euro)

- Havacılık ve Uzay (1, 075 Milyar Euro)*

- Gıda Güvenliği ve Sağlık Riskleri (0, 685 Milyar Euro)

- Sürdürülebilir Kalkınma (2, 120 Milyar Euro)

- Avrupa Açık Bilgi Toplumunda Yurttaşlık ve Yönetişim (0, 225 Milyar Euro)

- Özel Etkinlikler (1, 300 Milyar Euro)

- ERA*’nın yapılandırılması (2, 605 Milyar Euro)

- ERA’nın güçlendirilmesi (0, 320 Milyar Euro)

 

Buradan 6.Çerçeve Programı önceliklerinde pek çok bilim dalının yer almadığı görülmektedir. 

 

            Özetle, AB ile bütünleşme süreci, eğitim ve araştırma alanında, kurumlar arası, bilim dalları arası, meslekler arası ve meslek içi ayrışmayı yaratacak bir etkiye sahiptir.

 

            Bu durumda, daha önce, Yüksek Öğretim Kanunu tartışmaları sırasında ileri sürülen “rekabetçi üniversite” kavramına ne derecede itibar edilebilir sorusu gündeme gelmektedir. Proje yürütmede, öğrenci ve öğretim elemanı değişiminde, donanım elde etmede öne geçme yarışı, yani rekabet, ayrışmayı derinleştiren veyahut kalıcı hale getiren bir ilke olabilmektedir. “piyasalarla ve endüstriyle etkileşim içinde olma” ve “kendi kaynağını yaratma” yaklaşımının rekabet ortamıyla bütünleşmesi halinde, tablo çok daha düşündürücü hal almaktadır. Ülke yüksek öğretim kurumlarının dış ortamla “ortaklaşma” içinde olmasının ve destek alıp destek vermesinin, ama iç ortamla olumsuz bir “rekabet” yaşamasının sonuçları dikkat çekicidir.

 

Bu koşullar altında AB, kendi amaçları doğrultusunda ve ülkenin yüksek öğretim kurumlarının AB için yararlı olabilecek kesimiyle çalışmayı örgütlemektedir şeklinde bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç AB’nin belgeleriyle tam bir uyum arzetmektedir.

 

Bu noktada Türkiye’nin güçlü yanları olarak,

 

- Genç nüfusu,

- Yeniliğe ve gelişmeye açık araştırmacı potansiyeli,

- Girişim ve uyum yeteneğine sahip sanayi ve KOBİ ler,

- Nitelikli ve ucuz sayılabilecek işgücü,

- Ar-Ge çevrelerinde yaygın yabancı dil (İngilizce) yetkinliği

 

tespit edilmiştir.

 

            2006’da başlayacak olan yeni ERASMUS programının açıklanması amacıyla yapılan üniversite içi konuşmalarda, 7. Çerçeve Programı kanalıyla önerilecek araştırma projelerinin AB sorunlarına dönük olması gerektiği, ülkemiz sorunlarının aydınlatılması için destek verilmediği net olarak ifade edilmiştir. Dahası, 7. Çerçeve Programının öncelikleriyle Türkiye’nin bilim ve teknoloji stratejisinin, örneğin Vizyon 2023’ün örtüşmesi zaten beklenmemelidir. Türkiye henüz 7. Çerçeve programına katılmak için kararını vermemiştir.

 

            Bütün bunlara göre, özetle, eğitimde ve yüksek öğretim alanında özellikle dikkat edilmesi gereken bazı noktalar ortaya çıkmaktadır:

a)      Avrupa vatandaşlığının benimsenmesi, Avrupa değerlerinin içselleştirilmesi, dolayısıyla ulusalcı yaklaşımın terkedilmesi ve aidiyet duygu ve bilincinin değiştirilmesi,

b)      Eğitim kurumları, bilim dalları, meslekler arası ve meslek içi ayrışma şeklinde ifade edilebilen, ama aynı zamanda eğitsel, teknik, kültürel ikili yapı olarak ortaya çıkan çok boyutlu ayrışma

 

Bunlar AB’nin eğitim stratejisinin uygulamaları ile ortaya çıkabilecek en önemli olumsuzluklardır.

 

Eğitimde Strateji Zafiyeti

 

Yukarıda verilen, kısaca, ayrışmanın ve kültür ve aidiyet bilinci değişiminin artılarını ve eksilerini tartışan bir ortamın üniversitelerde bulunmadığını, rektörlerin bu konulardaki olası düşüncelerini topluma aktarmadığını görüyoruz. Yüksek öğretim konusunda yapılan tartışmaların, fakültelerin tüzel kişiliği, mali özerklik, disiplin kovuşturmaları, Üniversiteler Arası Kurulun bileşimi, rektörlerin görev süreleri ve seçim usulleri, yardımcı doçentlerin azami görev süresi... gibi, eğitim ve yüksek öğretim konularında strateji belirleme anlamına gelmeyen konular olduğu görülmektedir. “Ülke ve eğitim bağımsızlıkçı mı olmalıdır, rekabetçilikte ticari içerik var mıdır, yüksek öğretim bir kamu hizmeti midir, bilimde evrenselliğin yeri nedir, üniversitelerin kalkınma stratejisiyle bütünleştirilmesinin yolları nedir?” gibi sorular üniversitelerde açıkça tartışılamamaktadır. Çok çok görüntüye gelenler bu sorunlara nasıl bakıyorlar pek belli değildir.

 

            Kemalist görünen bir rektör “kendi kaynağınızı yaratmaya, sanayi ile bütünleşmeye gayret edin” anlamında tavsiyede bulunabilmekte; “Ben de çalışma saati bittikten sonra şu işi yapıyorum, şu kadar alıyorum” diyebilmektedir. Yine bir rektör adayı tanıtım broşüründe “Çağdaş işletmecilik ve yönetim anlayışı ile üniversite ve öğretim üyelerine kaynak ve imkan yaratmak için öğretim üyesi potansiyeli ve üretilen hizmet değerlendirilecektir” demektedir. Bir ayrıcalıklı üniversitenin bir fakültesinin yayınında “İnsanlık idealinin seçkin ismi Ulu Önder Eşsiz Kahraman Mustafa Kemal Atatürk’ün yüce anısına” şeklinde bir ithaf yapıldıktan sonra, Önsözde “... AB, sadece ekonomik birlikteliği değil aynı zamanda toplumsal ve kültürel birlikteliği de istiyor” denilmekte; Sunuşta da “... bireylerin, bilginin ve deneyimin ülkelerarası değişimini sağlama yolu ile Avrupalılık ruhunu, fikrini özümsemiş, Avrupalılık bilincine sahip bireyler oluşturmadaki etkinliğine ışık tutmaktadır” ifadesi kullanılmaktadır. Aynı yayının Giriş bölümünde “Eğitim ve mesleki eğitim programları ile, geleceğin Avrupasının inşasında rol alacak genç bireylerin, Avrupa bilincine sahip, Avrupalılık fikrini özümsemiş bireyler olacağı kuşkusuzdur. Bu bilince sahip bireylerin oluşturduğu bir uluslarüstü örgütün gelişmesi ve bütünleşmesi kaçınılmazdır...” denilmektedir. Bütün bunlardan, Üniversitede eğitim ve öğretimle ilgili bir stratejinin oluşmamış bulunduğu ve zihinlerin karışık olduğu anlaşılmaktadır.

 

            Zihinlerin karışık olduğunu gösterecek başka örnekler de verilebilir, verilmelidir. Bu çerçevede bir öğretim üyesinin ifadeleri çok dikkat çekicidir. Örnek yazıda Bologna süreciyle ve ERASMUS programlarıyla ilgili tüm tarafların yer aldığı bir toplantıdan söz edilmekte ve AB’nin program adlarını seçerken tarihsel gerçekleri dikkate alarak Socrates, Erasmus gibi isabetli adları kullandığı belirtilmekte, yani bu durumda Bologna sürecinden övgü ile söz edilmiş olmaktadır. Avrupa dayatmasının doğru olmadığı ve birazıcık Abaelardus, Thomas Aquinas, Rabelais, Erasmus, Francis Bacon, Descartes okumuş olanların böyle bir dayatmanın olmadığını anlayacakları, ne ilgisi varsa, iğnelemesi yapılmaktadır. Öte yandan üniversitenin içinde olmanın üniversiteyi iyi bilmek anlamına gelmediği belirtildikten sonra, Bologna süreci tanıtım toplantısının, kendimizi, kendi dışımızdakiler üzerinden giderek daha iyi anlayacağımızı göstermiş olması da öne çıkarılmaktadır.. Ayrıca, yazıda ileri sürülen altı konudan biri olarak “Avrupa Birliğinin, hümanist temelleriyle ancak yeni bir küresel güç olarak dünyaya örneklik edebileceğini dikkate almak, Türkiye olarak, özellikle üniversiteler bağlamında buna katkıda bulunmak” şeklindeki bir düşünce alanı da önerilmektedir. Yukarıdaki yazının içeriğinin AB’nin neyi, nasıl dayattığı, yahut tutundurmaya çalıştığı konusuyla somut ve açık bir ilişkisi bulunmadığı; aynı zamanda, özgürlük, bağımsızlık, kültürüne sahip çıkma ile bunların ne gibi ilgisi olabilir sorusuna cevap veremediği görülmektedir.

 

            AB’nin yüksek öğretim alanı kurmada başı çeken kararı olan Bologna Bildirgesi’ne yukarıda verilen subjektif temelli övgü benzeri, içimizden, öteki övgüler de verilebilir. Örneğin, üniversite içinde olan ama Türkiye içinde olmayan, daha güzeli, Türkiye’yi bilmeyen bir öğretim üyesi “AB’ne geçişin sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi için eğitim ve okul sisteminde de önemli bir hazırlığın yapılması gerekir”, “Yani AB’ne giriş konusunda farklı algılamalar bulunmaktadır... İyi bir geçişin gerçekleşmesi için toplumda belirli bir motivasyon, heyecan ve coşkunun olması gerekir. Bu nedenle eğitim ve okul aracılığıyla öncelikli olarak toplumu yeni yapılanmaya geçiş konusunda motive edecek nitelikte çalışmalar yapılmalı ve toplum yeni döneme geçişin gerekliliği konusunda ikna edilmelidir” demektedir. Nitekim, bazı üniversitelerde ve bazı sivil toplum kuruluşlarında AB’ni tanıtmaya, AB yolunda heyecan yaratmaya, ikna etmeye ve insan devşirmeye dönük çalışmalar yapılmaktadır.

 

            Bu ifadelerle yetinmeyen aynı çevreler, Türk toplumunun içe kapalı olduğundan, kendini yalnız hissettiğinden, kabul edilmediği için de kendisinin başka toplumları kabul etmediğinden, ayırt edildiğini düşünürken “onlar”ı yarattığından, bu alınganlıkların bırakılması gerektiğinden, ilişki içinde olunacak toplumların önyargısız tanınması ve onlara yönelik alışılagelmiş yaklaşımların terk edilmesi yolunun eğitim ve okul olduğundan, okulların başka toplumları ve onların sosyo kültürel özelliklerini, “düşman”, “dost” gibi eski kalıplarla değil, olduğu gibi, yalın olarak tanıtması gereğinden, yurt dışında başarılı olabilmenin... yabancı dillere ve kültürlere aşina olmaktan geçtiğinden de söz etmektedir.

 

            2005 Eylülünden itibaren Türkiye’de yürürlüğe girecek olan Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim programında ve yeni müfredatta da bu türden dönüştürme eylemleri yer almaktadır. Hazırlanan müfredattaki itibarsızlaştırılan kavramlar ele alınırsa görülür ki egemenlik, bağımsızlık ve milli terimlerinin sonu getirilmektedir. Talim Terbiye Kurulu başkanı 27 Haziran 2003 toplantısında, Türkiye’nin kabuk değişiminin eğitim boyutunu gerçekleştirmek için proje geliştirdiklerini, AB ve dünya standartlarının gerisinde olduğumuzu, AB uyum sürecinin bu programı teşvik ettiğini söylemiştir. Türkiye, 2004 AB İlerleme Raporu’nda da, tarih kitapları içeriğinden dolayı suçlanmıştır. TUSİAD 2003 yılında coğrafya, felsefe ve tarih ders kitaplarını ulusal değerleri unutturmaya dönük olarak hazırlatmıştır. Şu halde bir öğretim üyesinin yazısından özetlenen yukarıdaki ifadeye uygun olarak esasen ilköğretimde AB’nin istekleri doğrultusunda unutturma ve dönüştürme işlemleri hayata geçirilmek istenmektedir.*

 

            İlgi çekicidir ki, bugünlerde gazetelerde çeşitli AB programları ve bunlara yapılan başvurular görünür olmuştur. Böyle bir haberde, bir vakıf okulunun hazırladığı projelerden söz edilmektedir. Projede koordinatör rolü üstlenen öğretmen amacın eğitimin kalitesini yükseltmek, kültürler arası ilişkileri ve hoşgörüyü geliştirmek, Avrupalılık bilincini oluşturmak olduğunu belirtmektedir. Bu okulun “Vatandaşlık” projesinin, Avrupa Birliği Vatandaşı olacak bireylerin görev, sorumluluk ve haklarının bilincinde olmalarını sağlayacağı vurgulanmaktadır.

 

            Bursa’da bir kız meslek lisesinde Türk bayrağı yanına AB bayrağının çekildiği ve vatandaşın tepkisi sonucu kaldırıldığı görülmektedir. İl Milli Eğitim Müdürü AB’nin mesleki eğitimi güçlendirme projesi kapsamında 3 okulun pilot okul olarak seçildiğini, herbirine 600 000 Euro destek verildiğini ifade etmiştir. Bu proje kapsamındaki okul sayısının Türkiye ölçeğinde 123 olduğu belirtilmektedir.

 

 

 

 

 

 

            Bitirirken

 

Batı’nın eğitim alanındaki zorlamalarının ve koşullamalarının daha kapsamlı olarak incelenmesi gerekir. Başka ifadeyle eğitim alanında karşımıza çıkan AB stratejik duruşunun bir üst alanın stratejisinden soyutlanarak düşünülmesi yanlıştır. Dolayısıyla, eğitimle ilgili stratejinin, örneğin, güvenlik ve ekonomi stratejisi ile bütünleşik olarak tahlil edilmesi zorunludur. Yani şu ifade edilebilir ki, üniversitenin içinde olmak, o çerçeve ile kısıtlı bilgi ve düşünce sahibi olmak, tahlil yapmak ve Türkiye’nin karşılaştığı zorlama ve dayatmalara kapalı kalmak en üst kapsamdaki doğruları hedefleyememek anlamına gelmektedir.

 

AB’nin bildirgeleri, belgeleri, programları… teknik çerçevede ele alındığında olası olumsuzlukların kaynaklarını görememek gibi bir sorun ortaya çıkmaktadır. Bu veriler stratejik açıdan ele alındığında ise şu olumsuzlukların geçerli olduğu bir ortamla karşılaşılacağı ifade edilebilir:

 

- Ulusalcılığın ve bağımsızlıkçılığın karşıtı etki yaratan bir ortamın geçerli olması,

- Avrupa vatandaşlığının ve Avrupa kültürel değerlerinin öne çıkması, üstün ve doğru olarak algılanması,

 

-    ABD dışında beyin göçünün yönelebileceği yeni bir alanın önem kazanması,

 

-    Toplumsal faydayı hedefleyen bireyler yerine, üretimi ve onun maddi çıkarlarını hedefleyen bireylerin yetişmesi,

 

-    Türkçe bilim dilinde ve düşünce kurgulamasında bir gerileme,

 

-    Toplumu kuşatan siyasi, ekonomik ve kültürel tehlikelerin AB gözüyle algılanması,

 

-    Yurt içi eğitim ve araştırma alanında yardımlaşma ve ortaklaşma yerine rekabetin yer alması,

 

-    Bilgi üretiminde evrenselliğin yeterli olarak kabul edilmesi,

 

-    Çerçeve programında önceliği olmayan bilim dallarının destekleme dışında kalması,

 

-    Üniversiteler, fakülteler ve bilim dalları ölçeğinde bazı kurumların eğitim veyahut araştırma gücü yönünden öne geçmesi,

 

-    Bazı meslekler arasında ve meslekler içinde ayrışmaların oluşması,

 

-    AB önceliklerine ilişkin projelerin desteklenmesi, ülke önceliklerinin dikkate alınmaması,

 

-    Eğitim ve araştırma kurumları ve bireyler itibariyle aidiyet duygusu ve bilincinde kaymanın oluşması,

 

-    AB’ye dönük olası beyin göçü ve AB bağlamında proje öncelikleri nedeniyle kaybedilen araştırma potansiyelinin ekonomiye yansıması,

 

-    Kültür ve kimlik değişiminin meşru hale gelmesi ile eğitim ve gençlik alanlarında bazı sivil toplum hareketlerine meşruiyet alanı açılması.

 

Aslında yukarıda sergilenen ortam koşullarının aynı düzeyde olumsuzluk yaratmayacağı söylenmelidir.

Doğru seçim, örneğin, yurt dışına eğitim için gidenlere yapılan harcamaların, TÜBİTAK için oluşturulan Ar-Ge kaynağının ve AB çerçeve programlarına yapılan ödemenin yönünün değiştirilmesi, tasarruf edilmesi ve bütünleştirilmesi ve ülke kalkınma stratejisi ve amaçlarıyla uyumlu olan bir araştırma ana planı yapılmak suretiyle, yüksek öğretime, öğrencilere araştırmalara ve araştırmacılara dönük destek yönetiminin ve denetiminin ülkenin elinde bulunmasıdır.

         Kaynaklar

 

Bircan, İ. 2005. Türkiye’nin Milli Eğitim Stratejisi. Cumhuriyet Strateji. 7 Mart 2005. s. 13-15.

 İstanbul

Canerik, H. 2005. Küreselleşmenin Eğitim Programı. Bağımsızlıkçı Aydınlanmacı Halkçı Eğitim

Derneği yayını. 128 s. Ankara.

Çotuksöken, B. 2005. Bologna Sürecinin Önemi. Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı 936. s.21-22.

İstanbul.

Hocaoğlu, D. 2004. “AB Uyumlu Eğitim” ve Milli Kimliğin Eritilmesi. Yeniçağ 18 Haziran 2004.

İstanbul.

İKV. 2004. Avrupa Birliğinin Bilim, Araştırma ve Eğitim Politikaları ve Türkiye’nin Uyumu. İKV

yayını. 143 s. İstanbul.

Kihtir, A. 2004. Avrupa Birliğinin Eğitim Politikası. İ.Ü.İletişim Fakültesi yayın no.31. 283 s.

İstanbul.

Odabaşı, Y. ve Ferhan Odabaşı. 2005. Avrupa Birliği Yolunda Üniversiteler. Cumhuriyet Bilim

Teknik. Sayı 934. s.12. İstanbul.

Olcaytu, E. 2005. MEGEP Projesi ve Bayrağa Saygı. Aydınlık, 27 Mart 2005. s.18. İstanbul.

               

Turhan, K.2004. Türk Okullarının Çöküşü Türk Gençliğinin Çözülüşü. Toplumsal Dönüşüm

Yayınları. 279 s. İstanbul.

 

 

 

 

 

İnci San; Sayın Geray’a çok teşekkür ediyoruz. Buyrun Sayın Saydam.

 

SANAT EĞİTİMİNDE ULUSALLIK VE KÜRESELLEŞMENİN ETKİLERİ

 

Refik SAYDAM

Müzik Eğitimcileri Derneği Genel Başkanı, Emekli Müzik Öğretmeni

 

            İnsan yaratıcılığına dayalı olan ve değişik yöntemlerden oluşan sanat, duyguların, tasarıların, güzelliklerin anlatımında kullanılır. Sanatın gelişimi, insanlığın tarih sahnesinde  ortaya çıkışına ve uygarlığın tarihsel gelişimine koşut bir süreç izlemiştir. İnsanların ve onlardan oluşan toplumların doğayla ve birbirleriyle olan ilişkileri, yaşamlarını devam ettirebilmek için geliştirdikleri üretim süreçleri, ortak değerleri; sevgiden kaygıya, mutluluktan üzüntüye, coşku ve kahramanlıktan üzerinde yaşadığı doğaya ve geleceğe ilişkin meraklarına değin yaşadığı tüm duygular, yarattıkları sanata yansımıştır. Müzik, dans, tiyatro, resim, heykel, mimarî vb. sanat dallarında ortaya konulabilen yapıtlar, toplumların ulaşabildikleri uygarlık düzeyinin temel göstergelerinin en başında yer almaktadır.

            Sanat, eğitim yoluyla öğretilebilir, yaygınlaştırılabilir, geliştirilebilir ve kuşaktan kuşağa aktarılabilir. Sanat eğitimi, “bireye, kendi yaşantısı yoluyla amaçlı olarak belirli sanatsal davranışlar kazandırma ya da bireyin sanatsal davranışında kendi yaşantısı yoluyla amaçlı olarak belirli değişiklikler oluşturma süreci” olarak tanımlanmaktadır(Uçan,1996, s.125). İlkel ve feodal dönemlerde daha çok usta-çırak yöntemiyle yapılan sanat eğitiminin yerini uygarlığın gelişmesine bağlı olarak eğitim kurumları almıştır. Günümüzde sanat eğitiminin genel, özengen(amatör) ve meslekî olmak üzere üç ayrı boyutu vardır(aynı, s.126,128). Meslekî sanat eğitimi belli bir sanat dalını meslek olarak seçen o alanda yetişmesi hedeflenen bireylere ve gruplara. özengen sanat eğitimi bir sanat dalına amatörce ilgi duyan kişilere ve gruplara uygulanır. Genel sanat eğitimi ise toplumu oluşturan tüm bireylerin eğitim süreçleri içinde asgarî düzeyde alması gerekli olan bir eğitimdir. Genel eğitim verilmekte olan sanat dersleri hangi yetenek düzeyinde bulunursa bulunsun, öğrencilerin  tamamına, verilen sanat derslerine ilişkin belirli ortak davranışlar kazandırmayı hedefler.

 

ULUSLAŞMA SÜRECİNDE SANATSAL YÜKSELİŞ

 

            İlkçağ uygarlıklarında, ortaçağda, Rönesans, aydınlanma dönemlerinde ve sonrasında sanat, toplumsal uygarlığın gelişiminin habercisi olmuş, bu gelişime katkıda bulunmuştur. Uluslaşma  sürecinin hızlanması, 17., 18. yüzyıllardan itibaren yaşanan burjuva demokratik devrimleriyle ulus devletlerin kurulması, ulusal sanatı toplumların gündemine taşımıştır. Barok sanatını, klasizmi ve romantizmi izleyerek ortaya çıkan ulusalcılık akımıyla farklı ülkelerde ulusal renklerden ve zenginliklerden beslenen aynı zamanda evrensel nitelik taşıyan güçlü sanat okulları ortaya çıkmıştır. Ulusal sanat akımı, önceleri daha çok İtalya’da, Almanya’da ve Fransa’da gelişen uluslararası sanat müziğinin, kendi ulusal sanatlarına dayalı olmak üzere giderek tüm Avrupa’da, Rusya’da,  Türkiye’de ve 20. yüzyılda diğer Asya ülkelerinde gelişimine yol açmıştır.

Aynı süreçler içinde kapitalizmin tekelci bir nitelik kazanması ve emperyalizme dönüşmesi, ulusların  siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel ve sanatsal gelişmelerinin önünde büyük bir engel oluşturmuştur. Bu dönemde “...Dünya bir avuç tefeci devlet ile çok sayıda borçlu devlete bölünmüştür. Rantiye devlet asalaklaşmış, çürümekte olan kapitalizmin devletidir.(…)Bu durum genel olarak ilgili ülkelerdeki bütün sosyal ve siyasi koşulları (…) etkilemekten geri kalmamaktadır.” (Lenin,1979,s.130-132). Rantiye devletlerin, yani emperyalizmin varlığını sürdürebilmesi dünya pazarı üzerindeki mutlak egemenliğini sağlayabilmesine, bu konuda kendisine engel oluşturacak, direnebilecek ulus devletlerin tasfiye edilmesine, ortadan kaldırılmak istenen bu ulus devletlerin maddî, manevî tüm zenginliklerinin emperyalist metropollere aktarılmasına bağlıdır.

 

RANTİYE DEVLETE GÖRE SANAT DA EĞİTİM DE TİCARî BİRER METADIR

 

Kendi ulusal devletlerini kurabilmek için feodalizme karşı mücadele ettiği dönemde devrimci ve atılımcı bir nitelik taşıyan burjuvazinin bu özelliği, emperyalizm döneminde tükenmiş; bizatihi emperyalizmin kendisi dünya gericiliğinin merkezi hâline gelmiştir. Dünya hegemonyası mücadelesinde emperyalist burjuvazi, ulusallaşma sürecindeki ülkelerde ortaçağ artığı güçleri ve aydınlar içinden devşirdiği mandacıları, kendi işbirlikçisi durumuna getirmiştir. Bu dönemde, eğitim ve sanat giderek ticarî birer meta durumuna dönüştürülmüş, 18., 19. yüzyıllarda batıda görülen  sanatsal yaratıcıcık ve zenginlik önemli ölçüde kesintiye uğramıştır. Mazlumlar dünyası açısından  var olabilmek, bu bağlamda ulusal bir ekonomi, kültür ve sanat yaratabilmek, emperyalizme karşı yürütülecek bağımsızlık mücadelesi ile olanaklı hâle gelmiştir.

Türkiye, 20. yüzyıl başında batılı emperyalistler tarafından adım adım parçalanmış, Birinci Dünya Savaşı sonrasında dayatılan Sevr Antlaşmasıyla haritadan silinmek istenmiştir. Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde ulusumuz, emperyalizme karşı verdiği bir ölüm kalım savaşıyla ulusal bağımsızlığını kazanmıştır. Emperyalizmin yanı sıra sultanlığın ve halifeliğin ortadan kaldırılması, laikliğin benimsenmesi, bu zaferlerin bir dizi devrimle taçlandırılması, Türkiye’de her alanda ulusal gelişimin önünü açmıştır. Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın mazlum ulusları, Türkiye’nin yolunu izleyerek bağımsızlıklarını kazanmışlar ve böylece ülkelerinin her alanda kendisini geliştirebilmesinin yollarını açmışlardır.

 

CUMHURİYETİN EĞİTİMİ: ULUSAL HALKÇI EĞİTİM

Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Ulusal eğitimle ilgili düşüncesini, Kurtuluş Savaşı’nın ateşi içinde 16 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Milli Eğitim Kurultayında şu sözlerle dile getirmiştir: “...Ulusal eğitim izlencesinden söz ederken geçmişin boş inançlarından ve yaradılışımızın nitelikleriyle hiç ilgisi olmayan yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelen tüm etkilerden büsbütün uzak, ulusal yaradılışımız ve tarihimize uygun bir ekin düşünüyorum. ”(Atatürk, 1979 s.8). Gençliğe seslenişinde “Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini sonsuza dek koruma ve savunma” görevini verdiği Türk gençliği için ulusal bir eğitim istediğini, 22 Eylül 1924’te Samsun öğretmenlerine yaptığı konuşmasında şu sözlerle vurgulamıştır: “Baylar, eğitim sözcüğü tek başına kullanıldığı zaman herkes bundan kendi anlayışına, amacına uygun bir anlam çıkarır. Ayrıntılara girişilirse, eğitimin amaç ve erekleri değişir. Örneğin dinsel eğitim, ulusal eğitim, uluslararası eğitim... Bütün bu eğitimlerin amaç ve erekleri başka başkadır. Ben burada yalnız yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kuşağa vereceği eğitimin ulusal eğitim olduğunu kesinlikle belirttikten sonra ötekilerin üstünde durmayacağım.”(aynı s.38-39).  Eğitim Birliği Yasasıyla, harf devrimiyle, okuma yazma seferberlikleriyle, Türk dili ve tarihi araştırmalarıyla, öğretim programlarıyla ve açılan öğretim kurumlarıyla ulusal eğitimin kalıcı temelleri atılmıştır.  Ulusal eğitimin temel gereklerinden biri de güzel sanatlar eğitimidir. Devrimin önderi, Cumhuriyetin ilânının 10. yılındaki ünlü söylevinde, güzel sanatların ulus için taşıdığı önemi su sözlerle vurgulamıştır: “...Şunu da ehemmiyetle tebarüz etmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti’nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik ve duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek, millî ülkümüzdür.”  Cumhuriyet Türkiye’sinin müziği, devrimin doğasına uygun ve yeni olmalıdır.  Atatürk bunun nedenini,  1934 Eylülünde köşke davet ettiği Ahmet Adnan Saygun’a şöyle açıklamıştır: “Osmanlı musikisi Türkiye Cumhuriyeti’ndeki büyük inkılâpları terennüm edecek kudrette bir musiki değildir. Bize yeni bir musiki  lâzımdır ve bu musiki, özünü halk musikisinden alan çoksesli bir musiki olacaktır.”(Saygun 1982, s.48).

Devrimin doğasına uygun ve ulusal özellikte bir güzel sanatlar eğitiminin temelleri, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren atılmıştır. 1 Kasım 1924’te dünyada örneği ilk olan bir uygulamayla Musiki Muallim Mektebi, Ankara’da açılmış, bu okulu, 1936’da Ankara Devlet Konservatuvarı, 1937’de Gazi Terbiye Enstitüsü Müzik Bölümü izlemiştir. 1927’de Sanayiî Nefise Mektebi Devlet Güzel Sanatlar Akademisine dönüştürülmüş, 1934’te Millî Musiki ve Temsil Akademisi yasası çıkarılmıştır. 1940’ta açılan Köy Enstitülerinde güzel sanatlar eğitimine, öğretmen adaylarının diğer derslerinin yanında, müzik, resim, halk oyunları, edebiyat alanlarında yetiştirilmelerine önem verilmiştir. Yüksek Köy Enstitüsünün Güzel Sanatlar bölümünde, güzel sanatlarla ilgili dersleri okutacak eğitimciler yetiştirilmiştir.  Örgün eğitim kurumlarında güzel sanatlar eğitimi adım adım gelişirken 1932’de açılan Halkevlerinde de geniş halk kitlelerine yönelik güzel sanatlar eğitimi yapılmıştır. Bir yandan da güzel sanatları icra edecek orkestralar, operalar, baleler, yapıtların sergileneceği galeriler açılmaya başlanmıştır. Müzik, resim, heykel, opera, bale, tiyatro vb. alanlarda yetişen yaratıcı sanatçılar, tüm bu sanatları kapsayacak biçimde ulusal ve evrensel düzeyde yapıtlar vermişlerdir. Türkiye kısa sürede güzel sanatlar alanında da önemli başarılar kazanmıştır.

1940’lı yılların sonlarından itibaren ülkeyi yönetenlerin emperyalizmle uzlaşmaya yönelmeleri ve Kemalist Devrimden adım adım uzaklaşmaları ulusal eğitimde tahribata yol açmıştır. Halkevlerinin ve Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla, halkın ortaçağ karanlığından kurtarılması ve aydınlatılması çabalarını sekteye uğratılmıştır. Türkiye siyasal düzlemde NATO’ya katılıp “Küçük Amerika” olma hedefine yöneltilirken,  ekonomik düzlemde dış borçlanma yoluyla yeniden emperyalizme bağımlı hâle gelitirilmiş, eğitim alanında Amerikan “barış gönüllüleri”yle krediler, burslar yoluyla Amerika’ya taşınan uzmanlar üzerinde yürütülen beyin yıkama çalışmalarıyla ulusal hedefler belirsizleştirilmeye başlanmıştır. “Emperyalizm ve mandacılık, önce kafalara girmiştir.”(Baykurt, 1999). 27 Mayıs devriminin 1960 başlarındaki atılımı kısa sürmüş, 1971 ve 1980 darbeleriyle ülkenin batıya yani emperyalizme bağımlılığı artmıştır. 1980’den itibaren iş başına gelen iktidarlar, küreselleşmenin Türkiye’deki savunuculuğuna ve uygulayıcılığına soyunmuşlardır.

EMPERYALİZMİN YENİ ADI: KÜRESELLEŞME

Bilindiği gibi, “...küreselleşme, emperyalizmin günümüzdeki adıdır.(...) ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.’ diyen Mustafa Kemal’in öğretisiyle ve gösterdiği hedefle küreselleşmeci eğilimler derin ve aşılmaz bir çelişki içindedirler.”(Işıklı, 1998, s.21-22). Bir başka bilim adamımıza göre de “...küreselleşme dünyayı yönlendirenlerin, egemen güç odaklarının ‘yeni’ dedikleri eski bir oyundur(...). Küreselleşme dünyadaki sermayenin merkezileşmesi, birkaç ülkenin özellikle de ABD’nin tekelinde toplanmasıdır. Bu açıdan küreselleşmeye Amerikanlaşma da denilebilir”(Kızılçelik, 2001,s.67).

Eğitim alanında emperyalizmin yarattığı ciddi tahribata rağmen, eğitimin hâlâ esas olarak parasız oluşu, programlarda ve ders kitaplarında Atatürk ilke ve devrimlerinin ve ulusal değerlerin önemli ölçüde etkisini hissettirmesi  küreselleşmecilerin hedef tahtasına konulmuştur. Anayasa’nın 42 Maddesi’ne göre “(...)Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.(...)” 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu Genel Amaçları ve İlkelerinin 2. maddesinde “Türk Millî Eğitiminin genel amacı,Türk Milletinin  bütün fertlerini, 1. (Değişik: 16/6/1983 - 2842/1 md.) Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı;Türk Milletinin millî, ahlakî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye  çalışan;insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;” hükmü yer alır. Aynı yasanın Türk Milli Eğitiminin Temel İlkelerinin 5. maddesinde, “- Millî eğitim hizmeti, Türk vatandaşlarının istek ve kabiliyetleri ile Türk toplumunun ihtiyaçlarına göre düzenlenir” ilkesi bulunur. Yasanın Atatürk İnkılâp ve İlkeleri ve Atatürk Milliyetçiliği başlığı altında 10. maddesi - (Değişik: 16/6/1983 - 2842/2 md.) Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılâp ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır. Millî ahlâk ve millî kültürün bozulup yozlaşmadan kendimize has şekli ile evrensel kültür içinde korunup geliştirilmesine ve öğretilmesine önem verilir. denilmektedir. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu, ilköğretimin amaç ve hedeflerini şöyle açıklamaktadır: “1. Her Türk çocuğuna iyi bir vatandaş olmak için gerekli temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlıkları kazandırmak; onu millî ahlâk anlayışına uygun olarak yetiştirmek; 2. Her Türk çocuğunu  ilgi, istidat ve kabiliyetleri yönünden yetiştirerek hayat ve üst öğrenime hazırlamaktır.”(METK, 23.madde).

 

GENÇLİĞE BİÇİLEN MODEL: MİLLî KİMLİĞİNDEN UZAKLAŞMIŞ YENİ KAFA YAPILARI-YENİ SADAKATLER

            Eğitimi özelleştirerek parası olanları satın alabileceği bir hizmete dönüştürme, program içeriklerini küreselleşmenin dayattığı piyasa ekonomisinin gereklerine göre düzenleme, gereksiz ve ayrıntı bulunan sanat eğitimi derslerini sessiz sedasız ortadan kaldırma girişimler, 1980lerden bu yana işbaşına gelen iktidarların hedefleri ve uygulamaları arasında yer almıştır. Millî Eğitim Bakanlığınca 1995 yılında toplanan 15. Millî Eğitim Şûrasına sunulmak üzere hazırlanan “Eğitimde Reform Çalışmaları” başlıklı bir metinde nasıl bir eğitim istendiği şöyle açıklanmıştır: “Hedef, iç ve dış pazarlarda rekabete üstünlük sağlayabilecek, daha kaliteli ve daha ucuz, bol miktarda mal ve hizmet üretebilecek insanı yetiştirebilecek bir eğitim sistemini kurmak ve geliştirmektir.” (Öğretmen Dünyası 190,Ekim 1995). Emperyalizmin istediği düşünmeyen, araştırmayan, yaratıcılığı olmayan ancak bol, ucuz üretim yapabilen bireyler yetiştirme hedefini ortaya koyabilecek daha veciz bir söz bulmak şimdilik olanaklı değildir. TÜSİAD’ın ve Batıdan beslenen NGO’ların kılavuzluğunda bu raporları hazırlayanların eliyle hâlen yürürlükte bulunan 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanununun hedefleri, adeta bir meydan okuma havasıyla terk edilmektedir. Avrupa Birliği’nden alınan sözde yardım ve kredilerle Millî Eğitim Bakanlığınca uygulamaya konulan “Okulda Avrupa” çalışmaları ile Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerdeki öğretmen ve öğrencilerin “Avrupa düşüncesine duyarlı hale getirilmesi” amaçlanmaktadır(http://www.meb.gov.tr/). “Avrupa düşüncesi”nin ne olduğunu ise elektronik yazışmalarında Türkiye aleyhindeki faaliyetleri açığa çıkınca yurdumuzu terk etmek zorunda kalan AB eski temsilcisi Karen Fogg, 24.06.1999 günü TÜSEV tarafından düzenlenen “Sivil Toplumun Avrupa’ya Entegrasyonda Rolü” konulu toplantıda yaptığı konuşmasında şöyle tanımlamıştır: “Avrupa Birliği Konseyi en çok genç değişimine, uluslar arası üniversite birlikteliğine, müşterek mesleki tahsil programlarına (SOKRATES ve LEONARDO gibi) para sarf etti. Bu programlar şimdi Türkiye ile birlikte diğer aday ülkelerin üyeliğine, onları bu Avrupa sivil toplum ağına almak için açıldı. Böyle bir birliktelik aracılığıyla Avrupa vatandaşları, kendi millî kafa yapıları ötesinde yeni kimlikler ve sadakatler benimseyecek ve Avrupalı gibi düşünmeyi ve anlamayı öğrenecekler.” (Perinçek, 2002). Avrupalı amacını açıkça ortaya koymaktadır: Türk yurttaşlarını ulusal kimliğinden koparılacak, Avrupalı kimliğiyle kendi ulusuna değil Avrupa’ya sadakat duyacak kozmopolit vatansız bireyler yetiştirilecektir. Karen Fogg, Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştır ancak bu düşünceleri savunanlar işlerinin başındadır; ulusal eğitimimizin köşe taşlarını yerinden oynatarak Türk gençliğini, çocuklarını ulusal kimliğinden uzaklaştırmaya yönelik  eylemlerini sürdürmektedirler.

 

“HİBE”LER KARŞILIKSIZ DEĞİL: ÖĞRETİM PROGRAMLARI HOLLANDA ŞİRKETLERİNDEN

Eğitim alanına yabancıların müdahalesi en somut biçimde bir bölümü hazırlanmış olan ve bir bölümü de hazırlanmakta olan öğretim programlarıyla ilgili çalışmalarda ortaya çıkmıştır. Programların hazırlık sürecinde AB “hibe”lerinin ve kredilerinin kullanılması konusunda yetkili olan Temel Eğitime Destek Programı (TEDP) tarafından görevlendirilen CarlBro ve SPAN adlı yabancı eğitim şirketlerinin Hollandalı uzmanları (Temel Eğitime Destek Programı Uygulama Ekibi), çevirmenler yardımıyla Türk yayıncılarına, ders kitabı yazarlarına o gün henüz açıklanmamış olan programlardan örnek bölümler sunarak “yeni anlayış” doğrultusunda ders kitaplarının nasıl hazırlanması gerektiğini anlatmışlardır.

Bu amaçla Bakanlıkça 28-30 Haziran 2004 günlerinde Ankara’da “Temel Eğitim İçin Yeni Nesil Eğitim Materyallerinin Hazırlanması” konulu bir konferans düzenlenmiştir. Paul Vermeulen, Johan Gademan, Theo Savelkouls ve Marjan Vernooy’dan oluşan SPAN danışmanları bu konferansta (seminerde) eğitimci olarak görev almışlar, önceden hazırladıkları “Temel Eğitime Destek Programı Eğitim Materyalleri İçin Taslak Esaslar ve Çerçeve” başlıklı kitabı dağıtarak içeriğini sunmuşlardır.

Hazırlanan kitaba ve sunulan semine yön veren yaklaşıma göre “davranışçı” bulunan mevcut eğitim yaklaşımı terk edilmeli, onun yerine “konstrüktüvist” yaklaşım benimsenmelidir. Bu modele göre “Öğretmenin rolü motive eden, kolaylaştıran, koçluk yapan ve gözlemci rolüdür.” ; “…eğitmen, birincil olarak çalıştırıcıdır.”( Vermeulen vd., s.27,28).  Öğrencide “öğrenme kendi kendine başlayacak, istek uyandırıcı ve teşvik edici olacaktır.”; “Yaklaşım kısa ve öz: Etkinleştirici, bağlamlaştırılmış ve kendini eğitmeye yöneliktir.” (Aynı, s.44,28).  Bu süreçte öğretmenin görevi “koçluk” olarak tanımlanmakta, yani öğretmenlik işlevsizleştirilmektedir. Yabancı uzmanlara göre Türk eğitim sistemindeki “programların çoğu, aşırı yüklü durumdadır. (...)” Onların düsturu: “Az olan iyidir!“; “Aşırı yükleme yapılmamalıdır! ” (Aynı, s.5, 25, 26.). Dikkat edilirse “gerektiği kadar bilgi” değil; “az olan bilgi iyidir.” Yönlendirmesi, Türk eğitimcilerine dayatılmaktadır. Bu süreçte Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığını yürütmekte olan Prof. Dr. Ziya Selçuk yürütülen program çalışmalarına ilişkin görüşlerini; “AB vizyonu, küreselleşmenin temellerini oluşturmaktadır.” diye açıklamıştır(Selçuk, 2004, s.4).

            Programlara yönelik bu çalışmalar sürdürülürken, eğitim kamuoyu 2005’in Mart ayından itibaren basından ve Bakanlık çevresinden yayılan Müzik, Resim-İş Beden Eğitimi derslerinin ilköğretim 3. sınıfın sonundan itibaren zorunlu olmaktan çıkarılacağı ve seçmeli yapılacağı haberleriyle çalkalanmıştır. Bu gelişme haklı olarak öğretmenlerde ve eğitime duyarlı tüm yurttaşlar arasında endişe yaratmıştır.

MÜZİK, RESİM BEDEN EĞİTİMİ DERSLERİNİN İLKÖĞRETİMDEN KALDIRILMASI GİRİŞİMİ

            Tartışma, Millî Eğitim Bakanlığınca 2004-2005 Eğitim Öğretim Yılı başında yeni programları uygulamaya koyduğu ve “Öğrenci Merkezli Öğretim Uygulama Modeli” adı verilen deneme modelini uygulayan 6 bölgedeki 100 okuldan biri olan Ankara Yenimahalle Emin Sağlamer İlköğretim Okuluna 21 Mart günü gönderdiği bir yazı ile başlamıştır. Büyük olasılıkla aynı konumdaki tüm okullara gönderildiği düşünülen bu yazının ekindeki “İlköğretim Okulları Haftalık Ders Çizelgesi ve Taslak Çizelgeler”de, ilköğretim okullarında haftalık okutulan ders saatlerine ilişkin sayısal bilginin yanında, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı ile İlköğretim Genel Müdürlüğünün bu sayısal dağılıma ilişkin önerileri yer almaktadır. Önerilerle ilgili Emin Sağlamer İlköğretim Okulu sınıf öğretmenlerinin görüşü alınırken, EARGED uzmanlarının öğretmenlere, “Siz mevcut müfredatı uygulamak zorunda değilsiniz.” dediği, bu gelişmenin uzmanların kendi aralarında da tartışma yarattığı öğrenilmiştir.

Bakanlığın en önemli iki biriminin derslerin sayısal dağılımına ilişkin önerilerinde ilköğretim okulu dersleri “zorunlu, ana seçmeli ve seçmeli” biçiminde üç gruba ayrılmakta; Müzik, Resim, Beden Eğitimi dersleri 4. sınıftan itibaren zorunlu dersler arasından çıkarılmaktadır. Bu derslerin yanı sıra ilk üç sınıfta haftada üçer saat okutulan bireysel ve toplu etkinlikler dersi ile 7. ve 8. sınıflarda haftada birer saat okutulan vatandaşlık ve insan hakları eğitimi dersi kaldırılmakta, Türkçe dersi 6.,7.,8. sınıflarda 5 saatten dört saate düşürülmekte, iş (teknoloji) eğitimi dersi 4. ve 5. sınıflardan kaldırılırken 6.,7. ve 8. sınıflarda birer saat artırılmakta. yabancı dil dersi ile fen ve teknoloji dersli, 4. sınıftan itibaren haftada dört saate çıkarılmakta, 8. sınıfta okutulan TC inkılâp tarihi ve Atatürkçülük dersi bir saat artırılarak üç saate çıkarılmaktadır. (Aslında Bakanlık içinde bu girişimlerin de kısa bir geçmişi vardır: Bakanlığın 2001-2005 yıllarını kapsayan Çalışma Programında Talim ve Terbiye Kurulunca planlanan çalışmalar arasında şu konu dikkat çekicidir; “İlköğretimde toplu algılama göz önüne alınarak çok sayıda ders yerine daha az dersin okutulması, birçok ders konusunun okutulacak dersler içinde kaynaştırılarak bölümler veya üniteler halinde ele alınmasına yönelik araştırma ve değerlendirme yapılacak, gerekirse uygulamaya geçilecektir.”(MEB,2001,S.19). Bakanlıkça son bir yıl içinde hazırlanan farklı derslere ait öğretim programlarında konularla ilgili şarkılara yer verilmiş olması Çalışma Programına alınan yukarıdaki hedef göz önünde bulundurularak, ‘Acaba müzik dersi konuları da diğer dersler içine dağıtılarak bu ders ortadan kaldırılmak mı isteniyor?’ sorusunu akla getirmektedir.

Öneri çizelgede Zorunlu seçmeli dersler arasında rehberlik/kol/klüp çalışmaları, sanat etkinlikleri (drama, tiyatro, halk oyunları, enstrüman, resim, fotoğrafçılık, heykel vb.), spor etkinlikleri (güreş, futbol, basketbol, satranç vb.) yer almaktadır. İlköğretimin temelini oluşturan müzik, resim, beden eğitimi derslerinin önerilen çizelgelerde yer almayışı, basında da yankı yaratmış, eğitimci kökenli milletvekilleri, “Bu derslerin ortadan kaldırılmasının eğitime büyük darbe vuracağını, eğitimin temeline dinamit konulacağını” belirtmişlerdir(26-27. 03.2005 Cumhuriyet).

MEB Talim ve Terbiye Kurulunca ve İlköğretim Genel Müdürlüğünce haftalık ders dağılım çizelgesinden  4. sınıftan itibaren müzik, resim, beden eğitimi derslerinin çıkarılması önerisi hazırlanırken, ilgili birimlerin hiçbir sanat eğitimi ve beden eğitimi  kurumundan görüş almadığı, Bakanlığın önemli bir birimi olan OBESİD’in ve Bakanlıkta görevli az sayıdaki sanat eğitimcisinin düşüncelerinin sorulmadığı ortaya çıkmıştır. Bu haberlerin basında ve eğitimci kamuoyunda yoğun biçimde tartışılması üzerine, MEB TTK Başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk, GÜ GEF Dekanlığının davetiyle 28.03.2005 günü Gazi Konser Salonunda akademik personele yönelik bir bilgilendirme toplantısı yapmıştır. TTK Başkanı konuşmasında, müzik, resim, beden eğitimi derslerini dördüncü sınıftan itibaren kaldıran öneri çizelgeyi reddedememiş, “İstihbarî çalışmalarla İlköğretim Genel Müdürlüğün ve TTK’nin görüşlerini içeren  bir belge ele geçirildiğini, çalınmış kâğıtların sorgulanmadan basına yansıtıldığını” öne sürmüştür. Pilot okulların sınıf öğretmenlerine dağıtılarak onlardan üzerinde görüş istenen bir belgenin niçin “çalınmış” olduğu, eğer Talim ve Terbiye Kurulu ile İlköğretim Genel Müdürlüğü bu çalışmaları sanat eğitimcilerinden ve kamuoyundan gizli yapıyorlarsa, ilköğretimin geleceğini ilgilendiren bir konuda niçin gizli çalışma yürütüldüğü anlaşılamamıştır.

  Prof. Selçuk, “bu derslerin kaldırılması diye bir şeyin söz konusu olmadığı, hatta artırmayı düşündüklerini” söylemiş, nasıl artıracaklarını da şöyle açıklamıştır: “ Örneğin bir öğrenci ‘ben resim dersinden hiç hoşlanmıyorum’ diyerek bu dersi istemeyebilir. O zaman o öğrenciye resim dersi yerine müzik dersini artırarak verebiliriz.”  Sayın TTK Başkanının verdiği bu örnek bile söz konusu dersleri seçmeli yapma girişiminin itirafı niteliğindedir. Sayın Selçuk’un açıklamaları arasında ilginç bazı değerlendirmeleri dikkati çekmektedir Prof. Selçuk’a göre, “Bizim ders kitaplarımızın çok fazla ‘Bonapartist’ bir tavrı vardır.” ; “Türkiye gibi baskın medeniyetin sahibi olamayan ülkeler küresel etkilenmeye açıktır” ;  “Bayrak direğinin üst tarafının rüzgârda daha çok sallanması gibi üniversitelerimiz de ‘küresel savrulmaya’ açık olmalıdır.”;  “Eğitim sistemimiz Türkiye Cumhuriyetinin başından beri bir kere olsun dahi ‘yapısal değişikliğe’ uğramamıştır.”:  “Türkiye’de eğitim ‘ideolojik bir temele’ oturtulmuş gitmektedir. Oysa ‘bilim temeline’ oturtulmalıdır.”;  “Türkiye’deki ‘marjinal gruplar’, yaptıkları çalışmaları Avrupa’nın dikte ettiği gibi bir tablo çizmektedir. Oysa gazete haberlerinin %93’ü yaptıkları çalışmanın lehine şeyler yazmaktadır ve ‘hüsn-ü kabul’ görmektedirler.”; “Türkiye Cumhuriyeti kurulurken o dönemin tabiatı gereği yapılması gereken şeyler, ‘olmazsa olmaz’ şeylere dönüşmüştür.” Prof. Selçuk’un değerlendirmeleri devam etmektedir ve öğretim programlarımıza işte bu yaklaşımlar yön vermektedir.

Müzik eğitimcileri Derneği, Gazi Üniversitesi Müzik Ana Bilim Dalı öğretim üyeleriyle ve ilköğretimde çalışan üyeleriyle yaptığı görüşme ve toplantıların ardından Kamu Kültür ve Sanat Platformu üyesi 18 demokratik kitle örgütünün temsilcileriyle, sanat eğitimcileri Prof. Muammer Sun, Prof. Dr. İnci San ve Doç. Dr. Ayşe Çakır İlhan’la  birlikte 6 Nisan 2005 günü İlköğretim Genel Müdürü Prof. Dr. Servet Özdemir’le,  8 Nisan 2005 günü de TTK Başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’la birer görüşme yapmışlardır. Görüşmelerde, “insan yaratıcılığını ve düşüncesini geliştiren müzik, resim, beden eğitimi derslerinin topluma sağlıklı, kişilikli, başarılı yurttaşlar kazandıracağı, bu derslerin 8 yıllık ilköğretim süreci içindeki yerinin tartışma konusu olmaktan çıkarılması; müzik ve resim derslerinin 4. sınıftan itibaren haftada 1 saat olan süreleri ikişer saate çıkarılması, müzik, resim ve beden eğitimi alanında ilköğretim kurumlarımıza yeterli ölçüde öğretmeni yetiştirecek ve atanmasını sağlayacak koşulların hazırlanması, bu branşlardan bekleyen öğretmen adaylarının ataması ivedilikle gerçekleştirilmesi”  istenmiştir. Bu görüşmelerde İlköğretim Genel Müdürlüğünce hazırlanan bir başka taslak çizelgede müzik, resim ve beden eğitimi derslerinin ilköğretimin ilk sınıfından itibaren “sanat etkinlikleri” ve spor etkinlikleri” adlarıyla seçmeli yapılmasının planlandığı görülmüştür. Görüşmeler sonucunda TTK Başkanı ve İlköğretim Genel Müdürü, kesinleşmiş bir karar olmadığını, önerileri dikkate alarak değerlendireceklerini belirtmişlerdir. Sonraki haftalarda Ankara Gazi , Bolu Abant İzzet Baysal ve İstanbul Marmara üniversitelerinden de değişik heyetler da TTK Başkanı Prof. Dr. Selçuk’(la görüşmüşlerdir. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Müzik Öğretmenliği Ana Bilim Dalında 4-6 Mayıs 2005 günlerinde düzenlenen ve yurdun pek çok yerinden çok sayıda katılımcının yer aldığı “Genel Müzik Eğitiminde Geleneksel Müziklerimiz” konulu sempozyumun sonuç bildirgesinde “ilköğretim okullarının bütün sınıflarındaki  müzik derslerinin zorunlu biçimde haftada en az iki saat verilir hâle getirilmesi” istenmiştir. 16 Mayıs 2005 günü 22 Müzik Öğretmenliği Ana Bilim Dalından 13’ünün başkanları Ankara Gazi Üniversitesinde bir araya gelerek durumu görüşmüş, TTK Başkanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’u da toplantıya davet etmişler, ilköğretimin tüm sınıflarında, lise ve dengi okulların en az 9. sınıflarında en az haftada 2 saatlik zorunlu müzik dersinin gerekliliğini ortak karar olarak kendisine iletmişlerdir. Prof. Selçuk, bu heyetin huzurunda “Mevcut durumdan geriye gidiş olmayacağını önerileri dikkate alarak bunun üzerine artı şeyler koyacaklarını” beyan etmiştir. Sanat eğitimcilerinin, çocukların ve gençlerin ve tüm ulusun sanatı öğrenme, yaşama haklarına kararlılıkla sahip çıkması, tepkisini zamanında vererek yetkilileri uyarması sonucu TTK Başkanlığı hazırlattığı taslak çizelgeleri savunamamış, sanat eğitimcilerinin haklı olduğunu belirtmek durumunda kalmıştır.

Asıl olan söz değil uygulamadır. Küreselleşmenin ulus devletlere, ulusal değerlere ve kazanımlara saldırısı, insan iradesinden ve kişisel niyetlerden bağımsız nesnel bir gerçekliktir. Küreselleşmeye karşı ulusun direnmesi ve  kendini savunması esas ve tarihe yön verecek olan bir başka gerçekliktir. Sanat eğitimcileri ve ulusun eğitim hakkını, yaşam hakkını haklı ve gerekli bulan herkes, bu davaya yaygın biçimde sahip çıktıklarını göstermelidirler.

 

KAYNAKÇA

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 11-12, Kaynak Yayınları, İstanbul 2003

Atatürk’ün Milli Eğitimimizle İlgili Düşünce ve Buyrukları,(Derleyen ve bugünkü dile aktaran:Vasfi Bingöl),TDK

   Yayınları, Ankara 1979, s.49

Baykurt, Fakir, Türk Eğitiminde Emperyalist Etkiler, Öğretmen Dünyası Yayınları, Ankara 1999.

Cumhuriyet, 26-27. 03.2005

Eğitimde Reform Çalışmaları, 15. Millî Eğitim Şûrasına Hazırlık Dokümanı, Millî Eğitim    Bakanlığı (Özel) 7 Nisan 1995

http://www.meb.gov.tr/

Işıklı, Prof. Dr. Alpaslan, “Eğitimde Küreselleşme”, Devrimci Cumhuriyetin Eğitim Politikaları (6-7.12.1997

     Devrimci  Cumhuriyet İçin Eğitim Kurultayı bildirileri), İstanbul 1998.

Kızılçelik, Doç. Dr. Sezgin, Küreselleşme ve Sosyal Bilimler, Anı Yayıncılık, Ankara 2001.

Lenin, Vladimir İliç, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm, Aydınlık Yayınları, İstanbul 1979

Millî Eğitim Temel Kanunu ile İlköğretim ve Eğitim Kanunu, MEGSB Yayınları, Ankara 1987.

Millî Eğitim Bakanlığı 2001-2005 Çalışma Raporu, MEB Yayınevi, Ankara 2001.

Öğretmen Dünyası Dergisi, 190(Ekim 1995).

Perinçek, Doğu,Karen Fogg’un E-Postalları, Kaynak Yayınları, İstanbul 2002.

Say, Ahmet, Müzik Tarihi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara 2000.

Saygun, Ahmet Adnan,  Atatürk ve Musıki, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları, Ankara 1982.

Uçan, Ali, İnsan ve Sanat İnsan ve Sanat Eğitimi, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Ankara 1996

Vermeulen, Paul, Johan Gademan, Theo Savelkouls, Marjan Vernooy, Temel Eğitime Destek Programı Eğitim

     Materyalleri İçin Taslak Esaslar ve Çerçeve, SPAN Danışmanları TEDP/EMSÇ Ekibi 27 Temmuz 2004.

 

Salondan alkışlar.

 

Oturum başkanı Prof. Dr. İnci San konuyu özetledi:

 

Efendim sorulara geçmeden önce ben ufak bir özet yapmak istiyorum. Sayın  Bilgen konuşmasında ulusal üniversite niçin ve nasıl sorusuna yanıt aradı ve yaptığı konuşmada Sayın Akşin’den alınan ulusçuluk kavramı üzerinde durulduktan sonra sanat ve bilim önemle vurgulandı ve aynı zamanda felsefe ile birlikte ele alındı bu kavram, üniversitede yaratıcılığın öne çıkması gerektiği ve özgürlüğün öne çıkması gerekliliği üzerinde duruldu. Ulusal üniversitenin uyarıcılık özgünlüğünü öne çıkarılabilmesi için neler yapması gerektiği konusunda bugün bir gelişme olmadığı fakat iki ana temel üzerinde bunun geliştiği kurumsal değil, ulusal ( kamera hareketliliği ve ses düzeni bozukluğundan anlaşılamadı.)

Genel anlamda üniversitenin kendi eğitim program ve araştırmaların saptanması ve böyle bir programın ortaya çıkarılması üzerinde duruldu.

Sayın Geray’ın konuşmasında da AB, dolayısıyla batılı eğitime dayalı konular üzerinde durulurken nasıl bir bilim toplumu olmalı ve bu komisyonun konu üzerinde de özellikle AB programlarında  ve stratejilerinin neler üzerinde durduğu konusunda değerli açıklamalarda bulunuldu ve üniversiteler arası ortaklık, hareketlilik, gerek öğrenci ve gerek bilim adamları için söz konusu olan bir gelişme bir alış veriş, değişik programlar anlatıldıktan sonra bu programlarda, tabi bütün bu şeyler var. Projelerde bu programları uygulayabilmek için mutlaka Avrupa’nın sorunlarına eğilen ve bunlara bazı açıklamalarda bulunabilecek, onlara tavsiye edilebilecek projelerin olması ve bunlara karşılık Türkiye sanıyorum, sorusuyla biten konuşmada bu konuda biten herhangi bir şey olmadığını da özellikle belirtti. Doğru belirttim mi efendim, teşekkür ediyorum.

Refik Saydam konuşmasında da sanat eğitimini baltalanmasıyla ilgili doğrudan doğruya genel eğitimin sağlanmasıyla ilgili tabi burada söz konusu olan. Küreselleşmenin de daha doğrusu küreselleştirilen diyebiliriz, sanat derslerini baltalamaya kadar gelen bir durumundan söz etti, Sayın Saydam. Sanat derslerinin kaldırılma girişimi hâlâ da sürüyor. Bazıları gibi tabi güvenmiyoruz, bunu da buradan belirtelim. Çok ilginç olan Ziya Selçuk’un bazı konuşmalarından alınan alıntılarda mesela dikkatimi çekti; malum gazetelerin  birisinde de vardı: ‘küresel savrulma’. Savrulmayı olumlu bir sözcük olarak almaya imkan yok. Bunu kullanırken acaba ne demek istediğinin farkında mı? Yani küresel savrulma, bunu olumlu gibi söylüyor. Halbuki savrulma savrukluk, dağınıklık anlıyoruz. Bunu da anlamak söz konusu gerçekten.

Ben bu kısa özeti şunun için yaptım. Sorularda gelecektir bir hatırlatma hemen, şimdi soru sormak isteyenlere söz vermek istiyorum. Sayın Emiralioğlu ben görebilir miyim kaç kişi acaba aşağı yukarı soru sormak istiyorlar? Sizlerin katkıları olacaktır. Şimdilik bu kadar, izninizle efendim, oturumdan önce kendisine söz verdiğim için ilk önce Sermin Hanıma söz vermek istiyorum, katkıda bulunmak istiyorlar. Kendinizi tanıtır mısınız?

 

Sermin Hanım; Efendim ben Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı Başkanıyım. Bu konuyla ilgili biz TTKB Ziya Selçuk Bey’den randevu alarak müzik eğitimi anabilim dalından dört öğretim üyesi, kendilerinden bunun mahiyeti hakkında kaynağından bilgi alarak konuştuk ve ana bilim dalları başkanlarını toplayarak kendisinin bizimle birlikte bu toplantıya katılmasını rica ettik. Konu hakkında görüşmek üzere, 16 Mayısta Refik Hocamızın da belirttiği gibi, müzik eğitimi ana biliminde bu toplantı gerçekleştirildi. İlk oturumda müzik eğitimleri ana bilim dalları ilke ve  öneriler konusunda  saptamalar yaptı. Öğleden sonra toplantıya Ziya Selçuk Bey katıldı. Kendisini her maddede tek tek tartışılarak kendisiyle birlikte, sonuç bildirgesi kendisine sunuldu. İmzalı sonuç bildirgesi. Olumlu sonuçlarını bekliyoruz. Biz üniversiteli akademisyenler olarak farklı gruplara ayrılmak istemiyoruz, daha doğrusu sonuçlarını bekliyoruz. Bir hususu da belirtmek istiyorum; yarın da resim –iş eğitimi ana bilim dalı başkanları da aynı toplantıyı yapacaklar. Sanıyorum bizim toplantının sonucunda TTKB resim ana bilim dallarının görüşlerini istedi. Eğer biz bu toplantıyı yapmamış olsaydık, ayrıca resim iş dallarının görüşleri istenmeyecekti. Ben fazla yorum yapmadan sadece bilgilendirmek istiyorum. Yarın da resim iş ana bilim başkanları resim bölümünde toplanacaklar, konuyla ilgili görüşlerini TTKB iletecekler. Sonuç bildirgesi, daha doğrusu tüm bildiriler olduğu gibi MÜZED’de var. Web sayfalarında yayınlanacaktır, takip etmek isteyenler oradan bilgilenebilirler, teşekkür ederim.

 

İnci San : Ben de teşekkür ediyorum. Sayın Emiralioğlu.

 

 Mehmet Emiralioğlu: Efendim sayın başkanıma ve arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Çok yararlandım. Sevgili Hocama şunu sormak istiyorum: Küreselleşmeyle emekçilerin enternasyonalizmine engel olunmak gibi bir niyet var mı? Çünkü dünya emekçilerinin ve işçilerinin enternasyonalizmi bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmiş durumda. Bu küreselleşme eylemi ve tanımı ile enternasyonalizmi gölgelemek gibi bir girişimi var mı?

Ulusallıkla sınıfsallık beraberlik taşır mı? Ayrıcalık taşır mı? Bu konularda aydınlanmaya gereksinim duyuyorum. Sayın Saydam’ı açıklamaları sırasında köy enstitülerinin öğretmen bölümünde orta kısmında sanat eğitimine çeşitlileriyle yer verildiğine değinildi. Bu doğrudur ancak, yüksek köy enstitüsünde okutulan bölümlerden birinin adı Güzel Sanatlar şubesiydi. Burada tiyatro, heykel, resim, müzik, halk oyunları, koro ve bunun gibi devlet konservatuarında köy enstitüsünde ve diğer yerlerdeki bütün sanat örgütü öğretim üyelerinin bu kurumun yüksek enstitünün,öğretmenliğini yaptı. Biliyorsunuz açık hava kursu bu bölümün uygulama alanı idi. Türkiye’nin bir çok klasik oyunları ve konserleri orada verilmiş ve büyük takdir toplamış ve bu bölümden mezun olan arkadaşlarımız Türkiye eğitiminde isim yapmışlardır. Bu konuyu da belirtmek istedim, teşekkür ederim.

 

Semih Bilgen; konuşmamın başında belirtmiştim, ulusçuluğa karşı yöneltilen eleştirilerden birisi burada küreselleşmeden pay kapma isteyen kesimlerce bir kısmı da sizin de sorguladığınız gibi bugün ulusçuluğun da emperyalizme ve emperyalizmin değirmenine su taşıdığı söyleyen kesimlerce vurgulanıyor. Bence çok özetle burada küreselleşmeye ya da emperyalizme karşı mücadele de ulusçuluğun ilk direniş barikatı deyimini kullanmıştım. Şimdi emperyalizm bir yandan merkez metropollerdeki emekçilere küreselci sömürüden pay veriyor. Onları bir ölçüde benzeştirmeye onları bir ölçüde işbirliğini sağlamaya dayanıyor. Böyle bir strateji uyguluyor ama bir yandan da orda da çok ciddi baskılar uyguluyor. Gerekli gördüğünde de orda da herhangi bir başkaldırıyı çok ciddi bir biçimde ezme stratejisini de uyguluyor. Aynı şekilde uluslar arası olarak bütün emekçileri bölmek, ayırmak özellikle de merkez metropollerdekilerden ayırmak çok temel bir stratejisi. Dolaysıyla küresel bir savaşın olduğu göz ardı edilemez. Ama bunun ötesinde şu anda saldırı olarak topyekün, o kadar, işte küresel adı orada, tüm dünyada süren bir saldırı ki!  Buna karşı mücadelede buna karşı savaşımda öncelikle ulusal çizginin, ulusal bayrakların savunulması gerekiyor. Çünkü, farklı düzeylerde mücadele, savaşımlarda ve siz isteseniz de evrensel küresel bir işbirliği sağlayamıyorsunuz. Batı ülkelerinin emekçi sınıfları içinde çok ciddi değil, o ülkenin sömürüsüne katılmış olan rahata ermiş olan ve her hangi bir savaşı önlemeyi görmeyen çok geniş kitleler var. Dolayısıyla sizin bugün, ulusal barikatları, ulusal çizgileri savunmak zorunluluğunuz var. Sizin derken örneğin Türkiye’yi kastediyorum. Örnek durumdaki bir çok ülkeyi kastediyorum . benimle ilgili sorunuz buydu sanırım.

 

İnci San : Teşekkürler. Sayın Saydam galiba bir iki şey söylemek istiyorsunuz.

 

Refik Saydam: Açıklamaları için Sayın Prof. Dr. Sermin Hanım’a teşekkür ediyorum. Zaman sınırlı olduğu için ben, aynen tekrar etmiyorum. Belirttiğiniz gibi bildirileri yayınlayacağız. Sayın Emiralioğlu Hoca’mıza da teşekkür ediyorum. Bildirimde bu ulusal eğitimin çalışmaları var. Doğrusu aslında köy enstitüsünün güzel sanatlar bölümü yoktu. Ona değineceğim.  Bu katkı için hocama teşekkür ediyorum. Küreselleşme ve enternasyonalizm birbirine zıt kavramlar, kutuplar. Enternasyonalizm gönüllü bir seçim, bir dayatma değil, öte yandan ulusallaşmada ulus kavramı sınıflaşmayla da örtüşüyor. Ulusların emperyalizme karşı mücadelesinde bir sınıfsal yakınlaşma var. Bu başka bir araştırmanın başka bir sempozyumun konusu, teşekkür ederim.

 

İnci San : Başka soru var mı acaba? Mikrofonu rica eldim. Mahiye Hanım özür dilerim. Efendim daha önce Mahiye Hanım’a söz vermiştim. Buyurun.

 

Mahiye Morgül: Sayın Uçkun Geray Bey’e sorum olacak. AB’den gelen üniversite yediden yetmişe diye aynen kullanıyorlar. Yani, çıraklık okulundan askeriyeye üniversitelere kadar tüm alanlarda yaygın ve örgün eğitim kurumlarında Sokrates programlarında ve diğer alt başlıklarında  geçen bu değişim, AB’ye uyum programında kitle bilgilendirilmiyor. İngilizce metin üzerinden bana gösterdi. Sokrates programlarının amacı ulusal müfredatları yıkmaktır diyor. Bu tepki duyulacak bir şey olduğu için bilgilendirilmiyor gene kitle. Son konferanslar, toplantılar basına yansıyan Almanya’nın Türkiye’yi ortak deneyimi, bu değişik programların ortak uygulanmasıyla ilgili. Bu konuda bilginiz var mı? Almanya’da da  vasıtasıyla programların paran varsa eğitim var. Paran kadar ders var. Talep varsa ders var. Bu Ziya Selçuk’un kendi ifadesidir. ‘Talep varsa ders var’. Parası olan parası kadar. Bu da Alman Eğitim sisteminde başlatılan bir uygulamadır. Türkiye’de siz nasıl diye soruyorlar. Bir de şöyle bir durum var; Sokrates programlarından şöyle bir proje yapalım, gelsinler çalışma yapalım. Kalsın ne güzel olur diyen. Bir arkadaşımız folklör araştırmacısı. Grup olarak başvuruyorlar. Yaz programı içerisinde oluyor başvuruları, Ulusal Ajansa. Ulusal sözcüğü burada kamuflajdır. Sen Avrupa programına dahil edeceksin, adı da ulusal olacak. Projenin kod başlığı ‘Halk Oyunları’. Değişler, deyimler her türlü folklör araştırması istiyorlar. Çalışmak için başvuruya yanıt; eğer bu projenizi sadece şu dokuz ilde diye Ağrı’dan Şırnak, Diyarbakır’a sayılıyor. Şu dokuz ilde yaparsanız size onay veririz deniyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz diyeyim? Aslında her şey ortada da. AB bizim parçalanmamıza müdahale ediyor, karışıyor. Ulusal eğitim, ulusal ajans AB girip neyle uğraşıyorlar. Evet, teşekkür ederim.

 

Uçkun Geray: Dinleyicileri de yormadan kısaca cevap vereyim. Onlar da yoruldular. Ulusal müfredatı kırma meselesi, bu raporlarda açıkça görülen bir hadise değildir, bilgiler değildir. Ulusal müfredatı yıkma. Ama şöyle de bakabilirsiniz. Esas Sokrates programında ne vardı hemen söyleyeyim. Müfredatın birbirine benzemesi var. Müfredatların birbirine benzemesi demek, onların ortak noktalarının olması lazım. Ortak noktaların dershaneyi kırması demek. Müfredat böylece kırılmış oluyor. Kırma kelimesini i eğer doğru kullanırsanız. Olumsuz kullanırsanız bir başka manzara çıkıyor karşımıza. Yani ulusal bilgiler akreditasyona tabi iseniz uluslar arası yani AB düzeninde bir üniversite fakülte olacağım derseniz tabi müfredatlarınız kırılır. Bir değişiklik bir dönüşme olur. Karşı tarafla tanıyacaksınız birbirinizi. O size güvenle bakacak, siz ona güvenle bakacaksınız. O bakımdan kısmen doğru. Müfredatı kırmak kelimesi ne kadar o hariç tabi. Almanya ile Türkiye ortak deneyim çok değişik hadiseler içeriyor. Bilmiyorum. Sonuncu sorunuzda şöyleydi. AB ile bir proje dokuz tane Güneydoğu ilimizi kapsayan. Bölmek mi istiyor derken, tabi o kadar ellerini açık ettiler ki. İnternet ortamının bize bahşettiği en büyük ideal nedir biliyor musunuz? Karşı tarafın oyunlarını, düşmanlığını görmek mümkün. Şahane bir şey. Yani, internetin getirdiği imkanı, işte her türlü bilgiye ulaşıyorum diye hakikaten böyle yorumluyorlar da . bu dediğim de var, ne kadar büyük düşmanlıkla da karşı karşıyayız. Haritalarını yayınlıyorlar. Güney Doğu illerini Avrupa’da ABD’de bizim bölünme haritalarımız kaç tane sivil toplum örgütlerinin tabi onların sivil toplum örgütü, bizden de katılan oldu birkaç tane. Onun için AB eğitim programı elbette bizim çözülmemiz için uygulanacak. Uygulayacaktır. Ama çözülmemiz için uygulayacaktır. Türkiye’nin parçalanması onlar için büyük menfaattir. Tartışmalar bunun için yapılıyor. Ben de o kanaatteyim.

 

İnci San : Teşekkür ederim. Efendim son bir soruyu arkadaşımıza söz veriyorum. Buyurun.

 

Adım Kazım Kalkan. Gazi Üniversitesi öğrencisiyim. Böyle bir kurultaya yer verdiği için üniversitem adına çok mutluyum. Dinleyicilere çok teşekkür ediyorum. Sayın Geray’a sormak istiyorum. Geçen yıl Ankara Ticaret Odası yöneticiliğinde ulusal girişim konseyi toplantısı yapıldı. Gençlerin ulusal girişim konseyi adı altında  örgütlenmesi, Türkiye Fikir Klüpleri adı altında örgütlenmesi ve gençlik klüpleri olarak örgütlenmesi ve onlara destek vermesi için çağrıda bulunuldu. Bunların bütün finansmanı AB tarafından sağlanmaktadır. Biz bunlara katılmıyoruz, fakat sürekli çağrılar geliyor. bunun için onlara karşı duracak ulusal duruşların üretilebilmesi için önerileriniz neler, teşekkür ederim.

 

Uçkun Geray: Saydığınız sivil toplum örgütleri var mı bilemiyorum. Bizim altımızı oyan, yani Türkiye’nin altını oyan sivil toplum örgütleridir. Sağlıklı çalışan sivil toplum örgütleri seçmek suretiyle onlarla omuz omuza çalışmak zorundayız. Bir de siyaset yapmanız lazım arkadaşlar. Gençlik siyasetten uzak olursa, zaten olayları bir bütün olarak anlayamaz. Anlatamaz, güç birliği yapamaz. Hangi parti o ayrı bir mesele, ama siyaset yapın. Örgütlü olun, karşınızdakini iyi analiz edin, bir çözümlemeden geçirin. Dikkatli olun. Bunların altında Türkiye Cumhuriyeti’nin altını oymak isteyenler var. Onlarla değil, diğerleriyle bütünleşin, örgütleşin. Başka bir şey söyleyemeyeceğim, en yüksek düzeydeki olay, insanın yapabileceği en yüksekteki hiyerarşi bakımından en yüksekte yer alan olay siyaset yapmaktır.

 

İnci San : teşekkürler efendim. 4. oturumu izninizle kapatıyorum. Dinlediğiniz için çok teşekkürler.

 

C- İNSAN GÜCÜMÜZÜ YETİŞTİRMEDE NİTELİĞİN YÜKSELTİLMESİ

 

Sunucu:

Değerli konuklarımız,

Bağımsızlık savaşını kazandıktan sonra, ne yapmak istediğini soranlara Atatürk’ün yanıtı; ‘Ulusal eğitim bakanı olmak’ olmuştur. Türkiye’nin geleceğinin eğitime dayandırılması, bunun en önemli ve onurlu bir görev bilinmesi zaferin, yalnızca bu yolda bulunacağının vurgulanması da eğitime öğretime verdikleri değerin göstergesidir. İnsanımızın yok olma durumunu varoluşa dönüştüren, güç yaşam koşullarını gönence çeviren parçalanmış birlikteliğe, bütünlüğe yönlendiren, …..sağlığına kavuşturan Atatürk, ulusuna halkına olan güvenini ‘silahıyla olan savaşını beyniyle de savaşım zorunda olan ulusumuzun birincisinde gösterdiğini, ikincisinde de göstereceğinden kesinlikle kuşkum yoktur’ sözleriyle vurgulaması düşün, bilim savaşının ne denli önemsediğini gösterir.

Düşün savaşını önemseyenlerden 5. oturumun başkanı Sayın Şuayip Özcan’ı kürsüye davet ediyorum. Konuşmacılarımız Prof. Dr. Sayın Necla Tural, buyrun efendim. Sayın Yıldırım Koç, ve Prof. Dr. Sayın Semih Koray.

 

Salondan alkışlar.

 

5. OTURUM

 

Oturum Başkanı Şuayip Özcan:

 

 Değerli konuklar hoş geldiniz. Mazlumların kanayan yarası olan, böylesine bir konuda kuruluşların göstermiş olduğu ilgi alaka, bizleri mutlu etmiştir. Kendilerine buradan teşekkür ediyorum. Tabi son zamanlarda yoğun tartışmalara neden olan küreselleşme, her alanda ağırlığını gün geçtikçe  hissettirmektedir. Küreselleşmenin tanımına pek girmek istemiyorum. Ancak getirilerine baktığımız zaman ne yazık ki kalkınmakta olan veya fakir kalmış ülkeler üzerinde çok uluslu kuruluşların kurmuş olduğu bir hakimiyet olarak, bizi daha da geriye götüreceğine inanıyorum. Bu küreselleşme olayı Türk töresine, ahlakına, hayat biçimine hiç uymayan, milletimizin değerlerini kökünden sarsan bir olgu olarak, biz bir sivil toplum kuruluşu olarak olayı görüyoruz. Tabi çok uluslu güçler hedeflerine varabilmek için, çok çeşitli alanlarda bu faaliyetleri yürütmeye çalışıyorlar. Bunların en önemlisi de eğitim konusu hepinizin malumu. Çünkü insanların yetiştirilmesi, yoğrulması buradan geçiyor. Durum böyle olunca son zamanlara baktığımızda ne yazık ki bir Avrupa hayranlığı, kendimizden utanıp kabuğumuza çekilirken diğer taraftan başkalarına hayranlık duyuşumuz oldukça çoğalmış durumda. Bu da geleceğimiz açısından büyük enkazdır. Yine son zamanlarda takip edebildiğimiz kadarıyla, iki gün önce dünyadaki devletlerin rejimlerini değiştiren, dünya devletlerini sarsan, para babasının biri, yine bir şirket yetkilisiyle görüşürken mutlaka Türkiye’de eğitim de bir reform olması gerektiğini ifade ediyor. Türk şirket yetkilisi de kendisine teşekkür ederek, kendilerinin destek verdiği bir sivil toplum kuruluşuyla birlikte çalıştıklarını ifade ediyorlar. Yine ifade edilen aynı kuruluşun, bakanlığımızın İstanbul’da yapmış olduğu 8-10 Haziran arasındaki Türk Milli Eğitimi Müfredat Programıyla ilgilik değişiklik ilk toplantısına bir defa davet edildik, katıldık. Oradaki gözlemlerimi de sizinle paylaşmak istiyorum:

Ne yazık ki orada bizlere bilgi vermek için çağrılan yabancıların, kendi ifadelerinden hep kalkınmakta olan ya da geri kalmış ülkelerde çalışmış olduklarını, kendilerinin ifadesine göredir, yönlendirme yapmak için, bütün çabalarını ortaya koyduklarını bir ara konuşma arasında zamanını doldurmadan konuşmasını bitiren konuşmacıya oturum başkanının; ‘bu parayı Avrupa veriyor, zamanınızı doldurmak mecburiyetindesiniz’ ifadesi çok manidardır. Diğer taraftan, yine bir üniversitemizin içinde olduğu bu toplantı da üniversitenin ilköğretim çocuklarını oraya getirip, orada çocukların hazırlamış oldukları tiyatro oyunlarını İngilizce sunmaları, alkışlarla ayakta kabul edilişi, işte böyle bir ülke özlemi içinde olduklarını ifade etmeye başladı. Biraz manidardır. Oraya katılan ilim insanlarımızdan bazılarının bu ülkenin üniversitelerinde çalışmalarına rağmen kalkıp orada soru sorarken veya fikrini açıklarken yabancı bir dille konuşmaları ayrı bir manidarlık taşıyor. İnsanlarımızın oradaki yabancı uzmanlara karşı davranışları onlara şirin gözükme çabaları beni derinden sarstı. Orada açıkça görülüyordu ki küreselleşmenin önünde durulamayacağı, durulamayacak ise hazır değişimle ilgili, bu değişim de çok uluslu şirketlerin arzu ve isteklerinin bir an önce gerçekleştirilmesi bu ülkenin lehine olacaktır ifadeleri söyleniyor.

Bakın bir iki tane örnek sunmak istiyorum sizlere, çok uluslu güçler dedik de, şirketler dedik de, kendi öz şirketlerimiz olduğunu zannettiğimiz daha doğrusu, isimlerini öyle bildik yıllardır ülkemizde ticari faaliyet yürüten kuruluşun Total isminde yumurta şeklinde çocuklar için çıkardığı çikolatanın içinden çıkan ördeği daha doğrusu oyuncağı sizinle paylaşmak istiyorum. 26 harften oluşan ve Türk alfabesindeki bir çok harfin olmadığı oyuncakları o yaşta çocuklarımıza vererek, çocuklarımızın nasıl bir beyin yıkama ile karşı karşıya olduklarını göstermesi açısından çok önemli bir gereç olarak görüyorum. Kendilerini arayıp sorduğumda ‘efendim, ticaret yaptıklarını onun için yurt dışına gönderdikleri mallardan da Türkiye’de de satıldığı için böyle olduğunu’ ifade ediyorlar.

 Benim çocuğumun ABD alfabesini öğrenmesinden önce kendi alfabesini öğrenmesi gereklidir. Kaldı ki Harf Devrimine de aykırı bir davranış olarak görüyorum.

 

Salondan alkışlar.

 

Yine eğitim programları hazırlanırken, nerelerden nasıl geçtiğimizin örneği olarak kısa bir örnekle konuyu toparlamağa çalışacağım:

TTK 02 Temmuz 2004 günü bastırmış olduğu kitaptan, ‘Rol’ isminde halen programların hazırlanmasını yapan, hazırlanmasında önemli rol oynayan bir kitap. Ancak, üniversitelerimizden programların hazırlanmasında camia içinde görev alan arkadaşlarımıza bunları anlattığımız zaman programlar yüzde yüz yerli malı dediklerini de duydum. İnşallah öyledir diyorum ama benim anladığım o değil. Niye? İşte ifadesi burada. Yazdıkları kitaplardan aynen okuyorum.

‘İçinde en az bir tane etnik din, kültürel ögenin, Kürtçe ve Arapça konuşan azınlıktan olan okulun bulunması hem süreç için ve hem de siyasi AB standartlarına taraftarların uyum nedenleriyle ilgili önemli olacaktır.

Dün Çanakkale’de bu ülkenin bağımsızlığı için mücadele veren, bu ülkenin aslî unsurlarını bu şekil azınlık olarak niteleyenlerin durumu da kitaplara kadar yansımıştır. Bunu da sizlerin takdirine sunarak sözü arkadaşlarıma bırakıyorum. Çünkü, arkadaşlarım alanların uzmanı, daha güzel bilgiler vereceklerine inanıyorum.

 

Evet değerli konuklar, 

Çok değerli konuşmacılarımızla birlikteyiz. İki gündür çok güzel şeyler konuşulduğuna inanıyorum. Dün yoktum. Bu bahsettiğim toplantıdan dolayı katılamadım. Bugün dinlemek nasip oldu. Çok da bilgilendiriciydi. Konuşmacıları sizlere tanıtmak istiyorum.

Prof. Dr. Necla Tural Hanımefendi, kendileri ‘Nitelikli bir eğitim: Sorunlar ve Politika Önerileri’ konusunda bizleri bilgilendirecekler. Sol tarafımda Sayın Semih Koray beyefendi, ‘İnsan Gücümüzün Yetiştirilmesi ve Değerlendirilmesinde Uğradığımız Kayıplar: Beyin Göçü’ konusunda bizleri bilgilendirecekler. Yıllardır yazılarından tanıdığım Sayın Yıldırım Koç, Batı’nın Türkiye’ye Bakış Açısının Işığında Eğitim Sendikacılığı’ sendikacılığın duayeni olan bir arkadaşım bu konuda bizleri bilgilendirecekler.

Ben sözü uzatmadan daha çok bilgilenmek üzere Prof. Dr. Necla Tural Hanımefendiye sözü bırakmak istiyorum. Buyurun efendim.

 

 

 

 

5. oturum

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğitimde Nitelik: Sorunlar ve Politika Önerileri

 

Prof. Dr. Nejla Kurul Tural[35]

Giriş

 

            Eğitimde nitelik, eğitimle ilgili tüm kesimlerin dilinden düşmeyen bir kavramdır. Eğitimde nitelikten ne anladığımız, belli niteliklere sahip eğitimin ne için, kimin için ve nerede, kimlerce ve nasıl yapıldığı ya da yapılması gerektiği gibi yalın sorulara verdiğimiz yanıtlar ise oldukça değişkendir. Bu bağlamda, eğitimde nitelik göreli bir kavramdır ve değer yüklüdür[36]. Kuşkusuz eğitimcilerin ve eğitimle ilgili çevrelerin eğitimde niteliğe yüklediği anlamlar, onların yaşam ve eğitim felsefeleriyle ve politik duruşlarıyla yakından ilgilidir.

           

             Almaşık (alternatif) eğitim politikalarını tartışmak için, herkesin üzerinde uzlaştığı “tarafsız” bir kavram olarak tanıtılmak istenen ancak hiç de öyle olmayan eğitimde nitelik kavramını eleştirel bir gözle irdelemek ve Türkiye’de eğitimde niteliğin ulus ya da ulusal kavramına uzak yeni liberal politikalar ve laiklik karşıtı hareketler bağlamında nasıl bir dönüşüme uğratılmak istendiğinin altını çizmek gerekmektedir.

 

            Eğitimde nitelik kavramını geniş bir perspektiften ele aldığımızda küresel, ulusal, yerel ve okul, hatta sınıf içinde yaşananları kendi ilişkileri içinde yansıtmak gereği duyarız. Bunlar birbiri içine girmiş halkalar gibidir. Her halkadan duyumsayabilecek kadar geriye gidildiğinde, arka planı ya da daha büyük resmi görme olanağı doğar.

 

Küreselleşme ve Eğitim

 

Eğitimde nitel dönüşümün arka planındaki en etkin sürecin kapitalist küreselleşme olduğu genel kabul görmektedir. Gerçekten küresel ekonomi politik, devlet yapılarını, onun kurumlarını ve tek tek bireyleri derinden etkilemektedir.

Küreselleşmeyi, dünya sistemi içinde bir ortaklık ya da şirketleşmenin öyküsü olarak ele alan Dudley[37]  yeni dünya düzenini aşağıda belirtilen özelliklerle betimlemektedir:

  1. 1.      Tüm dünyada Batı’nın tüketici odaklı yaşam biçimlerine olan isteklerde artış.
  2. 2.      Batı kültürünün özellikle, bu kitle kültüründe Amerikan söylemlerinin içselleşmesi ve egemenliği.
  3. 3.      Üretim ve tüketim modellerinde Batı’nın, özellikle ABD’nin artan ağırlığı.
  4. 4.      Tek bir küresel uluslararası piyasa içinde, dünya ekonomilerinin giderek daha çok bütünleşmesi.
  5. 5.      Serbest ticaret ve yeni uluslararası işbölümü.

Küreselleşme ile ilgili yazın incelendiğinde, küreselleşme karşıtı çalışmaların çoğunlukla olduğu gözlenmektedir. Yeryüzünde yaşananların en geniş çerçevesini betimleyen küreselleşme, karşıt yaratacak nitelikte etkiler yaratmaktadır[38]:

  1. Özel kesimin büyümesine aracılık eden özelleştirme, şirket birleştirme, devletin mali yükünü azaltma ve kamu kesiminin daha etkin çalışmasını sağlama politikaları, küreselleşmenin bir etkisi olarak değerlendirilebilir.
  2. Küreselleşme üç tür oyuncunun ortaya çıkışına kaynaklık etmiştir. Küreselleştirenler, küreselleştirilenler ve küreselleşmenin yok saydıkları. Bu genel bölünümün yanı sıra, toplumların farklılıklar temelinde parçalanması, küreselleşmenin sıkça dile getirilen bir etkisidir.
  3. Kültürel açıdan bakıldığında, küreselleşme iki zıt olgu üretmektedir. Bir örneklik ve farklılaşma. Böylece bir yandan toplumların yaşam biçimleri giderek birbirine benzerken, bir yandan da farklılaşma özendirilerek “toplumun çoklu yüzleri” korunmaya çalışılmaktadır. Böylece küreselin içinde yerelin yönetimi daha güç hale gelmiştir.
  4.  Küreselleşmeyle dünya akışkanlığının artışı, adeta sınırları buharlaştırmıştır. Ulus-devletin topraklarını belirlemek üzere çizilmiş sınırların geçirgenliği, ulus-devlet yöneticilerinin söylem ve eylem gücünü zayıflatmıştır. 

 

Şaylan’a göre[39] ortaya çıktığından beri zaten küresel bir nitelik taşıyan kapitalizm, karşılaştığı krizlerde, diğer bir deyişle üretim ve dünya ticaretinin düştüğü dönemlerde, kendini hızla yenileyebilmektedir. Bu bağlamda küreselleşme de, kapitalizmin 1970’lerin sonlarındaki yeni krizinden çıkış ve tekrar büyümesinin bir yoludur. Liberal ekonomi kuramını yeniden tanımlayan Keynes, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan krizin kaynağını, piyasa mekanizmasının her şeyi kendiliğinden çözememesi, özellikle gelir eşitsizliği yaratarak arz ve talep arasında dengesizliğe yol açması ile açıklamıştır. Keynes, bu sorunu çözmek için devletin ekonomiye müdahalesinin zorunlu olduğunu ve krizin devletin bugünün kavramları çerçevesinde (refah devleti ve demokrasi gibi) yeniden yapılandırılması ile aşılabileceğini ileri sürmüştür. Liberal ekonomi politikasına giren bu yeni yapılanmanın yanı sıra kapitalizm, o dönemde 1917 Ekim Devrimi ile Sovyetler Birliği’nde kurulan alternatif bir düzenle karşı karşıyadır.  Bu tehdit ortamında krize karşı yeniden yapılanma, refah devleti uygulamasını getirmiştir. Bu uygulamalara koşut olarak gelişen daha adil ve eşit bir toplum  yaratma talepleri, refah devleti harcamalarını artırmış; bu da kârların düşmesine ve sermaye birikiminin yeniden krizle karşılaşmasına neden olmuştur. Bu dönemde yaşanan ekonomik kriz, politik sonuçlar da üretmiş; rakip sistemin yani Sovyetler Birliği’nin çöküşünü de hızlandırmıştır. Bu krizden çıkış da yeniden yapılanma ile mümkün olacaktır. Kuşkusuz bu gelişmelere teknolojik gelişmelerin de etkisi olmuştur. Kâr hadlerinin yükselmesi, verimlilikte artış ya da pazarın büyümesi ile söz konusu olacaktır. Bilişim ve iletişim alanındaki devrim, verimliliği yükseltmiş; kumanda ekonomisi alanını küçültme ve refah devletini ortadan kaldırma yönündeki politikalara, pazar alanını genişletme (coğrafi ve eğitim ve sağlık gibi sektörel anlamda) girişimleri eşlik etmiştir. Böylece ulusal sınırların dışına çıkılması ve pazarın dünya ölçeğine taşınması, dünyanın tek pazar haline gelmesi, küreselleşme denilen olayı ortaya çıkarmıştır.

            Bu gelişmeler karşısında az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere düşen  görevler uluslararası rekabet kurallarındaki köklü değişimlere uyum sağlamak, küreselleşen talebe uygun mal ve hizmet üretmek ve pazarlamak, yabancı sermaye yatırımlarını ülkeye çekmek, bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun oluşum süreçlerini hızlandırmak, insan kaynaklarına yatırım yapmaktır. Ve daha da önemlisi bunları ağır iç ve dış borç yükünün altında iken yapabilmektir[40].

            İçinde bulunduğumuz son dönem, alternatif bir sistem olarak Sovyetler Birliği’nin dağıldığı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yeni liberal ekonomi politikalarının egemen ideoloji olarak yaygınlaştığı, ulus devlet ve sosyal devlet anlayışının zayıflatılması yönünde çabaların çoğaldığı, bunun yerine liberal devlet uygulamalarına geçme yönünde kararlı adımların arttığı yıllar olarak nitelenebilir. Sosyal devlet kazanımlarından biri olan eğitim ve sağlık da bu gelişmelerden büyük ölçüde etkilenmiştir.

 

Türkiye’de eğitimde niteliği belli amaçlar doğrultusunda dönüştürmeye yönelik en güçlü iki meydan okumadan biri, yeni liberal programların eğitime yansımaları, diğeri ise siyasallaşan İslam’ın eğitime etkilerini artırmaya yönelik etkinlikleridir. Bu iki eğilimin tarafları, güçlü bir ittifak içine girmiştir. Bir kısım akademik ve yönetici meslek grupları da düzenlemeler/prosedürler, yöntemler ve teknikler üzerinde çalışarak bu ittifakı “teknik bilgi” ile beslemektedir. Her iki anlayışın da hareket noktası, küreselleşmenin bugünkü “kötü yönetiminde”, niteleyici sözcük olarak “ulusal” , “sosyal”  ve “kamusal” olan her kavramın zayıflatılması, mümkünse yok edilmesidir.

 

2001 yılı Nobel ödülü sahibi Joseph E. Stiglitz, 1993’te Bill Clinton’a bağlı Ekonomik Danışmanlar Konseyi üyesi ve bir dönem Dünya Bankası başekonomisti ve başkan yardımcısı olarak görev yaptığı yıllardaki gözlemlerini aktardığı “Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı” adlı kitabının önsözünde küreselleşmeye ilişkin yaklaşımını ve çeşitli bölgelere ilişkin gözlemlerini özetleyen aşağıdaki belirlemeyi yapmıştır [41].

“... Bu kitabı yazdım; çünkü Dünya Bankası’nda çalışırken küreselleşmenin, gelişmekte olan ülkeler, özellikle bu ülkelerde yaşayan fakirler üzerindeki yıkıcı etkisini gözlerimle gördüm. …. Ancak hal böyleyken söz konusu engellerin kaldırılmasında büyük rol oynayan uluslararası ticari anlaşmalar ve küreselleşme sürecinde gelişmekte olan ülkelere dayatılan politikalar dahil olmak üzere, küreselleşmenin yürütülme şeklinin baştan aşağı gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorum”.

 

       Kuşkusuz insan türü, özgürleşme ve yetkinleşme yoluyla kendisi, içinde yaşadığı toplum ve yaşamını sürdürmesini sağlayan doğa için  en iyiyi, en güzeli ve en doğruyu aramayı sürdürecektir. Ancak küreselleştirilenler ve küreselleşmenin yok saydıkları için bugünün “gerçeği”, iç açıcı bir tablo sergilememektedir. Hakkaniyetli küresel yönetim düşlerine, ancak insan haklarına saygılı  ulusal devlet etkinlikleri ile yaklaşılabilir.

             

Yeni Liberal Politikaların Eğitime Etkileri

            Yeni liberal politikalar, “küçük ancak etkin” aslında zayıf bir devlet yapısı öngörmektedir. Bunlara göre “özel kesimle ilgili her şey iyi ve kamuya ait her şey kötüdür”. Tüm insanlar, kendi kişisel yararlarını azami ölçüde artıracak şekilde davranmak zorundadır. Yaşamın her alanında ekonomik ussallık egemendir. Tüketici olarak birey, ırksız, sınıfsız ve cinsiyetsizdir. Bu bağlamda okul yaşantıları içinde öğrenciler, beşeri sermaye olarak görülmektedir. Ekonomik hedeflerle doğrudan bağlantılı olmayan okullar, kaynakları israf eden örgütler olarak değerlendirilmektedir[42]. Bu yüzden liberal ekonomi bilimcilerine göre, okullar piyasa rekabetinin disiplini altına sokulmalıdır; okul ile ekonomi arasında daha sıkı bağlar oluşturma ya da  okulları piyasanın içine yerleştirmeye odaklanmak gerekir.

            Dünyayı, çokuluslu şirketlerin sorumsuz yönetimine terk eden politikaların mimarları ya da destekçileri, kuşkusuz, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşlardır. Uluslararası kuruluşların desteği ile eğitim hizmeti, döner sermaye ve katılım payı/bağış uygulamalarıyla özelleştirilmeye hazırlanmaktadır. Bu bağlamda, 1990’lı yıllardan itibaren eğitim finansmanı içine dış krediler yoğun biçimde girmiş, eğitim uygulamalarında Dünya Bankası’nın etkileri artmaya başlamıştır. Bu dönemde eğitime genel bütçeden ayrılan kaynaklar azaltılmaya başlanmıştır. Temizlik, kırtasiye, küçük onarım, eğitim araçları gibi gereksinmelerini bile karşılayamayan okullar, bütçe dışında kaynaklar aramaya zorlanmaktadırlar. Zira katkı, bağış, yardım adı altında ailelerden toplanan gelirler, okulun bulunduğu eğitim bölgesindeki ailelerin sosyo-ekonomik özelliklerine göre farklılaşmış, görece varsıl bölgelerdeki kamu okulları daha kolay bütçe dışı gelir yaratırken, yoksul bölgelerdeki okullar ise bundan yoksun kalmıştır. Bütçe dışı kaynak arayışları eğitimde eşitsizlikleri derinleştirmiştir. Aslında yoksul ya da varsıl olsun, tüm okullar yoksunluk içindedirler. Çünkü, eğitimin bireysel yararları üzerinde düşünmeye yönlendirilen öğrenciler ve ailelerin, kamu okullarına olan güveni giderek azalmış, bu okullar çeşitli yönlerden eleştirilmeye başlanmıştır. Okullar, liseler ya da üniversitelere giriş için yararlı bilgileri vermeyen dolayısıyla devam ve diploma zorunluluğu nedeniyle,  zaman doldurulan mekanlar olarak değerlendirilmektedir. Buna karşın dershaneler, bedelini ödeyebilen öğrenciler ve veliler için başarının anahtarlarıdır. Bu çerçevede üniversitelere girişte oluşan kuyruğun ilk sıralarında yer alma güvencesini, nitelikli bir ilköğretim ve ortaöğretim kurumu yerine, dershaneler verir olmuştur.

            Türkiye’de Dünya Bankası kredileri ile projelendirilerek yapılan eğitim reformları, ulusal eğitim anlayışı ve halkın gerçek eğitim taleplerinden uzaktır.  Dünya Bankası, kendi önerdiği yeni liberal politikaların dışındaki eğitim politikalarını “ideolojik” olarak görmektedir. “Evrensel bilgi” olarak değerlendirilen yeni liberal bilginin, yer ve zamandan bağımsız olarak her ülkede uygulanabileceği düşünülmektedir. Böyle yaklaşıldığında da almaşık seçenek arayışı anlamlı görülmemektedir. Eğitim reformu çalışmaları da, “evrensel bilgiye taraf” bir anlamda da “tarafsız” öğretim üyeleri ile araştırmacılardan oluşan proje grupları ile yapılmaktadır. Proje gruplarında geniş katılımın sağlandığı iddia edilse de üniversitelerin, demokratik kitle örgütlerinin, öğrenciler, veliler ve eğitimle ilgili çeşitli kesimlerin  tartışma ve uzlaşmasına pek de gereksinme duyulmamaktadır. Eğitim hizmeti de, artık teknik ve mali açıdan başarılı ihalelerle yürütülür olmuştur. Bu bağlamda Türkiye’nin eğitim bilimleri kuram ve uygulamalarında uzun yıllara dayanan birikimleri görmezden gelinmektedir.

 

Günümüzde eğitim sürecine ilişkin çalışmalar, eğitim amaçlarına ilişkin olanlara göre daha çoktur. Gerçekten eğitimin “neden” “ne için”  yapıldığından çok, “nasıl” yapılması gerektiği üzerinde durulmaktadır[43]. “Nasıl”  sorusuna yanıt olarak da çok sayıda kavram, eğitim pratiklerimiz içine girmeye başlamıştır. İktisadi ilişkiler alanından ithal edilen “toplam kalite” kavramı, kullanılan sözcükler, süreçler ve ilkeler açısından eğitim sistemine “yabancı” olmasına karşın, bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Öğrenciler ve aileleri de bir şekilde “mutlu edilmesi” ya da “tatmin edilmesi” gereken “müşteriler” olarak düşünülmektedir. Eğitim sistemimizde “öğrenen örgüt” kavramı ile eğitimsel amaçlar için araç olan okullar, amaç haline dönüştürülmüş, eğitim sistemi adeta “insansızlaştırılmıştır”. Okul düzeyinde “vizyon” ve “misyon” ve “stratejik amaçlar” öngörme çalışmaları da, yeniden düş kurabilmeyi anımsatmaları açısından katkı getirici, ancak uygulandığı biçimiyle öğretmen ve öğrenci sorunları ile eğitimde gerçek insani etkinliklerden, diğer bir deyişle toplumsal ilişkiler bağlamından kopuktur. Ayrıca okul düzeyinde yapılan çalışmalarla, ulusal eğitim amaçlarından uzaklaşma olasılığı da doğmaktadır. Dolayısıyla hazırlanan okul gelişim planlarının ne yazık ki pek azı, okul düzeyinde karşılaşılan sorunları çözme gücü bağlamında nitelikli olmakta, genellikle derinlikten yoksun bir yöntem sorunu ve denetim için hazır edilmiş bir ürün olarak dosyalarda bekletilmektedir.

            Bu kavramlar ve süreçler, daha zengin ulusal deneyimlere sahip eğitim yaşamımıza derinlik katmamakta, deneyimleri sınırlandırarak, gerçek yaşamdan kopararak eğitim konusu üzerinde düşünmeyi sınırlandırmaktadır. Örneğin salt yönetsel bakış açısıyla okulları geliştirme düşüncesi, eğitim uygulamaları içinde okula nasıl para ve teknoloji sağlanacağı sorunu çerçevesinde ele alınmakta; terkler, devamsızlıklar, nitelik sorunu, yoksul öğrenciler, cinsiyete dayalı ayrımcılık, okulda şiddet, öğrencinin okuldaki yaşantılarının yüzeyselliği, öğretmen yaşantıları, rehberlik gibi konulardan uzaklaşmaya, “mevcut programı” büyük ölçüde uygulamaya yönlendirmektedir. Giderek etki gücünü yitiren öğretmenlerin çok azı, bu türde eğitim sorunları üzerinde düşünmekte, düşünseler dahi temel eğitim politikalarını etkilemek amacıyla görüşlerini biçimsel ilişkiler ağı içinde ilçe, il ve merkez örgütüne taşıyamamaktadırlar. Bu da eğitim sisteminde, genel bir suskunluk hali yaşanmasına yol açmaktadır.

 

Sözleşmeli öğretmen istihdamı ile öğretmenlerin anayasal iş güvencesi zayıflatılmaya başlamıştır. Öğretmenler aldıkları ücretlerle yaşamlarını sürdüremez duruma gelmişlerdir; öğretmenlerin bir kısmı ikinci bir işte çalışmaya başlamıştır. Birkaç alan dışında, eğitim fakülteleri, yarattığı öğretmen sunumu ile dershanelere ucuz ve güvenceden yoksun işgücü sağlayan akademik birimler haline dönüşmek üzeredir.

 

            Piyasa ilişkileri toplumsal yaşamın çeşitli alanlarına giderek daha da yayılma eğilimi göstermektedir. Bunun sonucu olarak bireylerin ürün ya da hizmetlerine ilişkin yargıları bazı piyasa kavramları ile şekillenmektedir. Öyle ki öğrenci ve velilerin genelde ürün ya da hizmetlere, özelde eğitim hizmetlerine ilişkin tercihlerini maliyet/yarar/ fiyat gibi etmenlerden etkilenerek yaptıkları görülmektedir. Piyasa ilişkilerinin toplumsal yaşam üzerindeki etkisi nitelik tanımlamalarında da kendisini göstermektedir [44]. Örneğin bir kamu okulunda öğrenciden kayıt sırasında istenen bağış ne denli büyükse, eğitimin niteliğinin de o ölçüde yüksek olacağı düşünülmektedir.

 

Eğitimsel niteliklerin dağılımındaki  eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik politikalara öncelik verilmemesinin doğal bir sonucu ve kapitalizmin gelir dağılımında yarattığı eşitsizliklere koşut olarak, eğitimsel niteliklerin dağılımında bölgeler arası, kır-kent arasında, okul türleri arasında ve cinsiyet temelinde farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Bu eşitsizlikler de giderek derinleşmektedir. Özellikle eğitim finansmanı açısından okullara yeterli kaynak gönderilmeyişinin sonucunda, başlarının çaresine bakması istenilen okul yöneticileri, okula bütçe dışı kaynak bulmak zorunda kalmışlardır. Varsıl bölgelerdeki okul müdürleri bu konuda pek bir sorunla karşılaşmazken, yoksul çevrelerde çalışan okul müdürleri, ne kantin, ne bağış, ne de servislerden gelir sağlayabilmektedir. İlçe ya da il milli eğitim örgütünde, kaynak yaratamayanlar “başarılı olamayan” müdürler olarak değerlendirilebilmektedir. Bu bağlamda ABD’deki eleştirel eğitim kuramcılarının ele aldığı “getto okulları”[45] ve benzeri kavramların  Türkiye’deki yazına da kısa sürede yansıyacağı görülecektir. Nitekim “Sıkıştırılmış Okullar”[46] adlı çalışma, Adana’daki ilköğretim okullarına yönelik betimsel bir çalışma örneğini ortaya koymaktadır.

 Eğitimde nitelik, okulun sahip olduğu teknoloji ile tanımlanmaya başlanmıştır. Okulunun sorunları sorulan müdürler, genelde öğretmen ve hizmetli eksiğinden başlamakla birlikte, tepegöz, yansı ve çeşitli eğitim araçlarının olmayışı, bilgisayar ve Internet’in (küresel ağ) bulunmayışı gibi araç düzeyinde sorunlarla sözlerine devam etmektedirler. Oysa okullarda devamsızlık ve terkler, cinsiyete dayalı ayrımcılık, duygusal ve fiziksel şiddet, okul topluluğunun üyeleri arasında iletişimsizlik, yoksul öğrencilerin beslenme sorunları, demokratikleşemeyen yönetici ve öğretmen davranışları, okuma ve yazma etkinliklerinden uzak, bu yüzden derinlik kazanamayan öğrenciler ve öğretmenler gibi çok sayıda sorun vardır.    

Halihazırda “piyasa en iyisini bilir” felsefesinin eğitimi etkilediğine işaret ederken, işletmecilik uygulamalarının ve acımasız rekabetin yaygınlaştığını; eğitim yöneticiliğinin yerine şirket yöneticiliğinin geçtiğini ve kaynak arayışları ve ticarileşmenin eğitimi, iş çevresi ve sanayi kesimi ile yakın ilişkilere yönlendirdiğini, tüm bunların da eğitimde niteliği etkilediğini görmek zorundayız.

Laiklik Karşıtı Hareketlerin Eğitime Etkileri

            Tek partili dönemde, Öğretim Birliği Kanunu’nun çıkarılması (3 Mart 1924), Halifelik ve Şerriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması (3 Mart 1924), Kılık Kıyafet Kanunu’nun çıkarılması (25 kasım 1925), Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması (30 Kasım 1925), Medeni Kanun’un kabulü (4 Ekim 1926), Harf Devrimi (1 Kasım 1928), karma eğitim (1927-1928 öğretim yılında), imam hatip okullarının kapatılması (1930), din derslerinin kaldırılması, halk evleri ve halk odalarının açılması, ezanın Türkçe okunması (1932), köy enstitülerinin açılması (1926), laikliğin Anayasa’ya girmesi (5 Ağustos 1937)[47] gibi uygulamalar, Türkiye’de laikliğin kurumsallaşmasına yönelik önemli adımlardır. Ancak çok partili dönemde bu uygulamaların tersine eğitim politikaları gündeme alınmıştır. Laiklikten verilen ödünlerle 1980’lere gelinmiş, bu yıllardan sonra, Türkiye’ye verilmek istenen “ılımlı İslam” rolünü daha iyi oynayabilmesi için gerekli çalışmaları başlatan 12 Eylül’ün aktörleri ve merkez sağ iktidarlar, yerlerini liberal reformlara “hayır” demeyen yeni muhafazakar siyasal iktidara teslim etmek zorunda kalmışlardır.

            Gerçekten 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde oyların % 34.2’sini, Parlamentodaki sandalyelerin % 70’ini alarak tek başına iktidara gelen yeni muhafazakar Adalet ve Kalkınma Partisi’nce (AKP) hazırlanan ve küreselleşmenin devlet kurumlarını değişime zorladığını belirten “Başbakanlık Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma 1” numaralı raporunda, yeni-liberal bakış açısı açık bir biçimde ortaya konurken, eğitimi, yerel baskı gruplarının etkisine açan yapısal değişiklikler önerilmektedir. Rapora göre kaçınılmaz biçimde yaşanan küreselleşme süreci, uluslararası örgütleri ve ulus ötesi entegrasyonları güçlendirirken, diğer yandan yerel değerleri ve farklılıkları canlandırmakta, yerinden yönetimin önemini artırmaktadır. Birbirini tamamlayan bu süreçler, ulus devletler ve merkezi yönetim yapıları üzerinde hem içeriden hem de dışarıdan çift yönlü bir baskı oluşturmaktadır. Yaşanan bu gelişmeler, ulus devletleri ve merkezi yönetim yapılarını ortadan kaldırmamakta; ancak bu kurumların rolünü yeniden tanımlamayı gerektirmektedir[48].

 

Laiklik karşıtları, eğitim ve sosyal politikalardaki otoriter popülist[49] duruşunu ve genelde Kuran-ı Kerim’e ait belirli otorite vizyonlarını, “Müslüman Ahlâkı”, toplumsal cinsiyet rolleri, türban, imam hatip liseleri, aile ve eğitimi üçüncü sektör eliyle yürütme ve eğitimde yerelleşme konuları üzerinde oluşturmaktadır. Bu kesim, geçmişin Türk-İslam sentezine dayalı eğitim uygulamalarından dolayı oldukça güçlenmiş ve görüşlerini yayabilmişlerdir. Devlet okullarına olan güvensizlik arttıkça, yeni liberal eğitim politikalarının izin verdiği özel okullar ve Kuran kursları kanalıyla, cemaatlerin kendilerini yeniden kurmalarına da yardım edilmektedir.

            Türkiye’de kamusal alanlarda türban yasağının kaldırılması, kaçak Kuran kurslarına verilen cezaların indirilmesi, imam hatip okullarının çoğaltılması ve imam hatip mezunlarının üniversitelere girişlerinin kolaylaştırılmak istenmesi, mesleki ve teknik öğretimde kız ve erkek öğrencilerin birlikte, kendiliğinden eğitim gördüğü okulların ayrı okullara dönüştürülmek istenmesi, din ve ahlak bilgisi dersi programı ile ilgili gelişmeler, siyasal iktidarın tabanına verdiği sözleri tutma girişimleridir.

            Bunlar arasında mesleki ve teknik ortaöğretimin karma eğitime yönelmesi ile ilgili uygulamayı, tersine çevirecek anlayışlar dillendirilmeye başlamıştır.[50] Siyasal iktidarın kadın ve erkek konusuna yaklaşımında cinsiyete dayalı bir ayrımın güçlü yansımaları görülmektedir. Bilindiği gibi, Türkiye genelinde, 2004-2005 öğretim yılı istatistiklerine göre, erkek teknik öğretim çatısı altında öğrenim gören 419.360 öğrencinin 56.127’si (%13.4 ) kızdır; benzer biçimde kız teknik öğretime bağlı liselerde öğrenim gören 210.642 gencin 40.752’si (%19.3) erkektir[51].  Eğitimde cinsiyete dayalı ayrım eğitimde niteliğin her iki cins için farklılaştırılması ile kendini göstermektedir. Bunda hem yeni liberal eğitim politikalarının hem de muhafazakar hareketin büyük etkisi vardır. Daha çok düşük sosyoekonomik kökenli ailelerin çocuklarının devam ettiği mesleki ve teknik eğitim alanı, diğer eşitsizliklere koşut olarak adeta cinsiyet ayrımcı toplumsal sistemle bütünleşmiştir. Mesleki eğitim, erkekler için doğrudan üretime dönük alanlarda, kızlar için statüsü düşük, daha az gelir getiren, ev içi üretime yönelik, annelik ve ev kadınlığı rollerinin devamı niteliğindeki toplumsal rollere hazırlama işlevini büyük ölçüde sürdürmektedir.

            Bugün yüklü öğretim programlarını özellikle kentlerde kalabalık sınıflarda, öğrencilerin ve öğretmenlerin en insani gereksinmelerini bile dikkate alamadan katı biçimde uygulamaya koymaya çalışan, öğrenci, öğretmen, veli olarak yoksulluk ya da yoksunluğun arttığı okullar eğitim sistemimizin bir gerçeği olarak durmaktadır. Eğitimde nitelik de doğal olarak yoksulluklar ve yoksunluklarla tanımlanmaktadır.

 

Ayrıca, son olarak eğitimde nitelik sorununda, bir konuya daha dikkati çekmek gerekmektedir. İnsan, bir üretim sürecinin, kalkınmanın ya da bir dinin karşısında edilgenleştirilmiş ya da araç haline getirilmiştir. İçinde yaşadığı doğa, toplum ve insan türü ile ilişkileri içinde, insanın özgürleşmesi ve yetkinleşmesini tamamlayabilmesi ve kendini gerçekleştirebilmesi için bir yardıma dönüşecek eğitimsel niteliklere gereksinme vardır.

Eğitim Politikaları için Almaşık (Alternatif) Çerçeve

               Liberal reform karşıtı eylemlerin küreselleşme karşısında önerdiği ulusal yanıtlar şu şekilde ortaya konulmaktadır[52]: Kamu hizmetlerinin finansmanında ve özellikle eğitim ve sağlıkta temel ilke vergilendirme olmalıdır. Performansa göre sözleşmeliliğe dayalı  kamu istihdamı tehlikeler arz ettiğinden, kamu bürokrasisinde istihdamın memurluk güvenceleri ve anayasal iş güvencesi ile güçlendirilmiş bir yapıya sahip olması  gereklidir. Kamu görevlilerinin örgütlenmeleri ve örgütleri kanalıyla yönetimde doğrudan söz sahibi olmaları gerekmektedir. Etkin kamu hizmetini “küçük devlet” değil, eşitlik, bağımsızlık ve kalkınma hedeflerine ulaşabilecek kadar etkili bir devlet yapılanması yerine getirmelidir. Kuşkusuz tüm kamu hizmetleri için önerilen bu yaklaşım, eğitim hizmetlerinin üretiminde de söz konusu olacaktır.

               Küreselleşme karşısında genelde kamu kesiminin özelde eğitimin “nasıl” yönetileceğine ilişkin bu yanıtlar, kuşkusuz eğitimsel amaçları, diğer bir deyişle eğitimde niteliği de etkilemektedir. Eğitimde nitelik sorunlarını irdelerken insanı, doğayı ve toplumu merkeze alan insanlık durumu ile doğrudan ilgili,  özgürleşen ve yetkinleşen kişiler ve toplumlar için, tek yanlı değil, tek tek insandan topluma, toplumdan insana bir yaklaşımla geliştirilen politika önerileri üzerinde durmak gerekmektedir.

            Eğitim sürecinde insanı ve toplumu araç haline getirmeden, ulaşılması gereken birer amaç olarak görmek ve okul topluluğunun tüm üyelerini diğer bir deyişle öğretmen, öğrenci ve veliyi eşit önemde değerler olarak ele almak önemli olmaktadır. Bu bağlamda insan hak ve sorumluluklarını (öğrenci, öğretmen ve veli hakları ve sorumlulukları), gelecek nesillere bırakılabilecek bir çevreyi, değerlerini korurken bir yandan da özgürleşen ve özgürleşirken ve yetkinleşirken yeni değerler üreten toplumları temele alarak eleştiri getirilmeli ve politika önerilmelidir. Ulusal eğitim, bu yönü ile kavrayıcı olmak durumundadır.

            Eğitim, çocuk ve gençlerin kendilerini gerçekleştirmesine, özgürleşmesine, anlatım ve iletişim yeterliği kazanmasına, diğer insanları anlamasına ve iyi ilişkiler kurmasına, sağlıklı ve üretken olmasına, araştırma, öğrenme ve sorun çözme yeterliği kazanmasına[53] yardımcı olmalıdır. Eğitim insanı, kendine, insanlığa ve edindiği bilgiye yabancılaştırmamalı; onun toplumsal ilişkiler içinde yerini ve konumunu anlamasına olanak tanımalıdır. Öğrenenlere, hiçbir ayrım yapılmadan yeteneklerini yeterliklere dönüştürecek eğitimsel yaşantılar sunulmalıdır.            

Laik eğitim çocukların ve gençlerin özgürleşmesi ve yetkinleşmesine uygun ortam yaratır. Her insanın dinini ve inancını özgürce seçebilmesi, devlet işlerine dinsel kuralların karışmaması, devletin din işlerine karışmaması anlamına gelen  laikliğin eğitimdeki uygulamalarının yeniden düzenlenmesine gereksinme duyulmaktadır. Demokrasi insanın istediği dini seçmesine ve dilediği inancı benimsemesine elverişli, özgür bir ortam yaratır. Laiklik din düşmanlığı değil, insan ile Tanrısı arasına başkalarının girmesine engel olmadır. Kendi dini ve inançlarını seçme olgunluğuna ulaşmamış öğrencilere belli bir din ya da inançta eğitim yapmak, özgürlükçü çoğulcu demokrasiye, dolayısıyla laikliğe aykırı bir uygulamadır[54].

 Dinler, inançlar ve ırkların birlikteliği olarak bir ulusun yurttaşı ve toplumun bir üyesi olan insanın kendini gerçekleştirmesine yönelik eğitim politikalarını oluşturmaya çalışırken, aynı zamanda onun insan türünün bir üyesi olduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Türünün bir üyesi olarak insan, güzel insanlık uygulamalarını alkışlarken, insana, doğaya çeşitli uygarlık ve toplumlara karşı yapılan haksız uygulamaları eleştirmeli, bunlara karşı koymalı, dünya sorunlarına duyarlı olmalıdır. Böylece, eğitimde nitelik, yakın çevrede olan bitenle uzaklarda olanlara kayıtsız kalmayan, insani duyarlığı geliştiren  bir içeriğe  kavuşmuş olacaktır. Aynı zamanda Edgar Morin’in[55] belirttiği gibi,

  • insanın bilme yetisini geliştiren,
  •  insanın tüm bilgileri parça-bütün ilişkileri içinde görmesini olanaklı kılan,
  • “uzmanlaşmaya” yönelik meslek eğitimini de bu bağlamda dönüştüren,
  • insanın bir bütün olduğunu ve bütün insanlarda aynı olan yönleri ile farklı olan yönleri bulunduğunu-insan olmanın ne demek olduğunu- anlamayı sağlayan,
  •  insancıl dayanışma isteği uyandıran,
  • birbirini anlamayı öğreten, etik kaygıların zihin ve yüreklerde oluşmasına yardımcı olan bir eğitim kurulmalıdır. Türkiye eğitim tarihinde, bu doğrultuda deneyimler bulunmaktadır (Köy enstitüleri, halk evleri )

               Çocuk ya da gencin “insan olması” ve “insan türünün bir üyesi olmasının” duyumsandığı ve yaşandığı düzey, toplumsal ilişkilerin içinde yaşandığı ülkesidir. Eşitsizlikleri derinleştiren varolan küresel yönetime, bağımsızlık ve aydınlanma ve halktan yana ulusal yanıtlar vermek çok önemlidir. Türkiye ve gelişmekte olan diğer ülkelerde son  çeyrek yüzyıl içinde yaşananlar, ulusal devletin önemli bir direnme hattı olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte küresel mücadele alanlarını unutmamak gerekmektedir. Alternatif politikalar, küresel etkilere karşı gözlerini  ve kapıları kapatıp savunma refleksi içinde hareket ederek oluşturulamaz. Yeryüzünde kaygıyla izlediğimiz gelişmeler, “bugünkü niteliğinden farklı” olarak hakkaniyetli, derinleşen eşitsizliklerin karşısında eşitlikçi, insan haklarına saygılı, dayanışmacı, ulus ötesi oluşumlara da gereksinme duyulduğunu göstermektedir. Habermas’a göre[56] düşsel de olsa, küresel şebekeleri yakalayacak ve denetim altına alabilecek uluslar-üstü siyaset tasarısı üzerinde düşünmek gerekmektedir. Ulusal eğitim anlayışı içinde bu boyutu da düşünecek, bireysel olarak özerk ve yetkin, kamusal alanda duyarlı, insan ve doğa sevgisine sahip bireyler yetiştirmek gerekir. “İnsan üyesi olduğu ulusun varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, tüm dünya uluslarının huzur ve refahını da düşünmelidir. Kendi ulusunun mutluluğuna ne kadar değer veriyorsa, diğer ulusların mutluluğu için de elinden geldiği kadar çalışmalıdır” diyen Mustafa Kemal Atatürk, bu sözleriyle insan sevgisini çok etkili bir biçimde dile getirmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

            Apple, Michael W. (2004). Neoliberalizm ve Eğitim Politikaları Üzerine Eleştirel Yazılar. .(Çeviri: Fatma Gök, Meral Apak, Banu Can, Dilek Çankaya, Filiz Keser, Hüseyin Ala). Ankara: Eğitim Sen Yayınları.

                Başaran, İbrahim Ethem. (1996). Eğitime Giriş. Ankara.

Dudley, Janice (1999) “Globalization and Education Policy in Australia” (Edited By: Jan Currie and Janice Newson) Universities and Globalization. Critical Perspectives. London: Sage Publications.

 

                “Erkek Öğrenci Almayın” Milliyet, 15 Mayıs 2005.

 

                Gümüş, Adnan, Songül Tümkaya, Turan Dönmezer. (2004). Sıkıştırılmış Okullar. Ankara: Eğitim-Sen.

                Habermas, Jurgen. (2002). Küreselleşme ve Milli Devletlerin Akibeti. (Siyasi Denemeler).İstanbul: Bakış Yayınları.

KİGEM. (2003). “Liberal Reformlar” ve Devlet”. Sempozyum Bildirileri Ankara:18-19 Nisan.

Morin, Edgar. (2003). Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Tural, Kurul Nejla. (2004). Küreselleşme ve Üniversiteler. Ankara: Kök Yayıncılık            Türedi, Adem. (2004). Öğretmen ve Öğrenci Velilerinin Algıları Temelinde Eğitimde Niteliğin Yeniden Tanımlanması: Ankara İlköğretim Okullarında Bir çalışma. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.

Stiglitz, Joseph E. (2002). Küreselleşme. Büyük Hayal Kırıklığı. İkinci Baskı.(Çev: Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural). İstanbul.

Şaylan, Gencay. (1996) “Globalleşme Üzerine (Söyleşi) Ulusal Sayı 2, Eylül-Ekim-Kasım.

Yang, Rui, Lesley Vidovich. (2002). “Üniversiteleri Küreselleşme Bağlamında Konumlandırmak”. Globalisation and Education. Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri. Volume:2, Issue:1. Mayıs.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şuayip Özcan; Teşekkürler Sayın Tural. Şimdi bildirisini sunmak üzere sözü Sayın Semih Koray’a veriyorum.

 

Prof. Dr. Semih Koray ; Değerli Arkadaşlar, benim konumun başlığı insan gücümüzün yetiştirilmesi ve değerlendirilmesinde uğradığımız kayıplar: Beyin Göçü.

Kuşkusuz bir ülkenin temel desteği insan gücü ve bir mücadele cereyan ediyorsa, mücadelenin odaklandığı temel noktalardan birinin insan gücü olması kaçınılmazdır.

Bugün beyin göçüyle uğradığımız kayıplar hakkında yapılmış çeşitli araştırmalar var. Bu araştırmalarda beyin göçü yoluyla uğradığımız kayıpların boşluğu konusunda, bunun nedenleri konusunda çeşitli saptamalar yapılmış durumda. Ben boyutlar konusunda rakamlar üzerinde çok fazla duracak değilim. Bütün bu çalışmalarda ortak olan taraf şu ki beyin göçü nedeniyle uğradığımız kayıp hakikaten çok büyük boyutlarda. Bunun şöyle bir önemi var. Biz bu kaybı önlediğimiz zaman neler yapabileceğimizin bir kaydı olarak ben bu boyutun göstergesi olarak önemsiyorum.

Nedenlere gelince; ekonomik nedenlerden, gittikleri yerlerde daha çok para kazanmalarından, daha çok laboratuar, daha fazla bilimsel araştırma imkanları olmasından, daha uygun bir ortam olmasından, daha istikrarlı, daha kişisel, daha yeni bir hayatı özleyenler açısından, ülkenin istikrarsızlığından gidilen yerin daha istikrarlı olması, belki cazibeli bir hayat olması görünüm biçimleri açısından yapılan çalışmalar sonucunda saptanmış. Bunlar görünüm biçimleri olarak farklılık gösteriyorlar. Hepsinin aslında ortak olan bir noktası var; beyin göçünü yaratan mekanizma aslında şu ya da bu alanda ülkenin geleceğine güvensizlik yaratılması ve şu ya da bu ölçüde aslında kendi kaderlerini ülkenin kaderinden ayıran bir yöneliş içerisinde olmalarıdır. Dolayısıyla buradaki anahtar sözcük, aslında beyin göçüyle uğradığımız insan kayıpları için anahtar sözcük bir ulusun özgüvenini sarstınız mı, beyin göçü uygulamasının yolu açılır. Küreselleşmenin yaptığı budur.

Bir ulusun özgüvenini sarstınız mı, bu bilim alanında, düşünce alanında, teknoloji alanında geçmişte ne yapmış ki, gelecekte ne yapsın bir kez karşınıza çıktığında beyin göçü açısından, hatta beyin göçü ülkede kalsa bile, kendi ulusları için çalışsalar, heba olacak bazı değerlerin insanlığa kazandırılması gibi, olumlu işlere yönelebilecekleri için, hele bir de bilimin ulusal dilinin ingilizce olduğu ve o dilin yansıdığı kültürel ortam yüzünden, hiçbir bilgi notunun Türkçe’ye çevrilmediğinden beyin göçünün adresini vermiş oluyorsunuz. O adresle göç meydana gelmiş oluyor.

Şimdi bu sadece bedenin göçmesi açısından değil, o anlayış yerleştiği yaygınlaştığı ölçüde bilim ve teknolojide küreselleşmenin merkezlerinde belirlenen araştırma kriterleri kayıtsız şartsız izlenmesi gereken doğru kriterler anlamına geliyor.

İnsanlığa katkıda bulunmak için bu kriterler esas alınmaya başlanıyor. Merkezlerdeki topluluklarla birlikte kabul edilmekte, peşinde koşulması gereken esas haline geliyor. şunu da belirtmek gerekir ki, daha yaygın olarak üniversite çevrelerinde daha çok AB projesi almanın önemli bir itibar sebebi haline gelmiş olması bu durumun yansımasıdır. Bir çok üniversitemizin ilan ettiği hedef ve amaçların hepsinde ortak olarak küreselleşmenin getirdiği değişime ayak uydurabilecek insan yetiştirmektir. Fakat diğer yandan Türkiye bu insanları elinden kaçırmış vaziyette.

Ulusal bilim gündemi kaldı mı? Gündemde bile değil. Hatta böyle bir kavramı gündeme dahi getirmenin evrensel niteliği benimsemenin bilime yapılacak evrensel katkıları, bunları engelleyeceği düşüncesi veya yanılsamasıyla karşı çıkıyor. Aslında Semih Bilgen’in bir önceki oturumda yaptığı tartışma ulusal bilim gündemde mi, bilim gündemini zenginleştirmenin temel aracı olduğu çok güzel biçimde ortaya kondu.

Tartışmanın devamında iki soru ele almak istiyorum. Temel soru şudur: Bilimin geleceği nerededir? Bilim insanları olarak, bilimi geliştirmek açısından baktığımız zaman soracağımız ve yanıtlamamız gereken soru, bilimin geleceği nerededir? Küreselleşmenin elinde midir? Küreselleşmeye direnen ulusların elinde midir? Onun için böyle izleyici biçiminde her alınan tedbire karşı tepki biçiminde kesin önlemlerle çözülebilecek bir mesele değildir.

Sorunun ikincisi buna bağlı olarak yanıtladığım, bilimde ulusallık evrenselliğe katkıda mı bulunur, yoksa evrensellik küresel bilim gündeminin dayatılması iktidarı mıdır? Hangisi evrenseldir, hangisi bilimi sığlaştırır? Hangisi sığlaştırmaktadır, hangisi derinleştirmektedir? Bu sorun daha geniş anlamda uygarlığın geleceği nerededir sorusudur. Bugün yaygın düşünce küreselleşmeden yanadır. Bu da bilgi çağıyla açıklanmaktadır. Aslında bilgi çağı küreselleşmenin temel zaafıdır. Bilgi çağı kısa edimde, teknoloji sağlamakla birlikte küreselleşmenin temel zaafı ve çıkmazıdır. Çünkü daha önceleri çeşitli konuşmalarda da dile getirilen, bu alanda, ikinci adım hemen doğrudan getirisi olan, doğrudan sonuçlara odaklanmış küreselleşme. Onun için böyle uzun vade getirisi olan birikimlerden kaçıyor muyuz? Bu tür bilgiler bilgi çağı tarafından deforme edilmiş bilgiler olarak nitelenebilir. Bilgi çağı bunları depolamaktadır. Bugün içinde yaşadığımız dönemde nüfusa oranla, araştırıcı sayısını ve araştırıcıların ortaya koyduğu bilimsel nüfus sayısından tarihte en yüksek olduğu görülmektedir. Bunun karşılığı olarak bakıyorsunuz bilimsel atılımların hepsi 1. Dünya Savaşı öncesinde. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra olan iş, geçmişte edinilmiş ve depolanmış atılımların teknoloji araçlarına, üretim araçlarına dönüşmesidir.

Başka bir yaklaşımda bilimin sonunun geldiğidir. İnsanlığın ulaşabileceği en yüksek iktisadi örgütlenme biçimi, bunun dışında yapılabilecek herhangi bir şey yoktur karşılaşması var.

Galile ve Einstein karşılaştırması var. Her ikisi de aynı soruya yanıt arıyorlar:

Taş niye düşer?’

Galile buna çok bilimsel bir cevap veriyor. Cevabı çağ değiştirtiyor. Orta Çağı yıkan bir cevap bu. Etkisi fizik içinde de fizik dışında da çok büyük oluyor. Azizler yargılıyorlar.

Einstein buna çok daha derinlikli ve ileri düzeyde aynı çizgiden cevap veriyor. Bu kez Einstein azizleştiriliyor. Bu durum fizik içindeki etkisidir.

Bilgi çağının bilgi anlayışı küreselleşmenin temel zaafıdır. O zaman bilim, bu bilgi çağının bilgi anlayışına karşı anlayışla aşabilir. Bilimin önü ancak bu yolla açılabilir. Bizim beyin göçünü tersine çevirmekte öncü olarak seçilmiş alanlarda bilimin öncüsü olmayı hedeflememiz lazım. Onlara ne kadar iş yaparsak, ne kadar yamanırsak o kadar başarırız anlayışıyla projeler hazırlamak, bilimin temel anlayışlarını ortadan kaldırır. Bu tür bir anlayışı tasfiye edecek güç bizde vardır. Bu tasfiyeyi beyin göçü alan ülkeler yapamaz. Bilimin yolunun açılması için gerekli tasfiyeyi yapacak ülkeler beyin göçü veren ülkelerdir. Bu ülkeler hangi ülkelerdir diye sorarlarsa, beyin göçü veren ülkeler bu birikime sahip ülkelerdir. Aslında biz bu birikime sahip olduğumuzu  ABD’den de önce biliyoruz. ABD’nin stratejisinin temeli, teknolojik, askeri, siyasi, ekonomik gücünün geçici olduğudur. ’20-25 sene içinde, güçlerimizin yerinde yeller esecek’ diyorlar. ‘Bizim bu üstünlüğümüz kalmayacak. Onun için, biz bugün ne kadar, üstünlüğümüzü hegemonya kurmak gücüne çevirirsek o kadar iyi’. Bu saptamanın gerçekçiliği nedeniyle ABD ve batı kutlanabilir.

Salondan alkışlar.

Bu kurultayın benim başka kurultaylarda rastlamadığım bir özelliği var. Hani konuşmacılar daha önceden bir araya gelip, kendi aralarında görüştüler ama yine de her oturumda birbirlerine gönderme de yaptılar. Şimdi onun için Orta Çağın yıpratıcı etkisini, bilim dışına daha fazla önem verilir hale gelmesini aslında bunun sadece ülkemize özgü olmayıp, dünya çapında bir olay olduğunu,bunun bilgi çağı olmayıp safsata çağı olarak gördüğümü, batının bugün yeniden aydınlanmanın gücüne duyulan ihtiyaçla mücadele ettiğine şahit oluyoruz. Sina Hoca ‘Batının bu durumu Yeni Orta Çağ’ diye belirtmişti. Yeniden aydınlanma çağını başlatacak ülkeler Türkiye gibi, Kurtuluş Savaşı vermiş, Atatürk devrimleri gerçekleştirmiş, bu devrimi tamamlayarak ancak bu gerçekleştirilir. Türkiye bu konuda öncü bir rol oynamak zorundadır.

Özelleştirme mekanizmasının bunun temel mekanizması olması sebebi şudur: Sonuçları sadece iktisadi alanda kalmayıp insanların yaşamı özelleştirildi. İnsan yaşamı metalaşınca, bu metalar aslında bireysel özgürlükler kapitalizmi ve küreselleşmenin mantığına göre parasını ödeyebileceğin her şeyi satın alabilirsin oldu. İnsanlar bu özgürlükle yetinir hale getirilmiş. Her şeyin özünden yoksun bırakıldığı, sahteleştirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kafeinsiz kahve, kolestrolsüz yağ, ulussuz insan yaratıldı.

Salondan alkışlar.

Şimdi beyin göçü sorununu biz savunmak zorunda kalarak, izleyici rolünü benimseyip, olup bitene karşı sadece tepkisel durarak düzeltemeyiz. Böyle bir durum beyin göçü alan aynı ülkelerle beraber aynı tutum almak demektir.

Peki ne yapmalıyız? Şöyle bir hiyerarşi izlenebilir. Beyin göçü edenlerin nedeni daha çok para kazanmaksa, göçü önlemek için onlara ülkelerinde daha çok para verilebilir.

Bir adım daha ileri gidelim. Gençlerimizi halkın ruhuyla donatmak gerekir. Bu şekilde beyin göçüne uğramış gençlerimizi kurtarabiliriz.

Bilim konusunda anlayışımız, acelemiz değişik. Evrensel olan, muhterem olan, bilim adına yapılması gereken küreselleşmedir. E o zaman bilim diye o anlayışları savunursanız gençler bedenen olmasa da beynen göçer.

Biz şimdi ulusal bilim gündemi oluşturmaya giriştik. Bunu hala bilgi çağı biliminin anlayışıyla yaptık. Bu yine aynı çıkmazı paylaşmaktır. Onun için bilim anlayışımızı da değiştirmemiz gerekiyor.

Düzenlenen bu kurultayda ele alınan konuların , yaklaşım biçimlerinin, yapılan çözümlemelerin her yerde görüşüldüğünü zannetmiyorum. Dünyanın ender yerlerinde olbilecek yaklaşımlar bunlar. Yakınmalar ve şikayetler basına yansıyor. Madem burada iki seçkin üniversitenin Gazi ve Ankara Üniversitelerinin desteğiyle, gündemin temel kozlarından birisi de Bilim ve Ütopya’dır gelin bu kurultay sonrası bir proje başlatalım. Kurultay da bu kararın alındığı yer olsun. Biz insanlarımızı ve öte taraftaki insanlarımızı da katalım buna.

Özetle insan türünü diğer canlı türlerinden ayıran iki özellik var. İnsanın var oluşunun kendiliğinden olmaması; tasarımcı bir var oluş olması ve diğer özelliği de insanın özünün toplumsal bir var oluş olması.

Piyasadaki tüm mekanizmalar kendiliğinden ve sadece tepki gösteren ve insanın toplumsal bir var oluş içinde olduğunu toptan reddederek bireye çıkarsamasıdır. Bu günkü gibi insanın insani özelliklerinden uzaklaştırıldığı başka hiçbir dönem olmamıştır. Tüm devrimler insani ölçülerin artırıldığı devrimlerdir. Beyin göçünü tersine çevirmemiz ancak insani ölçülerin artırıldığı dönemlerde mümkündür.

Çok teşekkür ederim.

Salonda alkışlar.

 

Şuayip Özcan; Biz teşekkür ederiz Sayın Koray. Sözü Sayın Yıldırım Koç Beye bırakıyoruz. Buyurun.

 

Yıldırım Koç; Teşekkür ederim Sayın Başkan. Değerli arkadaşlar, ben öncelikle hepinizi saygıyla selamlıyorum. Benim sizlere sunmam istenen konu ‘BATI’NIN TÜRKİYE’YE BAKIŞ AÇISININ IŞIĞINDA EĞİTİM SENDİKACILIĞI’. Sendikacılığın her dönemde farklı görevleri var ama en yüksek yaşadığımız dönem biraz farklı, çünkü eğitim sendikacılığında örgütlenmiş olan Türkiye’nin ve tek tek bireylerin ötesinde sendikanın olanakları Türkiye’ye ulaşma ve dönüştürme olanaklarıdır. Bu nedenle bu konu Türkiye’nin batıdan gelen bir saldırıyla karşı karşıya kaldığı koşullarda daha da önem kazanıyor.

 

 

BATI’NIN TÜRKİYE’YE BAKIŞ AÇISININ IŞIĞINDA

EĞİTİM SENDİKACILIĞI

 

Yıldırım Koç

 

Batı’nın Türkiye’ye bakış açısı ışığında eğitim sendikacılığı, iki dönem ele alınarak değerlendirilecektir.

 

Birinci dönem, 1965-1971 yıllarıdır. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) 1965 yılında kurulmuş ve faaliyette bulunduğu 6 yıl süresince ülkemizin diğer ülkelerle ilişkileri konusunda çok açık ve doğru bir çizgi izlemiştir. Bu dönem, Türk dış politikasında önemli değişikliklerin yaşandığı yıllardır. ABD, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Sovyetler Birliği ile ilişkilerde 1965 yılında yeni bir döneme girilmiştir. TÖS’ün benimsediği çizgi ve savunduğu politikalar hem doğrudur, hem de bu yıllarda Türkiye’nin dış politikası ile uyumludur.

 

İkinci dönem, 1991 yılında Sovyet sisteminin çöküşü sonrasında başlayan süreçtir. 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte başlayan dönüşüm, 1991 yılında sistemin çöküşüyle sonuçlanmıştır. Bu sürecin ortasında, 1990 yılında, Eğitim-İş ve Eğit-Sen, daha sonraki yıllarda da eğitim işkolundaki diğer sendikalar kurulmuştur. Bu dönem ele alınırken, sorunlar belirlenecek ve eğitim sendikacılığının bu yeni koşullarda “Batı”ya karşı izlemesi gereken politika konusunda genel bazı görüşler özet olarak ifade edilecektir.

 

1965-1971 Döneminde Türkiye’nin Dış Politikasında Köklü Değişiklikler

 

Bu dönemde, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşandı.

 

Kıbrıs’ta Rumların 21 Aralık 1963 tarihinde başlattıkları saldırı ve katliamın ardından, Türkiye, garantörlük haklarını kullanarak katliama engel olmaya kalktığında, karşısında ABD’yi buldu. ABD Başkanı Johnson, 5 Haziran 1964 tarihinde Başbakan İnönü’ye gönderdiği mektupta, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin elindeki silahların Kıbrıs’a müdahalede kullanılamayacağı ve müdahale sonucunda Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile sorunlar yaşaması durumunda, NATO’nun Türkiye’yi savunmayacağı belirtiliyordu. Bu mektup, 13 Ocak 1966 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayımlandı.

 

Türkiye, Johnson’un mektubu sonrasında ABD ile ilişkilerini ciddi biçimde sorguladı. Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması görüşü destek bulmaya başladı. Türkiye, Sovyetler Birliği ve Üçüncü Dünya ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye önem verdi. Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 1965 yılı Eylül ayında yapılan görüşmelerde, ABD’nin Vietnam’da asker bulundurmasına karşı çıktı. 1950’li yıllarda ABD’nin istekleri doğrultusunda Türkiye’de kurulmalarına ve faaliyet göstermelerine izin verilen ABD üslerinin ve tesislerinin durumu gözden geçirildi ve yapılan tüm anlaşmalar 1969 yılında Ortak Savunma İşbirliği Anlaşması adı altında toplandı. Türkiye, NATO içinde Çok Taraflı Kuvvet’e katılmaktan vazgeçti. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin silah ihtiyacının karşılanmasında başka ülkelere yönelindi ve ulusal savunma sanayiinin güçlendirilmesi için girişimler başlatıldı [1].

 

ABD, Kıbrıs konusunda izlediği çizgiye karşın, Türkiye’deki etkisinin sürmesine büyük önem veriyordu. Türkiye’deki üslerin ABD’nin stratejik çıkarları açısından büyük önemi vardı. ABD bu amaçla 1962 yılından itibaren Türkiye’ye gönderdiği barış gönüllüleri aracılığıyla kapsamlı bir istihbarat çalışması içindeydi. Barış gönüllüsü adı altında faaliyet gösteren istihbarat görevlileri, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde saha araştırmaları yapıyorlar ve Türkiye’nin etnik-dini yapısını inceliyorlardı.

 

Bu yıllarda ayrıca çok sayıda bürokrat ve sendikacı, ABD’nin Uluslararası Kalkınma Örgütü (AID) aracılığıyla ABD’ye gezilere götürülüyordu. Ayrıca, Türkiye’de çeşitli kişi ve kuruluşlara, çeşitli adlar altında, para yardımı da yapılıyordu. Çok sayıda ABD’li uzman da kamu kurum ve kuruluşlarında “danışman” adı altında çalıştırılıyordu. Bu “danışman”lar hem istihbarat, hem de yönlendirme çalışması içindeydi. ABD, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nda bu nitelikte bir çalışma sürdürüyordu. Ayrıca, okullarımızda ABD’den gelen süt tozlarından yapılmış süt öğrencilere içiriliyordu. ABD uzmanları, doğum kontrolünün yaygınlaşması için de çaba harcıyorlardı.

 

ABD’nin 1965 yılından itibaren Vietnam’da büyük bir savaşa girmesi dünya ölçeğinde ABD karşıtlığını güçlendiriyordu. Ayrıca, Federal Almanya’da ve Fransa’da bu yıllarda artan ABD karşıtlığı, ABD’nin durumunu daha da zorlaştırıyordu. ABD, bu koşullarda,Türkiye’nin 1965 yılından itibaren izlediği daha bağımsızlıkçı çizgiye karşı, Türkiye’deki faaliyetlerini yoğunlaştırdı.

 

Bu dönemde Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkilerinde çok olumlu gelişmeler yaşandı.

 

Sovyetler Birliği’nde Kruşçev 14 Ekim 1964 tarihinde görevden alındı. Yerine geçen Brejnev, 1982 yılında ölünceye kadar, Sovyetler Birliği’nin en üst düzey yetkilisi konumundaydı. Brejnev Dönemi, Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin giderek güçlenen bir işbirliği çerçevesinde geliştirildiği yıllar oldu.

 

Sovyetler Birliği’nden üst düzey bir delegasyon 4-13 Ocak 1965 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etti. Bu ziyaretin sürdüğü günlerde, Türkiye, NATO’nun “çok taraflı askeri güç”üne katılmayacağını açıkladı. Ayrıca, nükleer donanımlı ABD gemisi Savannah’ın İstanbul’u ziyaretine izin verilmedi. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Gromiko, 15 Ocak 1965 günü yayımlanan demecinde, Kıbrıs’ta Türkiye’nin federasyon tezini desteklediklerini açıkladı.

 

Başbakan Ürgüplü 9-16 Ağustos 1965 günleri Sovyetler Birliği’ni ziyaret etti. Ziyarette, kültürel işbirliği anlaşması imzalandı. Sovyet Başbakanı Kosigin, 20-27 Aralık 1966 günleri Türkiye’yi ziyaret etti. İki ülke arasında Ekonomik-Teknik İşbirliği Anlaşması 25 Mart 1967 tarihinde imzalandı. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ise 12-21 Kasım 1969 tarihlerinde büyük bir delegasyonla birlikte Sovyetler Birliği’ni ziyaret etti. Sovyet kredisi ile finanse edilmek üzere ön projeleri hazırlanan 7 endüstri tesisine ilişkin anlaşma 25 Mart 1967 tarihinde imzalandı. Bu anlaşma ile, Türkiye’nin bazı tarım ürünlerini Sovyetler Birliği’nde pazarlaması da olanaklı kılındı [2]. Sovyetler Birliği, 1965-1971 döneminde Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye büyük önem verdi.

 

Bu yılları ilginç kılan diğer bir gelişme ise, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan Ortaklık Anlaşması’nın (Ankara Anlaşması) 1 Aralık 1964 tarihinde yürürlüğe girmesiydi. Türkiye, 1961 yılında imzalanan anlaşma sonrasında Avrupa’ya işçi göndermeye başlamıştı. Avrupa Ekonomik Topluluğu 1960’lı yılların ortalarında Akdeniz ülkelerine yönelik politikasını yeniden düzenledi. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bazı ülkelerin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na alınmaması, ancak “ekonomik arka bahçesi” içinde değerlendirilmesi görüşleri dile getirilmeye başlandı.

 

TÖS’ün faaliyet gösterdiği 1965-1971 yılları, Türkiye’nin dış politikada ABD’den bir ölçüde bağımsızlaştığı, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini geliştirdiği, AET ile yeni bir süreci başlattığı dönemdi. Ancak ABD, 1960’lı yılların ikinci yarısında hem Vietnam’da bir gövde gösterisine girişmişti, hem de Avrupa’daki hakimiyetine karşı başlayan direnişi etkisiz kılmaya çalışıyordu. ABD 1968 yılı başlarında Vietnam’da Tet Saldırısı ile büyük darbeler yedi. Ayrıca, 1968 olayları tüm dünyayı sarstı. Bu koşullarda, Türkiye’nin ABD politikaları açısından önemi iyice arttı. Genel olarak emperyalizme, özel olarak da ABD emperyalizmine karşı açık bir ulusalcı tavır alan TÖS, ABD’nin ülkemizdeki uzantılarının hedefi konumuna getirildi.

 

1965-1971 Döneminde TÖS’ün Savunduğu Görüşler

 

1961 Anayasasının 46. maddesiyle memur statüsünde istihdam edilen ücretlilerin sendika kurma hakkı tanındı. 1965 yılında 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu kabul edildi. TÖS ise 40 yıl once, 8 Temmuz 1965 günü kuruldu.

 

TÖS’ün tarihi konusunda kapsamlı çalışmalar yapılmamıştır. Bu konuda başvurulabilecek çalışmalar sınırlıdır. En önemlileri aşağıda sunulmaktadır:

 

- Altunya, N., Türkiye’de Öğretmen Örgütlenmesi (1908-1998), Ürün Yay., Ankara, 1998, 379 s.;

- Akgöl, H., Türkiye Öğretmenler Sendikası, 1965-1971, (Kuruluşu, Etkinlikleri, Sorunları), (Yüksek Lisans Tezi), A.Ü. Eğitim Fak., Ankara, 1981, 117 s. (Çoğaltma);

-  Akyüz, Yahya, Öğretmen Örgütlenmesi, A.Ü.Eğitim Fak. Yay. No. 86, Ankara, 1980, 160 s.;

- Evren, S. - Erdem, S. - Yıldırım, C., Eğitim Emekçileri Tarihi, Encümen-i Muallimin'den Eğitim-Sen’e, Bireşim Yayınları, Yay. No. 10, İstanbul, Temmuz 1995, 442 s.

 

TÖS’ün kendi döneminin sorunları konusunda takındığı tavır, bugün sendikalarımızın bugünün sorunları konusunda takınması gereken tavır konusunda yol gösterici olacaktır. Bu nedenle, TÖS’ün çeşitli konulardaki tavırları, yukarıda sözü edilen çalışmalardan değil, TÖS’ün birinci el kendi kaynaklarından yapılacak alıntılarla sergilenmeye çalışılacaktır.

TÖS, herşeyden önce anti-emperyalisttir, ulusalcıdır ve emekten yanadır. TÖS’ün, üyelerinin  de ötesine geçen etkisinin ana nedeni, bu özelliğidir.

TÖS Genel Sekreteri Hasan Erdoğan’ın 22 Nisan 1967 tarihli bildirisi aşağıda sunulmaktadır [3]:

“47 yıl önce bugün, emperyalizme ve onun işbirlikçisi Bizanslı İstanbul saltanatına karşı kurulmuş bağımsız Türk hükümeti olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Ulusal Bağımsızlık Savaşımızın karargahı olmuştur. Bu karargah, hem de topa karşı süngüyle, uçağa karşı kağnıyla yenmiştir emperyalizm ahtapotunu. Ama bu ahtapot, daha sinsi yöntemlerle ve daima kuzu postunda görünmeye dikkat ederek, on yıllardan sonra yeniden musallat olmuştur yurdumuza.

“Yarım yüzyıla yaklaşan Cumhuriyet yönetiminden sonra Türkiye’de emperyalizmin tutulacağını sananlar ve emperyalizme uşaklık edenler bilsinler ki, ikinci ulusal kurtuluş savaşımız daha zorlu zaferlerle sonuçlanacak, milliyetçi Türk öğretmeni bu yöndeki görevini zafer gününe kadar kusursuz ve korkusuz yapacaktır.”

 

TÖS, Kurtuluş Savaşı’mıza sonuna kadar sahip çıkmakta ve bu konudaki anıları toplamayı bir görev olarak kabul etmektedir. 1969 yılında yapılan genel kurula sunulan çalışma raporunda bu konuda aşağıdaki değerlendirme yer almaktadır [4]:

 

“Birinci Kurtuluş Savaşımız, dünyaya önder ve örnek bir Kurtuluş Savaşı’dır. Bu savaşın sonuçları mazlum uluslar üzerinde çok etkili olmuştur…Bu kadar önemli bir savaşın anılarını toplamak ve değerlerdirmek TÖS için bir görev olmalıdır… Bu savaşa er ve erbaş olarak katılan işçi ve köylü askerler, elleri kalem tutmadığı için, anılarını yazamadılar. TÖS üyesi öğretmenler bu anıları, yaşayan gazilerin ağzından derleyip yazıya geçirmelidirler.”

 

Emperyalizme karşı alınan bu kararlı tavır, TÖS Genel Başkanı Feyzullah Ertuğrul’un 22 Mart 1967 tarihinde bölge toplantılarına gönderdiği mesajda da açık bir biçimde ifade edilmektedir [5]:

 

“Arkadaşlar; biliyorsunuz ki, emperyalizmin çağdaş sömürme yöntemleri kıldan ince kılıçtan keskindir. Bizim gibi, geliştirilmemiş ülkelerde, emperyalizmin görünmez yöntemlerini halkımıza anlatmak, namuslu aydınların milliyetçilik görevidir. TÖS olarak biz, bu görevimizi her fırsatta yapmışızdır. Bundan böyle de gözümüzü kırpmadan yapacağız. Çünkü eğitim çıkmazının en önemli nedeni, başımıza Tanzimattan beri musallat olan emperyalizmdir. Eğitimdeki köy-şehir, bölge dengesizliklerinin, kız-erkek eşitsizliklerinin, kısacası korkunç geriliğimizin kökeninde, emperyalizm ahtapotunun kolları vardır’’.

“Yurdumuzu ham madde ve açık pazar memleketi olarak tutmaya yarışan emperyalist devletlere karşı, eğitim kesiminde TÖS olarak mücadeleye, kesinlikle kararlıyız. Barış gönüllüsü istemiyoruz. Biz biliriz bizim işimizi; yabancı uzman istemiyoruz. ‘Eğitimde her şeyin en yerlisi, her şeyin en millisi’ ulusal ilkemizdir. Bundan ötesi eğitim farfaracılığıdır; ya da büyük bir ihtimalle memlekete ihanettir’’.

 

Genel Başkan Feyzullah Ertuğrul, aynı mesajında, Amerikan, İngiliz ve Alman halkları ve sendikacıları hakkında da çok önemli bir saptama yapmıştır:

 

“Biz karnı tok Amerikan, İngiliz ya da Alman halklarının karnı tok sendikacıları değiliz. Alnımızın teri, kıldan ince kılıçtan keskin yöntemlerle sömürülürken ve biz de bunu görebiliyorken, elbette ki yüzümüz buruk, sesimiz yanık çalacaktır. Bu bizim ulusal özelliğimizdir.”

 

TÖS’e göre, sorunların sorumlusu, emperyalizmdir. Bu anlayış, 1969 yılında yapılan genel kurula sunulan çalışma raporunda aşağıdaki biçimde ifade edilmektedir [6]:

 

“Bütün ilişkileri temelinden bozuk bir ülkede yaşıyoruz. Bu ülke gelişmiş emperyalist ülkeler ve onların içimizdeki işbirlikçileri tarafından yüzlerce yıldır insafsızca sömürülmektedir. Biz, ucuz bir hammadde ülkesiyiz. Biz, pahalı satılan mamul maddeler pazarıyız. Biz, sömürgeci Amerika’nın, ateş hattında bir ileri karakoluyuz. Biz, bütün bu bozuk ilişkilerden dolayı geri bırakılmışız.”

 

TÖS, sorunların çözümünde bağımsızlığı merkeze koymakta ve sonuna kadar savunmaktadır. TÖS ve TÖDMF Genel Başkanı Fakir Baykurt’un TÖS 2. Olağan Genel Kurul açış konuşmasında aşağıdaki değerlendirme yer almaktadır [7]:

 

“Bizim için, ne Amerika, ne Rusya” Biz halkımızın büyük gücüne güveniyoruz. Bugün Amerikan politikasının (Halkının değil) düşmanı olduğumuz doğrudur. Amerika, sömürmekte olduğu bütün ülkelerden ve Türkiye’den üsleri ve tesisleriyle, paktları ve ittifaklarıyla çekilip kendi sınırlarına dönünceye kadar, bu politikanın ve bu ilişkilerin elbet düşmanı olacağız. Biz, Sovyetler Birliği’nin de yurdumuzda üsleri, tesisleri, barış gönüllüleri, bakanlıklarımızda uzmanları, ajanları ve okullarımızda süttozları olursa, onun da karşısına çıkmayı biliriz. Bu apaçık bir durumdur.”

 

TÖS’ün  1968 yayımlanan Çalışma Programı’nda emperyalist sömürü, bağımsızlık ve öğretmen örgütünün görevleri aşağıdaki biçimde ifade edilmekte ve önemli saptamalarda bulunulmaktadır [8]:

 

“Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Atatürk Türkiye’sinin kaldırdığı kapitülasyonlar, bugün, başta petrolümüz olmak üzere, farklı yollarla, aynı amaçlarla, her alana yeniden el atmaktadır. Yabancıların memleketimizdeki tesis ve fabrikalarının hiçbiri bizim değildir, bunların Türk topraklarında kurulmuş olmaları bu sonucu asla değiştirmez.

“Türk öğretmeninin bilmesi ve yurt sorunlarını değerlendirirken gözden ırak tutmaması gereken önemli bir nokta budur: Yabancıların memleketimizdeki tesisleri arttıkça, devlet yönetimi üstündeki baskıları da ağırlaşmaktadır. Tarihte bu türlü ilişkilere giren gelişmemiş ülkelerin ergeç bütünüyle sömürgeleştiği görülmektedir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Kurtuluş Savaşı Türkiyesine yaraşmayan böyle bir niteliği reddetmeyi görev biliriz.

“Yabancı nüfuzu, diğer alanlarda olduğu gibi, eğitimde de derhal göze çarpmaktadır. Eğitim felsefesinin saptanmasında, metod ve tekniklerin bulunmasında, araçlarla kitapların hazırlanmasında yabancı uzmanlara sorulduğu kadar, kendi öğretmenlerimize danışılmamıştır. Eğitimin milli olabilmesi için kaynakların da milli olması gerekir. Kendi okullarımızda milli ülkülerimize uygun olarak yetişmiş öğretmenlerle meşhur barış gönüllülerinin değiştirildiği bile olmuştur. Halbuki, devlet iç ve dış sömürücüye karşı çıkan öğretmeniyle övünmeli, kültür emperyalizmini, şartlı dış ‘yardımlar,’ yabancı uzmanları ve barış gönüllülerini istemeyen öğretmenleri kutlamalı ve Türkiye’de millet çoğunluğunun hayatı 1961 Anayasasına uygun olmadığına göre, milleti bu Anayasaya göre hazırlayan öğretmenleri takdir etmelidir.

“TÖS, milli kültürümüzün gelişme imkanlarını yok eden ve onu yozlaştıran kültür emperyalizmi ile bütün gücüyle savaşacaktır. Kültürümüzün, sömürgeci bir üretim sisteminin peyki haline gelişini üzüntüyle müşahade etmekteyiz. Kültürümüzün kendi milli ihtiyaçlarımıza cevap veren, milli olma niteliğini ve bağımsızlığını koruyan yaratıcı ve devrimci bir gelişme içine girmesinde örgütümüze düşen görev yerine getirilecektir.

“Yeni sömürgecilik yöntemlerinin sömürgeci devletlerin hükümet dairelerinden başka, üniversitelerinde de geliştirildiğini biliyoruz. Öyleyse, üniversite öğretim üyeleri ve bilim kurullarımız çalışmalarını, bir yandan da, sömürücü güçlerle mücadeleye yöneltmelidirler. Sendika olarak, üniversitelerimizin tamamını bu ulusal göreve çağırıyor, üniversite öğretim üyelerinin mesailerini bu yönden de değerlendireceğimizi ve fikir kompradorluğuna kesinlikle ceple alacağımızı açıklıyoruz. Bu arada, yabancı uzmanlara pasif davranılarak, bu kişilerle aşırı derecede dostluk ve fikri işbirliği içinde olan Türk uyruklular da kınanacaktır. Fikir kompradorluğunu yapan kişilere sendikamız temsilcilerinin ikazı ve böylelerini basın yoluyla kamuoyuna duyurmak, mücadele yöntemlerimiz arasındadır.”

 

TÖS’ün aynı raporunda bağımsızlık, güvenlik ve toprak bütünlüğünün korunmasına vurgu yapılmaktadır. TÖS bu anlayışı çerçevesinde, ülkemizdeki yabancı üslere karşıdır [9]:

 

“Hükümetin ilk görevi ulusun bağımsızlık, güvenlik ve toprak bütünlüğünü korumaktır. Ulusal çıkarlara uygun hareket edilip edilmediğinin birinci ölçüsü bağımsızlık ve güvenliğimizi tehlikeye atacak savaşlara sürüklenmemek için gereken tedbirlerin titizlikle alınıp alınmadığıdır. Bu titizliğin gösterilmediği durumlarda, çevresini ve kamuoyunu uyarmak öğretmenin görevlerinden olacaktır. Geçmişte Türk topraklarından kalkan yabancı uçaklar Türkiye’yi, halkımızın sezemediği büyük tehlikelerin yanından geçirmiştir… Bugünkü durumda, Türk toprakları muhtemel bir savaş alanı, Türkiye başka devletlerin çıkarlarının bir karakolu, Türk halkı da kurbanlık durumundadır… Karar yerlerindeki yabancıların istedikleri gibi kullanabilecekleri üsler muhafaza edildiği takdirde, bu tehlikenin oranı dehşet verici bir şekilde büyümektedir…Biz topraklarımıza bu derece tehlikeler davet eden koşullardan kurtulmaya çalışmakla kalmayıp, çevremizin, yani Orta Doğu, Balkanlar ve Doğu Akdenizin de bir barış bölgesi olması için çaba sarfetmek zorundayız. Atatürk’ün barışçı dünya görüşünün bu olduğuna inanmaktayız. Ulusal çıkarlarımızın, hem doğrudan doğruya, hem de dolaylı zararlardan titizlikle uzak durarak korunabileceğine inanıyoruz…

“İnanıyoruz ki, tam bağımsızlık ve eşitlik bütün uluslar ve halkların temel haklarındandır. Bunlardan ufak bir fedakarlık yapmak, varlığının bilincine ermiş uluslar ve halklar için mümkün değildir. Öğretmen, hem kendi bağımsızlığının titizlikle korunmasının ciddi savunucusudur, hem de öteki ulusların bağımsızlıklarına karşı saygılıdır. Sömürgeci ülkelere karşı ilk kurtuluş savaşını vermiş ulusun çocukları olan öğretmenler, bağımlı ya da yarı bağımlı ulusların kurtuluş savaşlarının desteklenmesinden yanadır. Bu destek hem ulusal çıkarlarımız, hem de ulusal ahlakımız bakımından gereklidir…

“Bazı andlaşmalar, yabancı devletlerin iç işlerimize karışmaları imkanını sağladığından, ulusal varlığımız bakımından tehlikeli olduğu gerçeğini açıklamayı bir vatan görevi sayarız.”

 

 

TÖS, dış kaynaklardan yardım alınması konusunda son derece duyarlıdır. TÖS’ün 1967 yılında toplanan birinci olağanüstü genel kuruluna sunulan çalışma raporunda, sendikanın maddi gücü anlatıldıktan sonra şöyle denmektedir [10]:

 

“Bu rakamlar, Sendikamızın gücünü ve anlamını en iyi şekilde ortaya koymaktadır. Çok daha önemli olanı şudur: TÖS bu paraları ne devletten, ne yerli ve yabancı özel yada resmi kaynaklardan almış değildir. Bunlar, TÖS’lü öğretmenlerin hırkasından, lokmasından derlenmiş paralardır. Onun için, yapılan yardımların her meteliğinde TÖS’lü öğretmenlerin hem alınteri ve hem de buram buram tüten milliyetçilik ülküleri, meslektaşlık duyguları vardır. Böylece Türk öğretmeni, ilk kez TÖS ile, örgütlü ekonomik dayanışmanın hem örneğini vermekte ve hem de mutluluk ortamına adımını atmaktadır.”

 

TÖS’ün 1969 yılında toplanan genel kuruluna sunulan çalışma raporunda da emperyalizmin kullandığı taktikler çok açık ve bugünü anımsatır biçimde belirtilmektedir [11]:

 

“Amerika’nın önce Türk devlet yönetiminde Amerikancı bir bürokrasi yarattığını, bütün genel müdürleri Amerika’ya götürüp getirmek suretiyle eğittiğini, sonra devlet dairelerini Amerikan uzmanlarıyla doldurduğunu, sendika liderlerini gezdirip tozdurtan ve çeşitli seminerlerden geçirmek suretiyle işçi kitlesini etki altına aldığını, gençlik liderlerine el attığını, ordu ve güvenlik kurumlarına girdiğini, Halk Bankası ve AID kredileriyle esnafı elde ettiğini; basına, aydınlara, üniversite öğretim üyelerine binbir çeşit çıkar sağlayarak onları kendisine bağladığını görürüz. Ama bu ülkelerde görünürde birer parlamento, bağımsız mahkemeler, bayrak direkleri, ulusal marşlar, sınırlar, sınırlarda askerler, … vardır. Fakat hepsinden önce ekonomi bağlıdır. Maliye bağlıdır. Ekonomik ve maliyenin bağlı olması bütün öteki kurumların ve ögelerin bağımlı olmasına yol açar.

 

“Burada, Mustafa Kemal’in daha 1921’de yaptığı ‘tam bağımsızlık’ tanımını hazırlamak zorundayız. Mustafa Kemal diyordu ki:

“ ‘Tam bağımsızlık demek, elbette siyasal, maliye, iktisat, adalet, askeri, kültür… gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlıktan yoksunluğu demektir.’

 

TÖS, emperyalizmin eğitim alanındaki müdahalelerine açıkça karşı çıkarak, Türk eğitiminin ulusalcı bir nitelik kazanmasını istemektedir. TÖS’ün birinci olağanüstü genel kuruluna sunulan çalışma raporunda Türk Milli Eğitimi şu şekilde eleştirilmektedir [12]:

 

“Yabancı ve emperyalist etkiler Türk eğitiminin “milli” özelliklerini her yönde zedelemiş ve gelişmekten alıkoymuştur.”

 

Bu istemin ayrılmaz bir parçası da, Amerikan emperyalizminin eğitim alanımıza sokarak istihbarat çalışmaları yaptırttığı barış gönüllülerinin Türkiye’den çıkarılmasıdır. 1967 yılındaki talepler arasında, “barış gönüllüleri köylerden ve okullardan çıkarılmalıdır” da yer almaktadır [13].

TÖS yabancı dilde eğitime de karşıdır. 1969 yılında yapılan genel kurula sunulan çalışma raporunda yabancı dilde eğitim yapan ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi eleştirilmektedir. TÖS, Türkçe eğitim istemektedir:

 

“Emperyalizmin Orta Doğu’da gerçekleştirmeye çalıştığı sömürücü şirketler örgütünün mahalli dili iyi konuşan ve İngilizce bilen ucuza çalıştırılabilecek yerli teknisyenlerini yetiştirmek amacı ile kurulduğu bilinen Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde, Atatürk ilkelerine bağlı gençler bütün oyunu bozan girişimler yaptılar ve başarıya ulaştılar.” [14]

 

“Amerikan vakıflarının ve yardım kuruluşlarının bağışları ile palazlanıp daha sonra özel kanunlarla dükalıklar gibi başımıza çöreklenen ve hovardaca harcamaları fakir Türk halkının omuzlarına yüklenen Hacettepe ve Orta Doğu Teknik Üniversitelerinin…” [15]

 

TÖS, emperyalizmin bir oyunu olduğu düşüncesiyle, 1960’lı yıllarda Türkiye’nin gündeminde önemli bir yer tutan doğum kontrolü tartışmalarında yerini almış ve doğum kontrolüne karşı çıkmıştı. 1969 yılı genel kuruluna sunulan çalışma raporunda aşağıdaki değerlendirme yer alıyordu [16]:

 

“Doğum kontrolu çalışmaları bazı yabana dönük üniversitelerimizde bazı kimselerin geçim kapısı ve kazanç vesilesidir. Türkiye’deki muhalefeti yenmek için avuç dolusu para harcayanlar, bu yoldan kökümüzü kazıyacaklarını ve Türk anasının doğurganlığını kısıtlayabileceklerini zannediyorlar. Aysa bu mümkün değildir. Türk halkı bir yılda 268 kilo tahılla beslenmeye mecbur edildiği sürece, yüzde 3 hızla artmaya ve varlığını bu suretle korumaya devam edecektir. Bu işte aldanan bir bakıma biz değiliz. Kendini açıkgöz zannedenler doğa güçleri karşısında yeniktirler ve yenik kalacaklardır.’’

 

 “TÖS doğum kontrol uygulamalarına ta baştan karşı olmuş ve üyelerini bu konuda uyandırmış bir kuruluştur. TÖS’lü öğretmenlerin bu uygulamaya karşı olmalarının Türkiye’yi uyandırmak ve büyük bir felaketten kurtarmak için yeterli olacağını bilen doğum kontrol uygulayıcıları fikirlerimizi Genel Başkan ağzından ve kaleminden açıkladığımız günlerde büyük bir telaşa düştüler. Emperyalistler özellikle bu kabil uygulamalarda öğretmenlerin uyanıp gerçeği görmelerinden ve genç kuşaklarla halkı uyandırmalarından, yarasaların ışıktan korktukları kadar korkmaktadırlar. Bundan dolayı işsiz bırakılmış, kıyılıp sürülerek çaresizliğe düşürülmüş bazı arkadaşlarımızın etüd ve inceleme bahanesiyle doğum kontrol hizmetlerinde çalıştırılmalarını bir çare gibi gördüler.  Bu arkadaşlarımız bilerek yada bilmeyerek bu örgütlerde çalıştıkları için onları kınamıyoruz. Onların sağlam yapılarından ve Türk toplumunun çıkarlarını hiçbir şeye değişmeyeceklerinden eminiz… Doğum kontrolunun Türkiye’nin kalkınmasına müsbet etkiler yapacağına inanmıyoruz. Bu bir oyun ve bir aldatmacadır. Söylenenin ve propagandası yapılanın tam tersine. Doğum kontrolu 20 yıl sonra Türkiye’yi sınırlarda savunacak ve tezgahının başında ve tarlasında çalışarak ekonomimizi canlandıracak zinde güçleri yok etmek için girişilmiş bir uygulama, sessiz savaşın en korkunç ve en gayri insani uygulamalarından biridir…. TÖS’lü öğretmen doğum kontroluna karşıdır ve karşıt kalacaktır.”

 

 

TÖS, o günlerin ifadesiyle, Ortak Pazar’a da karşıdır.

 

Özetle; TÖS, 1965-1971 döneminde ülkemizin, ulusumuzun ve eğitim çalışanlarının sorunlarına anti-emperyalist, ulusalcı ve emekten yana çözümler önermektedir.

 

 

1991 ve Sonrasında Türkiye’nin Karşı Karşıya Bulunduğu Büyük Tehditler

 

Türkiye, günümüzde emperyalizmin yoğun bir saldırısı altındadır.

 

İşçi Sınıfımız Saldırı Altındadır

 

İşçi sınıfımız son yıllarda giderek yoğunlaşan bir saldırı yaşamaktadır.

- İşçilerin ve kamu çalışanlarının gerçek ücretleri gerilemektedir.

- 2003 yılında kabul edilen 4857 sayılı İş Kanunu ile esnekleştirme, çağrı üzerine çalışma, kiralık işçilik, fazla çalışma ücreti yerine izin gibi uygulamalar getirilmiştir.

- Özelleştirmeler nedeniyle işçiler işten çıkarılmakta, sendikalar zayıflatılmaktadır.

- Özelleştirmeler nedeniyle eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetlerinden yararlanmanın bedeli artmaktadır.

- İşçi çıkartmalar yoğunlaşmıştır.

- İşsizlik artmakta, yaygınlaşmakta, kalıcılaşmaktadır.

- Kaçak işçilik artmaktadır.

- Çocuk işçilik yaygınlaşmakta ve artmaktadır.

- Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü kapatılmıştır.

- SSK sağlık tesislerine el konulmuştur.

- Zorla emeklilik uygulamaları, yasadışı olmasına karşın, sürdürülmektedir.

- Dolaylı vergiler artmaktadır.

- Kıdem tazminatları tehdit altındadır.

- Kamu personel reformu ile memur statüsünde istihdam edilen kamu çalışanlarının iş güvencesi ortadan kaldırılacaktır.

- Sosyal güvenlik reformu ile sağlık ve emeklilik alanlarında hak kayıpları gündemdedir.

 

Etnik kökeni, dini inanç farklılıklarını ve cemaat-tarikat ilişkilerini öne çıkaranlar, işçi sınıfının sınıf kardeşliği temelindeki bütünlüğünü parçalamayı amaçlamaktadır.

 

Sendikaların üye sayısı, gücü ve etkinliği azalmaktadır. Bazı sendikalar, kendi günlük sorunlarının ötesini gör(e)memektedir. Sendikaların gerçekleştirdiği işbirlikleri de güç yitirmektedir.

 

Emekliler büyük sıkıntılarla karşı karşıyadır.

 

Diğer emekçi sınıf ve tabakalar da tehdit altındadır. Küçük esnaf-sanatkarın, kırsal bölgelerdeki küçük ve orta büyüklükteki çiftçilerin ve topraksız ve az topraklı köylülerin yaşam standartları sürekli olarak gerilemektedir.

 

Ulusumuz Saldırı Altındadır

 

Ulusal bütünlüğümüz tehdit altındadır:

 

- Etnik kimlik öne çıkarılmakta, “azınlık” yaratılmaya ve ulusumuzun unsurları arasında etnik kökene dayalı çelişkiler yaratılarak ve pekiştirilerek iç savaş çıkarılmaya çalışılmaktadır.

- Cemaat-tarikat kimliği ve “ümmet” bütünlüğü ön plana çıkarılmaktadır.

- Etnik ilişkilerle, ümmet kimliğiyle ve yabancı müdahalelerle, ulusal egemenlik ve demokrasi tahrip edilmektedir.

 

Vatanımız Saldırı Altındadır.

 

Vatanımız tehdit ve saldırı altındadır.

 

Türkiye’yi parçalama, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde Kürdistan ve Ermenistan kurma çabaları yoğunlaşmaktadır.

 

Bölücü terör örgütünün askeri saldırıları ve kitle tabanı oluşturma çabaları, misyoner çalışmalarının geçmişte örneği görülmemiş biçimde hızlandırılması, yabancılara kırsal bölgelerde toprak satın alma olanağının tanınması, Eyüp Kaymakamlığı’na bağlı Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiaları, yabancı kaynaklardan yönlendirilen “sivil toplum örgütleri”nin (“NGO”) yoğunlaşan çalışmaları, Türkiye’den üs talepleri, Türkiye’nin bütünlüğü ve bağımsızlığı açılarından hayati önemdeki tehditlerdir.

 

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusumuz ve işçi sınıfımız, ulusötesi sermayenin ve, son derece önemli bir jeopolitik konumda bulunması nedeniyle de, emperyalizmin tehdidi ve saldırısı altındadır. İşçi sınıfımızın, ulusumuzun ve vatanımızın yukarıda özetlenen sorunlarının önde gelen sorumlusu, emperyalizmdir, emperyalizmle işbirliği yapan yerli unsurlardır.

 

Ulusötesi sermaye, bugün ulaştığı birikim, yoğunlaşma ve güç düzeyinde, artık emperyalist ol(a)mayan ulus-devletlerin çizdiği sınırları parçalamaya çalışmaktadır. Ulusötesi sermaye, yatırımları (ve dolayısıyla istihdamı) ve kar gerçekleştirmelerini azgelişmiş ülkelere kaydırarak (ve emperyalist ülkelere ödediği vergileri böylece azaltarak), emperyalist ülkelerle de bir çelişki yaşamaktadır.

 

Emperyalist ülkeler de Türkiye’ye saldırmaktadır.

 

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı ilk başarılı İstiklal Harbi (Bağımsızlık Savaşı) ile kurulmuştur. Batılı güçler, Sevr Antlaşması’nı yırtıp atan ve Lozan Antlaşması ile bağımsız varlığını silahlı gücüyle kabul ettirten Türkiye Cumhuriyeti’ni bir türlü kabul edememişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizmin sömürge ve yarı-sömürge sisteminden kopan ilk önemli ülke olmuş, diğer sömürge ve yarı-sömürgeler için önemli bir örnek oluşturmuştur.

 

Ayrıca Türkiye, 21. yüzyıla damgasını vuracak Avrasya’nın kilididir. Avrasya’ya hakim olmak isteyen güçler, Türkiye’yi taşeronlaştırmak ve kullanmak istemektedir. Taşeronlaştırılmayı ve emperyalist politikaların maşası olmayı reddedecek bir Türkiye’ye ise parçalanmaya çalışılmaktadır.  

 

Ulusötesi sermaye, teknolojinin yeni olanaklarından yararlanarak dünya çapında imparatorluklar kurarken, azgelişmiş ülkelerde devletleri küçültmeye ve zayıflatmaya çalışmaktadır. Ulusötesi sermayenin bu konudaki politikasını, ünlü tarihçi Eric Hobsbawm, 1977 yılında yayımlanan bir makalesinde şöyle anlatmaktadır [17]:

 

“Yeni-sömürgeci ulusötesi ekonomi için en uygun strateji, tam olarak, resmen egemen olan devlet sayısının azamileştirilmesi ve bu devletlerin ortalama büyüklüğünün ve gücünün asgarileştirilmesindedir.”

 

Emperyalist ülkeler daha çok merkezileşirken, emperyalist ülkelerin denetimlerindeki uluslararası kuruluşlar, gelişmekte olan ülkelerde “yerelleşmeyi” ve devletin küçültülmesini önermektedir. Ulusötesi şirketler, faaliyetlerini dünya ölçeğinde programlar ve uygularken, ulus-devletlerin sınırlarından, parlamentolarından, ordularından, bürokrasilerinden büyük rahatsızlık duymaktadır. Birkaç yıl önce gündeme gelen Çoktaraflı Yatırım Anlaşması’nın (MAI) amacı, ulusötesi sermaye için en geniş hareket özgürlüğünü sağlamaktır. Diğer bir deyişle, Ford, IBM, Nokia, DaimlerChrysler gibi şirketler iyice devleşirken ve 25 ülkeden oluşan bir Avrupa Birleşik Devletleri doğarken, karşılarında bir Yugoslavya değil, Yugoslavya’nın parçalanmasından ortaya çıkan Hırvatistan, Slovenya, Sırbistan, Kosova, Karadağ, Bosna-Hersek ve Makedonya görmek istemektedir. Yugoslavya’nın parçalanmasında, Tito’nun yanlış uluslaşma modelinin (“mozaik” modeli) etkisi önemlidir. Ancak, Almanya’nın ve ulusötesi sermayenin Yugoslavya’nın parçalanmasında belirleyici bir rol oynadığı da bilinmektedir.

 

Dünya petrol kaynaklarının yüzde 66’sı ve doğal gaz kaynaklarının yüzde 41’i Ortadoğu’da bulunmaktadır. Dünyada bugün enerji ve su kaynakları üzerinde yoğun bir savaş sürmektedir. Enerjiye ve suya hakim olan, dünyaya da hakim olur. ABD emperyalizmi, Ortadoğu enerji kaynakları üzerindeki hakimiyetini pekiştirmek ve Hazar Havzası’na ve Orta Asya’ya da hakim olmak istemektedir. Avrasya hakimiyeti açısından gerekli askeri güçlerin yerleştirilmesi için en uygun yer, Avrasya’nın merkezinde ve Avrasya ile Afrika’nın ortasında bulunan Anadolu’dur; özellikle de Güneydoğu ve Doğu Anadolu’dur.

 

Bu şartlarda, ABD’nin hedefi, ya Türkiye’yi sömürgeleştirmek ve Türkiye’ye istediğini yaptırmaktır; ya da Türkiye’yi parçalayarak, bu bölgelerde ABD emperyalizminin köleliğini kabullenecek devletçikler kurmaktır.

 

ABD emperyalistleri Türkiye’yi bugüne kadar sömürgeleştiremediler. Türkiye, 1990-91 Körfez Savaşı’nda taşeronluğu kabullenmedi. Irak’a yönelik emperyalist saldırıda, 1 Mart 2003 günü ABD emperyalistlerine Türkiye’yi kullandırmayı amaçlayan düzenleme (“tezkere”) Meclis’te yeterli çoğunluğu alamadığından reddedildi. Ancak ABD’nin AKP iktidarından hala bir umutları vardır. Ancak o umut da bir ölçüde sürerken, diğer senaryo uygulanmaktadır. ABD, Doğu’da Büyük Ermenistan, Güneydoğu’da ise bir Kürdistan kurma çabalarını sürdürmektedir.

 

ABD’nin Türkiye’ye yüklemek istediği ikinci görev, karşı karşıya kaldığı bir tehditle bağlantılıdır. ABD, bugüne kadar dünyanın her tarafında çok sayıda askeri operasyonlara girdi; ancak ABD sınırlarının içinde herhangi bir tehditle karşı karşıya kalmadı. Ne zaman ki Sovyetler Birliği çöktü, ne zaman ki ABD’nin İsrail’le kurduğu ittifakın ve Ortadoğu’da izlediği politikanın gerçek yüzü daha açık bir biçimde ortaya çıktı, ABD ile bazı radikal İslamcı kuruluşlar arasındaki ittifak sona erdi. ABD, tarihinde ilk kez kendi topraklarında büyük can ve mal kaybına uğradı.

 

ABD, 1965-1973 döneminde Vietnam’da 59 bin ölü vermişti; ama kendi topraklarında güvencedeydi. 1993 yılındaki küçük bir olayın (radikal İslamcıların New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nde patlattıkları bomba) ardından, 2001 yılında 11 Eylül olayı yaşandı. Bir radikal İslamcı grup, maket bıçaklarıyla kaçırdığı uçaklarla, ABD emperyalizminin ekonomik merkezi olan ikiz kulelere, askeri merkezi olan Pentagon’a saldırdı. 3400 kişi öldü. ABD, tarihinde yaşamadığı bir şokla karşı karşıya kaldı. ABD, İslamcıları birinci düşman ilan etti. NATO’yu bu hedefe yöneltmeye çalıştı. Bu arada, Arap ülkelerinde, Pakistan’da, Afganistan’da, Endonezya’da ve İran’da, kendi denetimi altında bir “mutedil İslamcı” hareket yaratamadı. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinin değiştirilmesi ve Amerikan emperyalistlerinin kontrolunda ve gerçek niteliklerinden koparılmış bir “Ilımlı Amerikan İslamı”nı geliştirme ve yayma görevi, bazı tarikat ve cemaatler aracılığıyla, Türkiye’ye verilmeye çalışıldı. Ancak Türkiye’de bu göreve soyunanların gerçek kimliği ve ABD emperyalizmi ile bağlantıları ortaya çıktıkça, ikinci bir alternatif olarak, Güneydoğu merkezli bir operasyon gündeme getirildi.

 

Avrupa Birliği emperyalizmi ise Doğu Anadolu’yu ve Güneydoğu Anadolu’yu istememektedir. Bir ulusüstü devlet oluşturma sürecindeki Avrupa Birliği’nin isteği Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz bölgeleridir. Ülkemizin daha zengin, daha gelişmiş, Avrupa Birliği’nin ihtiyaçlarına daha uygun bu bölgeleri, AB emperyalizminin iştahını kabartmaktadır.

 

Avrupa Birliği’nin hedefi Türkiye’nin parçalanmasıdır. 7 Aralık 2004 günlü gazetelerde yer alan bir habere göre, Avrupa Parlamentosu başkanı Josep Borrell’in, “İstanbul’u tek başına düşündüğünüzde, çok rahatlıkla Avrupa Birliği üyesi olabilecek bir ülke” demiştir. Bu ifadenin arkasında yatan mantık, budur.

 

Avrupa Birliği Komisyonu’nun 17 Aralık 2004 günlü kararı, diplomatik dille de olsa, gerçek niyeti açıklamaktadır. Ancak, Avrupa Parlamentosu’nun 15 Aralık 2004 günlü kararı, bu niyeti çok daha açık bir biçimde dile getirmektedir. Avrupa Parlamentosu’nun 15 Aralık 2004 kararı, bugüne kadarki kararların en cüretkarı, en pervasızı ve en terbiyesizidir. Avrupa Parlamentosu bugüne kadarki hiçbir kararında, Türkiye’yi parçalama niyetini bu kadar açıkça dile getirmemiştir.

 

Kararda yer alan önemli talepler şu şekilde özetlenebilir:

- Lozan Antlaşması’nda yer alan azınlık tanımının dışında, Türkiye’deki etnisitelere “azınlık” statüsü tanınmalı ve bunların eğitim ve yayın konusunda karşılaştıkları tüm engeller kaldırılmalıdır (paragraf 11).

- Rumların, Ermenilerin ve Lozan Antlaşması’nda azınlık olarak kabul edilmeyen Süryanilerin kendi dillerinde ve inançları doğrultusunda eğitim ve yayın özgürlükleri tam olarak sağlanmalıdır (paragraf 12).

- Genel seçimlerde yüzde 10 barajı gözden geçirilmeli ve “ağırlıkla Kürt partilerinin” de aralarında bulunduğu siyasal güçlerin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde daha etkili bir biçimde temsil edilmesi sağlanmalıdır (paragraf 21).

- “Türk Hükümeti, silah bırakmayı seçmiş olan Kürt güçleriyle bir uzlaşma sağlamak amacıyla daha aktif adımlar atmalıdır.” (paragraf 31)

- Sürmekte olan reformlar aracılığıyla, ordunun siyasal gücü daha da kısıtlanmalıdır (paragraf 37).

- Ermenilere uygulanan soykırım Türkiye tarafından kabul edilmelidir (paragraf 39 ve 41).

- Ermenistan sınırı en kısa sürede açılmalıdır (paragraf 40).

- Fırat ve Dicle’nin su kaynakları, Türkiye’nin komşularıyla birlikte alınacak kararlar doğrultusunda kullanılmalıdır (paragraf 42).

- Fener Rum Patrikhanesi’nin “ekümenik” niteliği kabul edilmelidir (paragraf 43).

- Alevilik bir azınlık olarak “tanınmalı ve korunmalıdır” ve “Cem evleri dini merkezler olarak kabul edilmelidir.” (paragraf 43)

- Heybeliada Ruhban Okulu “derhal” yeniden açılmalıdır (paragraf 43).

- Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Kıbrıs’tan çekilmeli, Kıbrıs Cumhuriyeti tanınmalıdır (paragraf 44).

 

Avrupa Birliği’nin niyetini Avrupa Parlamentosu açıkça dile getirmektir. Bu taleplerin yerine getirilmesi, Türkiye’nin parçalanması demektir. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği’ne yeni ülkelerin katılımında mutlaka olumlu oy kullanması gereken bir organdır. Avrupa Birliği Temel Antlaşması’nın 49. maddesine göre, bir ülkenin Avrupa Birliği’ne katılabilmesi, Avrupa Parlamentosu’nda yapılacak oylamada olumlu sonuç alınmasına bağlıdır. Böylesine önemli bir organın bu talepleri böylesine cüretkar bir biçimde dile getirmesi, saldırının öneminin kanıtıdır.

 

Emperyalizm, Türkiye’ye, ulusumuza ve işçi sınıfımıza saldırırken, çok farklı yol ve yöntemler kullanmaktadır.

 

Bu saldırıda en önemli araçlardan biri, toplumsal ahlakın ve tüketim kalıplarının değiştirilmesidir.

 

“Köşe dönmecilik” ve bireycilik sistemli biçimde yerleştirildi. 25-30 yıl önce, bu ülkede hırsızlar ayıplanırdı, dışlanırdı. “Ben memura fazla maaş vermem,  ama benim memurum işini bilir” mantığı rasgele yerleştirilmedi. Özelleştirmelerle birlikte gündeme getirilen bu anlayış, emperyalistlerin ahlaki değerlerimizi çürüterek ülkemizi çökertme girişiminin altyapı çalışmalarından biriydi

 

Tüketim ve gösteriş merakı yerleştirildi. Osmanlı Devleti bundan 150 yıl önce Batılı güçlere borçlanmaya başladığında saraylar yaptırdı, sınırlı kaynaklarını saraylarda ve lüks tüketimde harcadı. Buna rağmen halkımız kendisini bir tüketim ve gösteriş dalgasına kaptırmadı. Cumhuriyet kurulduktan sonra iki-üç kuşak mütevazi bir hayat sürdü. Gösterişe kaçan ayıplanırdı. Birçok bölgede eve alınanlar, yoksullar görüp de imrenmesin diye, bez torba içinde götürülürdü. Özellikle 1983 yılından sonra ANAP iktidarı döneminden itibaren bu anlayış değiştirildi. Kullanılabilecek durumdaki birçok ürün, emek ürünü olduğu dikkate alınmadan, özenti sonucu yenisiyle değiştirildi. Gerekli olmayan birçok ürün, gösteriş için alındı. Kredi kartlarıyla yapılan gereksiz harcamalar insanları sıkıntıya soktu. Bu anlayış ve uygulama yalnızca bireysel tüketimde değil, devlet harcamalarında da yerleştirildi. Her alanda israf arttı.

 

Yabancı mala  hayranlık teşvik edildi. Türkiye’de eskiden büyük bir samimiyetle yerli malı haftaları düzenlenirdi. “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı” sözleri birçok insanın aklındadır. Ancak sistemli bir biçimde yerli ürünler küçümsendi; kendi kaynaklarına güvensizlik yerleştirildi. Kamu kesimi tahrip edilirken ve özelleştirilirken, insanlarımızın duyarsızlığında bu anlayış da etkili oldu.

 

Çalışmadan kazanma anlayışı teşvik edildi. Türkiye’de eskiden tefecilik yapana hırsız gibi bakılırdı. 1950’li, 1960’lı yıllarda bir tefeciden söz edilirken, hakaret sıfatları veya küfürler eklenirdi. Ancak bugün sanayicilerimizin gelirinin önemli bir bölümü üretimden değil de, devlete verilen yüksek faizli borçlardan gelmektedir. Borsada oynamaya hevesli küçük tasarruf sahiplerinin sayısı yüksektir. Şans oyunlarına düşkünlük artmıştır. İnsanlarımız, çalışmadan, alınteri dökmeden, beynini yormadan, üretmeden hızla zengin olmaya, tüketmeye, tüketmeye, tüketmeye, tüketmeye, gösteriş yapmaya koşullandırıldı. Kamu kesiminin üretken kapasitesi tahrip edilirken, üretime sahip çıkacak beyinler azaltıldı.

 

Sevr Antlaşması yıllardır gündemdedir. Ancak, Sevr Antlaşması’nı 1920 yılında  silahlı saldırıyla ve özellikle 1991 sonrasında emperyalistlerin maşası bölücü terör örgütü PKK aracılığıyla uygulatamayanlar, ekonomik çöküntü ile uygulatmaya çalışmaktadır. Ekonomik çöküntü için de anlayış değişikliklerinin yaşanması zorunludur. Bir kesimin yıllardır sinsice yerleştirdiği değişiklikler, büyük bir planın adımlarıdır.

 

Özellikle 1990-91 yıllarından sonra bölücü terör örgütü PKK’nın eylemleri emperyalist güçler tarafından sistemli bir biçimde desteklendi ve yönlendirildi. Emperyalistler böylece birkaç amaca ulaşmaya çalıştı. PKK’nın silahlı saldırıları Türkiye tarafından yenilgiye uğratılamasaydı, Türkiye bir iç savaşa ve parçalanmaya sürüklenmiş olacaktı. PKK’nın terör eylemleri, Türkiye ekonomisine de büyük zarar verdi. Terör eylemleri ve alınan önlemler nedeniyle belirli bölgelerde tarımsal üretim büyük darbe yedi; köyden kente göç hızlandı; kentlerde işsizlik ve yoksulluk daha da arttı. PKK’nın terör eylemlerine karşı ülkenin korunabilmesi için yapılan harcamalar nedeniyle, kamuda büyük kaynaklar üretim ve istihdam yaratabilecek yatırımlara yönlendirilemedi. Ayrıca, bu zorunlu harcamaların yol açtığı bütçe açıkları ve borçlanma gereksinimi nedeniyle, devletin borçlanmasında ödediği gerçek faizler yükseldi ve özel sermaye, yatırıma ve istihdam yaratmaya yönelmek yerine, garantili yüksek getirisi nedeniyle devlete borç vermeyi tercih etti.

 

Emperyalistler bazı cemaatleri-tarikatları kullanarak, ulusal bilinci zayıflatmaya, ümmet anlayışını ve cemaat-tarikat bağını öne çıkartmaya çalıştı.

 

Hükümetler, kamu açıklarını zenginlerden vergi almak yerine borçlanmayla finanse etmeye başlayınca, Türkiye’nin emperyalist güçlere bağımlılığı iyice arttı. Emperyalist güçler, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla, Türkiye ekonomisini yönetmeye başladı. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın bugün kullandığı yetkiler, Sevr Antlaşması’nın 231-236 maddeleri uyarınca kurulması öngörülen Maliye Komisyonu’nun yetkilerinden az değildir.

 

Emperyalist güçler, Türkiye’ye yönelik saldırılarının gizlenebilmesi için çeşitli kişi ve kuruluşlara önemli miktarlarda para aktardılar ve aktarmaya devam ediyorlar. Bu yolla kamuoyunu yanlış yönde bilgilendirmeye ve yönlendirmeye çalışmaktadır. Soros’un Türkiye’deki faaliyetleri bu niteliktedir. Ayrıca, ABD’den, Avrupa Birliği’nden ve AB’nin çeşitli ülkelerinden Türkiye’deki bazı kuruluşlara ve kişilere aktarılan proje paraları da, bu amaca hizmet etmektedir.

 

Türkiye’nin son yıllarda gündemini sürekli olarak meşgul eden diğer bir konu da, emperyalistlerin istekleri doğrultusunda hazırlanmış olan “kamu yönetimi reformu”dur. Bu “reform”, Türkiye’de merkezi devletin zayıflatılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısının bütünlüğünü parçalayarak, ülkenin eyaletlere bölünmesine yol açacak düzenlemeler öngörüyordu. Bu “reform”un asıl unsurlarından biri de kamu hizmetlerinin özelleştirilmesidir.

 

Ancak emperyalist güçlerin en ısrarlı biçimde gündemde tuttukları, dayattıkları ve uygulattıkları silah, özelleştirmedir. Özelleştirme, ABD emperyalizminin ve bir ulusüstü devlet oluşturma sürecindeki Avrupa Birliği emperyalizminin Türkiye Cumhuriyeti’ni zayıflatmak ve hatta çökertmek amacıyla kullandığı en önemli silahlardandır.

 

Özelleştirme yalnızca devlete ait fabrikaların, madenlerin, otellerin, v.b. satılması değildir.

 

Devlet tarafından yurttaşlara bir hak olarak sağlanması gereken eğitim ve sağlık hizmetleri yerine insanların müşteri olarak sahip oldukları para ile orantılı olarak yararlanacakları eğitim ve sağlık hizmeti satışı getirilmektedir.

 

Sosyal güvenlik özelleştirilmektedir.

 

Devlet tarafından emanet usulüyle yapılan işler, müteahhitlere ve taşeronlara ihale yoluyla yaptırılmaktadır. Devlet, çeşitli malların üretiminden vazgeçerek, bunların piyasadan alımı veya piyasada fason olarak yaptırılması yoluna gitmektedir.

 

Bazı kamu kurumları, geçmişte bir kamu hizmeti olarak yurttaşlara sunduğu hizmetleri artık ticari bir anlayışla kar amacıyla sağlamakta ve yurttaşı müşteri olarak görmektedir.

 

Devletin ekonomiye müdahaleden vazgeçmesi de piyasa güçlerinin (diğer bir deyişle, ulusötesi tekellerin, emperyalist ülkelerin ve yerli büyük sermayenin) hakimiyetinin artması, karar alma süreçlerinin “özelleştirilmesi” demektir.

 

Bu uygulamaların hepsi, ulusötesi tekeller ve emperyalist ülkeler karşısında Türkiye Cumhuriyeti’nin gücüne büyük darbeler indirmektedir.

 

Sonuç

 

Türkiye Cumhuriyeti, ulusumuz ve eğitim çalışanlarının da ayrılmaz parçasını oluşturduğu işçi sınıfımız tehdit altındadır. İzlenmesi gereken yolu, TÖS deneyimi göstermektedir. Günümüzde de anti-emperyalist, ulusalcı ve emekten yana bir politika izlenerek, vatanımıza, ulusumuza ve sınıfımıza sahip çıkılmalıdır.

 

Bunun yolu da,

-          Bağımsızlığı ve ulusal egemenliği savunmaktan ve ABD emperyalizmine ve Avrupa Birliği emperyalizmine karşı çıkmaktan; emperyalistlerden doğrudan veya dolaylı biçimlerde para almamaktan;

-          Laik ve demokratik sosyal hukuk devletine sahip çıkarak, emperyalizmin maşası bölücülere ve ümmetçilere karşı açık tavır almaktan;

-          Etnik kimliği ve ümmet bilincini öne çıkaranlara karşı sınıfın, ulusun ve vatanın bütünlüğünü savunmaktan;

-          Türkiye’ye, halkımıza ve işçi sınıfımıza yönelik saldırının önemli unsurlarından biri olan özelleştirmeye karşı açık tavır almaktan;

-          Kamu Yönetimi Reformu’na karşı çıkmaktan;

-          Bireyciliğe, köşe dönmeciliğe, israfa, gösterişçi tüketime, yabancı mal hayranlığına karşı tavır almaktan;

-          Çalışmayı ve üretmeyi teşvik etmekten geçmektedir.

 


[1] Çağrı Erhan, “ABD ve NATO’yla İlişkiler,” Oran, B. (ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I, s.689-690.

[2] Erel Tellal, “SSCB’yle İlişkiler,” Oran, B. (ed.), Türk Dış Politikası, Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt I, s.776-778; Ayhan Kamel, “İkinci Dünya Savaşı’nın Bitiminden Günümüze Kadar Türk-Rus İlişkileri,” Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, 15-17 Ekim 1997, Sempozyuma Sunulan Tebliğler, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, 1999, s.411-414.

[3] TÖS, İlk İki Yılda TÖS, Ankara, 1967, s.77.

[4] TÖS, a.g.k., 1969, s.56.

[5] TÖS, İlk İki Yılda TÖS, Ankara, 1967, s. 89.

[6] TÖS, a.g.k., 1969, s.9.

[7] TÖS, Devrimci Öğretmenlerin Savaşı, Türkiye Öğretmenler Sendikası Yönetim, Yürütme, Denetim, Onur Kurulları 1967-1969 Çalışma Raporu, 2. Olağan Genel Kurul, 7-9 Temmuz, Kayseri, 1969, s.xix.

[8] TÖS, 1967-1969 Çalışma Programı, Ankara, 1968, s.37-38.

[9] TÖS, 1967-1969 Çalışma Programı, Ankara, 1968, s.46-48.

[10] TÖS, Türkiye Öğretmenler Sendikası Birinci Olağanüstü Genel Kurulu (22-24 Ağustos 1967), Yürütme ve Yönetim Kurulları Çalışma Raporu, Ankara, 1967, s.13.

[11] TÖS, a.g.k., 1969, s.61.

[12] TÖS, a.g.k., 1967, s.46.

[13] TÖS, a.g.k., 1967, s.47.

[14] TÖS, a.g.k., 1969, s.66.

[15] TÖS, a.g.k., 1969, s.68.

[16] TÖS, a.g.k., 1969, s. 82, 83, 84

[17] Hobsbawm, E., “Socialism and Nationalism: Some Reflections on the Break-Up of Britain (1977)”, Politics for a Rational Left, Political Writings 1977-1988, Verso, Bristol, 1989, s.124.

 

 

10. CD

5 no’lu oturum tartışması olmalı.

 

Mehmet Emiralioğlu: Üstlerimizden teşvik görmeyi beklerken bu şeye önem vermeyin dediler. Bu sorular okullarda okul kooperatifi çalışmalarını ve okul kooperatifleri yoluyla kooperatifçi üçüncü sektör eğitimine önem vermek gerektiği bu kurultay bildirgesinde vurgulanmalı. Sayın konuşmacımız bu konuda bana katılıyor mu katılmıyor mu dinlemek istiyorum.İkinci bir konu ABD Türkiye’de sadece barış gönüllüleriyle istihbarat yapmıyor. AID geldiğinde paralar verdi.Yaz tatillerinde öğretmenler görevlendirildi. Türkiye’nin envanter çıkarıldı. Türkiye’nin envanteri Türkiye’de yoktu o zaman Sayın Koç. Amerika, öğretmenleri köy köy dolaştırarak, onlara paralar vererek envanterini çıkardı, oradan da şuna vardı: Türkiye neyi yapar, neyi yapamazı biz hani bilemezken, ABD bizi ……….bunu o şeyin içine lütfen not alın. İkincisi, AID

 

Şuayip Özcan : Arkadaşlarımıza da zaman kalsın Sayın Hocam.

 

Emiralioğlu: AID uzmanı, Amerika’da konfirm adam yetiştirme çabasıyla Türkiye’mizi dolandırdı. Türk aydınını kendi yönünde kazanmaya çalıştı. Kendisine karşı çıkan demin söz ettiğimiz esasları kendisi için tehlike sayan AID o görüşleri savunan ve oluşturan kurslar getirerek satın almaya çalıştı. Bununla birlikte o kurslarla birlikte satın alınmayanlar da çıktı. Naçizane onlardan biriyim. Saygılar sunarım.

 

Salonda alkışlar.

 

Şuayip Özcan : Lütfen kısa olsun.

 

Prof. Dr. Ahmet Saltık: Çok teşekkürler Sayın Başkan. Değerli konuşmacıları saygıyla ve şükranla selamlıyorum. Görkemli bir sunuş izlediğimi ifade etmek isterim. Hiçbir iltifat ögesi olmadığını değerli ……… bilginin altını çizerek. Büyük bir ziyafet oldu gerçekten. Yıldırım Koç beyefendiyi ………. Dinlemiştim. Her zaman ki gibi yine formunda, yine son derece yararlı şeyler söyledi. Sayın Semih Koray beyefendi Türkiye’nin yüz akı aydınlardan biri. O yüksek zekâsıyla yine bizi besledi. Necla Tural hanımefendi şiir gibi sunuş yaptılar. Bir tek eleştiri noktası bulabildim büyük çabalarıma karşın. O da güzelim çelişki bir yerde nakış oldu. Bir katkı bir yansı olabilir mi diye söylemek istedim. Şimdi efendim, Sayın Semih Koray Hocamızın söyledikleri bana; yaklaşık dört ya da beş yıl önce İngiliz başbakanı eski başbakanlardan Margaret Teacher’ın yazdığı Saetgraft adlı kitabı anımsattı. Saetgraft kopya yapmış. Çünkü Saetgraft’ta, Nazilerin fabrikası değil mi hocam?., Saetgraft adlı kitapta Margaret Teacher’ın yazdıklarının arasında Semih Bey’in söylediklerinin aynısı büyük ölçüde var. Örneğin diyor ki Margaret Teacher AB hiçbir reform yapamaz. Sorunların kaynağı Avrupa. Çözümler doğudan geliyor. İngiltere yeni dönemdeki AB anlaşmalarından çekilmeli. Bu ve bunun gibi batıcılık kesin diye AB için kitabında yargılarını belirtiyor. Ülkesinin değerini ölçmüş olması sevindirici. Şimdi uzatmadan şunu söyleyeyim. ‘Eğitimdir ki bir ulusu özgür bağımsız şanlı yüksek bir toplum olarak yaşatır veya bir ulusu kölelik ve yoksulluğa terk eder’. Yüce Atatürk’ün görkemli sözlerinden biri. Zannediyorum ki Türkiye Cumhuriyeti o görkemli anti emperyalist kavgasından sonra ilk savaşımını eğitim alanında yitirme sürecine girdi. Daha sonra da Probisilin Petkim’i kırdı. İki önemli ………. Kıran ülke hızla sömürgeleşme sürecine doğru yol alıyor. Fakat inanıyorum ki biz bu süreci tersine çevirecek birikime sahibiz. Aydınları görüyoruz. Herkesin çözüm önerileri beklediği ben dinleyicilerden net çözüm önerileri bekliyorum. Teşekkür ediyorum.

 

Salonda alkışlar.

 

Şuayip Özcan : Efendim teşekkür ediyoruz. Hanfendiye.

 

Gülseren Delibaş: Ulusal Eğitim Derneği Kocaeli Şube Başkanı.Teşekkür ediyorum. Dünden beri gerçekten güzel bir ziyafeti.Benim sorum Semih Koray’a. Çözüm önerilerini getirdi gerçekten. Son cümlesinde Semih Bey’in biz kesinlikle proje hazırlamak istiyoruz. Üniversiteler özellikle Türkiye’deki tüm üniversitelerdeki öğretim üyeleri en kısa zamanda bu çözüm önerileri hazırlayıp, bunları uygulamaya geçirmeli. Gerçekten bu çok önemli.biz burada projeler üretmeliyiz. Eğer bu projeleri biz gerçekleştirmezsek AB ve ABD emperyalizminin hazırladığı projeler ne yazık ki Türkiye’yi alt üst edecek. Çok kötü durumdayız. Bunu bütün panelistler paylaşıyor. Ulusal Eğitim Derneği’ni tüm eğitim sendikalarını demokratik kitle örgütlerini üniversitelerdeki öğretim elemanlarını hazırladıkları projeleri yanlarına alarak bu çözümü bulmalılar diyor, teşekkür ediyorum.

 

Şuayip Özcan : Biz teşekkür ediyoruz.

 

İzleyici; Sayın konuşmacılara teşekkürlerimi sunuyorum. Bu oturumun başkanı Sayın Şuayip Özcan çok yararlı bir toparlama yaptı. Sayın konuşmacıların sunuşlarını özetledi. Yalnız sözlerinin sonunda eksik bir şeyler kaldıysa bizlerin de tamamlayabileceğini söylediler. Kendimce eksik gördüğüm bir noktayı zamanınızı almadan tamamlayayım. Benim dikkatimi en çok Sayın Prof. Dr. Semih Koray sunuşunun sonlarında, son bölümünde belirttiği bir husus çekti. Bunlar insan varlığının özüne yaklaşırken bakış açımızın ne olması gerektiği ile ilgiliydi. İnsan gücü kayıpları konusunda toplumumuzun maruz kaldığı olumsuzluklar dışında bence bu son sözler belki Türkiye’deki eğitimin felsefesine bakış açısından çok önem taşıyor. Koray şunu belirtti. Bu önerilerden insan nitelikli, insan dediğimiz varlığın taşıması gereken nitelikler arasında birinci özellik bunun bir tasarı konusu olduğu şeklindeydi. İkinci özellik de insanın toplumsal bir varlık olduğuydu. Toplumsal özelliği konusuydu. Bu birinci özellik, insanın oluşturulabileceği idi. İnsan dediğimiz varlığın ne gibi gönençlere yönlendirileceği konusunda eğitim politikalarını eğitim çabalarının ana damarlarından birisini oluşturuyor. Dünyaca tanınan düşünürlerden birisinin insan kimliği.

 

Şuayip Özcan : Toparlarsanız seviniriz. Öbür konuşmacıların zamanı geldi.

 

Misafir:  nitelikleri konusunda dört saptaması var. Bunlar şunlar: Hayatiyet, cesaret, hassasiyet ve zekâ. Şimdi hayatiyet derken kastettiğimiz büyük Atatürk’ün bir sözü var; ‘Ben’ diyor, ‘sporcunun zekî, çevik ve atak olanını severim’. Burada özelliklerden bir tanesi cesarettir. Cesaret bugün Türk toplumunun karşı karşıya kaldığı büyük sorunlardan bir tanesidir. Semih Bey onu da izah ettiler. Bir sorunumuzda toplumun özgüven meselesidir. Toplumumuza bu cesareti aşılamak zorundayız.

 Bunun dışında, bir duyarlılık konusu vardır. Duyarlı bir birey, toplumla ilgili sorunların farkında olan bireydir. Ne zaman sürüden ayrılması gerektiğini fark eden algılayan kişi demektir. Duyarlı yetiştirilmiş birey her türlü dış ve iç etkilere karşı uygar insanın takınması gereken davranışın ne olması gerektiğini çok rahatlıkla sağlayabilir. Tabi üçüncüsü, zekâ dedik. Zekâ, zekî bir insan toleranslıdır. Bağnazlığa karşı bir insandır. Laiklik ve diğer özellikler bakımından iyi yetişmiş insan demektir. Toplumsal sorumluluk bakımından Semih Bey değindi, bireyin toplumsal niteliği ile çakışan bir durumdur. Ben bunları belirtmek için söz aldım.

 

Şuayip Özcan : Efendim teşekkür ederim. Son soru değerli arkadaşlar.

 

Gülseren Delibaş: Efendim ben soru sormayı unuttum Semih Bey’e . Semih Bey siz bu öncülüğü yapabilir misiniz?

 

Şuayip Özcan : Cevaplanır efendim.

 

Gülseren Delibaş: Kesinlikle. Bu üniversitelerin proje hazırlamada öncülüğü yapabilir misiniz?

 

Şuayip Özcan : Evet arkada lütfen mikrofon uzatılsın. Lütfen arkadaşın zamanını alıyoruz.

Nurettin Ataman: Herkese saygılar sunuyorum. Tarsus Ulusal Eğitim Derneği Şube Başkanı. Emekli öğretmen. İki gündür Cumhuriyetin başkentinde, Cumhuriyetin güzide bir üniversitesinde Cumhuriyetin değerli profesör, akademisyen ve öğretim üyeleriyle ulusal değerlere duyarlı herkesle beraber olmaktan kıvanç duyuyoruz. Ancak Cumhuriyetin bu güzide üniversitesinin tarihi salonunda koltuklara bakınca bir kısmının boş olduğunu görmek beni bir hayli üzdü. Ulusal değerlerimize duyarlı konuklarımıza bakınca sayısı az da olsa genç arkadaşlarımızla yetişkin genç çocuklar olduğumuzu düşünerek onlara soruyorum; çocuklarımız gençlerimiz neredeler? Neden sizlerle birlikte değil? Yine cumhuriyetin değerli profesörlerine, akademisyenlerine, öğretim elemanlarına, Gazi Üniversitesi, Ankara Üniversitesinin  değerli rektörüne sesleniyorum; öğrencileriniz nerede? Az önce Gazi Üniversitesinin bir öğrencisini konuşmasında soru yönelttiğini gördüm, çok mutlu oldum. O değerli arkadaşımız, kardeşimiz bugün burada okul sınıf arkadaşların nerede? Neden seninle değil? Gerçekten bugün Türkiye’de güzel ülkemiz çok stratejik ve çok önemli bir süreçten geçiyor. Ulusal bağımsızlığımız, ulusal birliğimiz, ulusal eğitimimiz ve tüm ulusal değerlerimiz emperyalizmin dolayısıyla küreselleşmenin tehdidi ve kuşatması altında. Bu kuşatmayı,

 

Şuayip Özcan : Efendim toparlayalım.

 

Nurettin Ataman: Toparlıyorum başkan. Bu kuşatmayı ortadan kaldırabilmek mücadelesini verebilmek için gençlerimizin, üniversitelilerimizi buna nasıl katacağız? Bu mücadelenin bayrağını onlara nasıl taşıyacağız diye sormak istiyorum belki sorum herkese oldu ama Sayın Semih Koray’dan yanıt bekliyorum, teşekkür ediyorum.

 

Şuayip Özcan : Son soru, arkada, sonra kapatıyoruz.

 

Sayın başkan teşekkür ederim. Adım, Kenan Türkan. ME Sağlık Vakfının başkanıyım. Elli sekiz yıldır da eğitimle iç içeyim. Benim söyleyeceklerim şu ana kadar konuşmacıların dile getirmediği bir konu.

Mecliste bir yasa var. Bu yasa, meslekî eğitimin yasası. AB’den gelen bir yazı var. Yazı da diyor ki on beş sene sonra dahi AB girseniz şu anda Avrupa’da üç milyonu aşkın Türk var. Bunların çocukları Türkiye’de meslekî eğitim görüyor. Bunlar Avrupa’ya ebeveynlerinin yanına gittikleri zaman orada iş almaları mümkün değil. Çünkü bizde zorunlu eğitim en az on yıldır diyor. Bunun anlamı şu: Sağlık meslek liselerinde çıkan ebeler ebe olamaz, hemşire olamaz diyorlar. Bizim teknik lisemden mezun olan bir genç orada inşaat yapamaz. Bir taraftan da bu sistemde eğitimin liselerde dört yıla çıkarılması var. Biz ulusal eğitim içinde bu bütünlüğü nasıl sağlayacağız? AB’ye on beş sene sonra da girsek, şu anda bir Türk çocuğu burada endüstri meslek lisesini bitirmişse zorunlu eğitim sekiz değil on yıl olsa orada iş alması mümkün değil.

 

Şuayip Özcan : Soru anlaşılmıştır efendim, teşekkür ederiz.

 

Vakıf Başkanı: Ben teşekkür ederim.

 

Şuayip Özcan : Efendim kusura bakmayın, zamanımız çok daraldı. Öbür oturum başlayacak. Sayın Tural buyrun efendim.

 

Necla Tural: Katkı için soru soran tüm arkadaşlara teşekkür ederim. Eğitime ilk konuşmacıdan başlayıp, eğitimin siyaseti yoktur dedi. Aslında eğitimin siyaseti var. Bu siyaset tam bir mücadele alanı. Bu siyaset başlangıçta konulduğu gibi de sürdürülemiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarındaki bu siyaset ile son yılların eğitim siyaseti farklılaşmıştır. Eskiden sadece baskı gruplarının etkisinden söz ederken, şimdi uluslar arası kuruluşların, AB’nin ve AB’yle ilgili fikirleriyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla mücadele edilmesi gereken bir alandır. Eğitimin de siyaseti vardır. Açık ya da örtük bir siyaset işidir. Okullarda yaşanan her şey bir siyasettir aynı zamanda. Öğretmen duruşuyla, öğrenci tavırlarıyla, okul müdürünün üst yönetimlerle ilişkileri içinde bir eğitim siyaseti vardır merkez örgütüne kadar. Arkadaşımız eğitimin ekonomik değerine vurgu yaptı arkadaşımız direkt soru bana yöneltilmemişti ama alanımla ilgili olduğu için, ev ekonomisi planlaması üzerinde duruyorum ama disiplinimin sınırlı kaldığını dar geldiğini düşünüyorum. Eğitimin ekonomik değerini önemsiyoruz tabi. Üretkenlik yaratıcılık insana özgü bir şeydir. İnsan kendini öyle var eder, ortaya koyar, ifade eder. Üretkenliği post for düz üretkenliği, esnek üretkenliği göndermeli. İş işgücünü bölen parçalayan merkez ülkelerdeki iş gücü bölümüyle az gelişmiş ülkelerdeki işçilere verilen görevler çerçevesinde düşündüğümüzde eğitimin ekonomik değerini artık biraz sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Kuşkusuz bizim geleneksel eğitim anlayışımızda, literatürümüzde varsaydığımız bir çeşit işlevi vardır. Toplumsal işlevi, politik işlere ekonomik işlere son yıllarda eğitimin ekonomik değerine çok fazla yönelindiğini görüyorum. Az önce konuşmacı olan analitik, ruhsuz bir eğitim içinde sadece maliyetler nasıl eşit analiz yapabilir, nasıl yükselir noktasına getiren bir boyut gözlemliyorum. O yüzden bunu sıkıntı verici buluyorum. Öneriler yok dendi fakat daha sonra konuşmacılar çeşitli mesajları göndermek istiyorlar gözlemliyoruz. Fakat şu da bir eksiklik, zaman açısından eksik şeyler söylemiş olabiliriz. Her soru ifadesinde karşılığında önerisini de barındırır. Eğitime kaynak yok dediğinizde kamusal finansmanın ağırlık taşıması gerektiğini ileri sürüyoruz. Eğitim bir haktır, kamuca finanse edilmelidir her öğretim düzeyinde.

Eğitimde cinsiyete dayalı ayrımcılığı düşünürsek bunun karşısında yer aldığımızı ve bunun için politikalar üretmemiz gerektiğini ileri sürüyoruz. İnsan zihnini, insan yüreğini daraltan, insan yüreğini sınırlayan durum var diyorsak insanı özgürleştirmeli ve yetkinleştirmeliyiz diyoruz. Dolayısıyla dünkü oturumlarda da dile getirilen pek çoğunu da tekrar etmemek  adına söylemediğimiz için değerli arkadaşımız bunu da bir eksiklik olarak görmüş diye düşünüyorum.

Okul kooperatifleri ile ilgili bir katkı vardı. Gerçekten kooperatifçilik çok önemli, gönüllülüğe dayalı olduğu için de ayrıca çok güzel bir şey. Bunun olmasını çok arzu ederim. Asıl söylemek istediğim şey okullardan kantinlerin kaldırılması gerektiğidir. Okullarda bu tür alış veriş sistemi garip. Bana kalırsa okullarda kahvaltı ve öğlen yemeği verilmelidir. Çocukların dengeli beslenebilmeleri dengeli büyüyebilmeleri için.

 

Salondan alkışlar.

 

Dolayısıyla okul kantinleri kâr etmek amacıyla yaratılmış yerler. Öğretmen yönetici ilişkilerini bozuyor. Alanlar alamayanlar aynı formaları giydirdiğimiz sözde sınıfsal ayrımı ortadan kaldırdığımız hatta yeniden üretip dönüştürdüğümüz okullarda  paranın gücünü her fırsatta ortaya koyuyoruz. O bakımdan okullarımızda ayrılırsa kahvaltı ettiren çocuklarına bir bardak süt verebilmeliyiz. İkili öğretimi tamamlarsak eğer, eğitim öğretimimizi insancıllaştırırsak onları daha çok o sevimli okul ortamlarında tutabiliriz. Bu haliyle okullarda daha uzun süre sıralarda oturtmak haksızlık olacak gibi geliyor. Bugün gördüğümüz okullar çerçevesinde ama öğlen yemeği en azından belli düzeyde verilebilir diye düşünüyorum.

Meslekî eğitimle ilgili olarak son konuşmacımız bir şeyler ifade etmeye çalıştı. Avrupa’da işsizlik yani Avrupa’da bizim iş gücümüz bilemeyeceğim serbest dolaşım konusunda dile getirilen sıkıntılar malum. Sermaye küreselleşirken böyle bir şey düşünülmüyor, yürümüyor. Eğitimin direk hale getirilmesi sorunlar zaten yaşanıyor. On iki yıllık zorunlu eğitim olsun bana kalırsa. Lise türlerini ayrıştırmayalım. Ne demektir süper lise, bir yandan mesleki okullar vardır, niye böyle paramparçadır eğitim sistemi? Neden tek bir çatı altında farklı programlar uygulanmasın. Bunu yıllarca önce eğitimbilimciler eğitimciler söyledi zaten. Çok gayeli lise diye yedinci ya da altıncı planda. Çok gayeli ortaokul pardon. Onuncu Milli Eğitim Şura’sında çok programlı liseler. Kars’ta öneriler getiriliyor. Dolayısıyla aynı çatı altında farklı alanlarda yatkınlık kazanan öğrenciler neden bir arada yaşamayı öğrenmesinler? Neden eğitim sistemimiz bu denli parçalı diye düşünüyorum.

Dilerim tüm konuşan arkadaşlarımız görüş ve öneri getiren arkadaşlarımız memnun olmuştur, teşekkür ediyorum.

 

Şuayip Özcan : Teşekkür ederiz.

 

Necla Tural: Bir de Türkçe konusunda arkadaşımız katkı yapmıştı. Ona çok teşekkür ediyorum. İnternet içinde bir şeyler arıyoruz. İnşallah daha Türkçe nasıl söyleriz bilmiyorum onu da kullandım. Üzerinde düşüneceğim onun içinde teşekkür ederim.

 

Şuayip Özcan : Sayın Tural’a teşekkür ediyoruz. Sayın Koray buyurun.

 

Semih Koray: Yapılan yorum ve katkılar için çok teşekkür ediyorum. Eğitimle ilgili özel bir değeri, bir kamu değeri olarak alınmalıdır. Benim o konudaki görüşüm iktisadi değeri anlaşılmalıdır. Burada olması gereken insanlar konusunda ne yapmalıyız, ısrar etmeliyiz. Israr ısrar ısrar, bunun başka çaresi yok. Bilim ve Ütopya kooperatifi olarak bütün üniversitelerimizde çeşitli projelerimizle yapmaya ve onların yürütülmesine hazırız. Teşekkür ederim.

 

Şuayip Özcan : Efendim çok teşekkürler. Sayın Koç buyurun.

 

Yıldırım Koç:

 

Şuayip Özcan : Peki. Efendim, ben Türk Eğitim Sen Genel Başkanı bizden hanımefendi sordular onun için konuyu açmak ihtiyacı duydum. Bu ülkenin bağrından çıkmış eğitim çalışanlarıyız. Milli bir yol takip edeceğiz. Hiçbir yabancı kuruluşun kurumun ne arka bahçesi ne ön bahçesi olmak gibi bir niyetimiz yok. Gelişen eğitim teknolojisinden faydalanacağız ama, değerlerimizi unutmadan Türkiye’ye hizmet etmek için yola çıktık. Bunun içinde her tür birlikteliğe ve çalışmaya varız. Projelerde de üzerimize düşeni yapacağımızdan da bütün arkadaşlarımız emin olsun diyor, bize katkılarınızdan dolayı şükranlarımı sunuyor, saygıyla hepinizi selamlıyorum.

 

Salondan alkışlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

6. OTURUM

 

Sunucu:

 Değinilmesi gereken bir diğer nokta da Medya. Toplumun değişmesinde, gelişmesinde ve şekil kazanmasında önemli bir rol oynayan medya, kendi kültürümüzü yok etmede silah gibi kullanılabileceği gibi oluşturulacak politikalarla kültürümüzü tanımak, tanıtmak ve yaymakta bir araç olarak lehimize de kullanılabilir. Medya kaynakları etkileriyle tek dünya etkileri yaratmada da etkilidir. Bu yolda çeşitli etkileriyle ayrılan köksüz ve derinliksiz bırakılan standart bir köy kültürü bir global köy kültürü yaratılmaktadır. Bu konuya da değineceklerini düşündüğümüz 6. oturumun konuklarını davet etmek istiyorum.

Oturum başkanımız Prof. Dr. Sayın Ahmet Saltık, buyurun efendim.

Konuşmacılar Sayın Saim Açıkgöz

Doç. Dr. Sayın Şengül Hablemitoğlu,

Yrd. Doç. Dr. Sayın Gürsen Topses.

Salondan alkışlar.

 

Oturum başkanı Ahmet Saltık;

Saygıdeğer konuklar,

Pazar gününün ilerleyen saatlerinde son oturumun sıkıntılarını birlikte paylaşacağız. Ama siz azim ve kararlılıkla terk etmediniz ilginizi sıcak tutmaya devam ediyorsunuz. Bize güç veriyorsunuz teşekkür ederiz. Her zaman sayısallık gündemde olmayabilir, niceliğin yanı sıra niteliğin önem taşıdığı durumlar da vardır. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi sayılar 19 Mayıs’a çıkan insanların sayıları belki durumumuza ölçü olabilir. Israr edeceğiz, inat edeceğiz ve Türkiye’nin aydınlanma davasını mutlaka başarıya ulaştıracağız.

Bu oturumu düzenleyen iki gündür emek veren kurum ve kuruluşlara sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz. Gerek kurumlara gerek kişilere Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Sayın Zeki Sarıhan’a, ve çalışma arkadaşlarına hayranlık düzeyine ulaşan bir teşekkürü sunmak isterim. Hepimize için bir bilimsel ziyafet oldu. Kayıtları yapılıyor, söz uçar yazı kalır. Bunlar uçmayacak, ilgili kurumlara ve kişilere her tarafa yollanacak. Israrla belki rahatsız edilmeleri sağlanacak. Türkiye’yi bu badireyle uğraşacak.

Sizleri, değerli katılımcılar ve şahsım adına ADD adına bir kez daha selamlıyorum. Oturum konusunda önemli bilgiler verdikleri için de sağ olsunlar diyorum.

Efendim
oturum başkanlarına beş dakika süre verilmiş, ben şimdi o beş dakikayı kullanmak istiyorum. Bir çerçeve çizmeye çalışacağım.

Yüce Atatürk’ün eğitime ilişkin düşüncelerinden ve sözlerinden alıntılar yapmak istiyorum.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ortasında 17 Haziran 1921’de eğitim kongresi toplayan tek önder, uçurumun kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren savaş, ondan sonra içerde ve dışarıda saygıyla tanınan yeni vatan yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için girişilen amansız devrimler. İşte Türkiye’yi tanıtan kısa bir tanım. Devrimin hedefini kavramış olanlar daima onu koruyabilecek güçtedir. Devlet olmak savındaki siyasal kuruluşların en birinci görevi halkın sağlığı ve sağlamlığıdır. Dolayısıyla eğitilebilmenin de koşulunun sağlık olduğunu söylemek istiyoruz. Yine dolayısıyla Atatürkçü eğitim sistemi özgürlük bağımsızlık ve ulusal egemenlik ayakları üzerinde yükselecek. Altı oku rehber edinerek, Anadolu aydınlanmasını ya da Türk Rönesans’ını gerçekleştirecektir. Ardından us ve bilimin şaşmaz öncülüğünde, ki bu ikisi Yüce Atatürk’ün bizlere bıraktığı bir tinsel kalıttır, manevi mirastır. Ulusumuzun yüce ideali olan çağcıl ………….ötesine erişecektir. Bu yolda temel anahtarın eğitim olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’mizin bu günkü güçlüklerinin altında yatan özellikle ve öncelikle eğitim sisteminde ve ardından da ulusal ekonomisinde yediği darbelerdir. Devrimin önderi sürdürür uyarılarını; derki ‘yetişecek çocuklarımızı ve gençlerimizi göreceği öğrenimin sınırı ne olursa olsun her şeyden önce ve en evvel Türkiye’nin geleceğine kendi benliğine ulusal derinliklerine düşman olan tüm ögelerle mücadele etmeyi önermektedir. Görkemli uyarılarına devam ediyor. Bütün dünya bilsin ki benim için bir kararlılık vardır. Cumhuriyet taraftarlığı. Düşünsel ve toplumsal devrim taraftarlığı. Bu noktada yeni Türkiye toplumunda bir bireyi dışarıda düşünmek istemiyorum. O halde bu  anlatım yeniden inşa etmek zorunda bulunduğumuz ulusal eğitim sisteminin ana yol göstericisi olacaktır.

1928’de millet mekteplerinde ulusuna okuma yazma öğreten, kara tahta başında ulusuna öğretiyor Atatürk, bir şeyin zararıyla bir şeyin imhasıyla yükselen her şeyler doğal olarak,  yarar sağlayanı alçaltır. Örneğin BOP kapsamında, İran’da sözüm buradan dışarı, leş paylaşıcılığına girişmek gibi. Gerçekten Avrupa’nın tüm yerleri mesela, yükselmesine ve uygarlığına karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş, düşüş vadisine yuvarlanır olmuş. Artık durumu düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işi Avrupa’nın eline bırakmak, bütün desteği Avrupa’dan almak, gibi anlayışlar yaygın. Halbuki hangi bağımsızlık vardır ki yabancıların önünde eğile? Yabancıların planlarında yükselsin. Tarih böyle olayları kaydetmemiştir. 6 Mart 1922.

 

Salondan alkışlar.

 

Değerli konuklar kooperatifler yararlı sonuçlar veriyor. Hükümetimizin değerli girişimleri desteklemesi gerekiyor. Çiftçilerimize ve kredi üretim kooperatifleriyle kuruluşlara kavuşturmak ve bunların gelişimini desteklemek amaçtır der ilerisinde de halkı örgütleyen kooperatifi kurar. Ulusal eğitim sistemimiz kooperatiflere gereken vurguyu yapmalıdır.

Dünyada her şey için yaşam için başarı için en gerçek yol gösterici bilim ve tekniktir. Bilim ve tekniğin dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, dinsizliktir, sapkınlıktır. 22 Eylül 1924’te Samsun’da lise öğretmenlerine seslenir. Ulusal eğitim politikasının temel karşıtlığı bilgisizliğe yol vermesidir. 1922. eğitim ve öğretimde uygulanacak yol, bilgiyi insan için fazla lüzum  bir baskı hükmetme aracı yahut da bir zevkten fantezi bir zevkten çok maddi yaşamda başarılı olmayı sağlayan pratik ve amaç değil araç olarak dile getirilmektedir. ‘Eğitimdir ki bir ulusu özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum durumunda yaşatır ya da bir ulusu köleliğe ve yoksulluğa terk eder’.

Aydınlarımızın görevi oldukça büyük. Hiçbir ulus yoktur ki ahlak ilkelerine dayanmadan yükselsin. Biz cahil dediğimiz zaman mektep okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz bilim gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş, okumuş olmasına rağmen ne büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumamış olduğu halde gerçeği gören cahiller çıkabilir.

Gençler, geleceğe güvenimizi güçlendiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitimle bilgiyle insanlıkta üstünlüğün yurt sevgisinin düşünce özgürlüğünün en değerli örneği olacaksınız.

‘Ey yükselen yeni kuşak Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizlersiniz’ 30 Ağustos. Dumlupınar.

Ayrıcalıksız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olacağız. Yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmamıza ortak yapmak, yaşamımızı onunla bir tutmak.

Değerli konuklar, bunlar daha da çoğaltılabilir. Çoğunu sizde benim kadar daha fazlasıyla biliyorsunuz.  Zamana saygı bakımından ben eğitime değinmek istiyorum. Anayasamızın 42. maddesi izninizle bahsetmek istiyorum. 42. madde, yan başlıkta eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi anlatımı yer alıyor. Hakkı ve ödevi. Bu yan başlıklar anayasaya dahil bildiğiniz gibi. Dolayısıyla bir hak var, bir de ödev. Hak yurttaşın eğitim görme hakkı. Ödev devletin bunu sağlama görevi. Tek başına bu yan başlık bile, anayasanın kurallarını ortaya koyuyor. Ayrıca bu eğitimin Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda olduğunun altını çiziyor. Bütün vatandaşlar için ilköğretimin parasız olduğunu 42. madde yazıyor. Türkçe’den başka hiçbir dilin öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadil olarak okutulamayacağını öğretilemeyeceğini kurala bağlıyor.

24. maddesinde din ve vicdan hürriyeti düzenliyor. Bugün dilcilerin anlatmaya çalıştığı saptamaya çalıştığı biçimde. Hatta daha ileri giderek 62. maddesinde yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının da çocuklarının ayrı bir eğitimle kültürel gelişimleri, gereksinimleri ve sosyal güvenliği sağlanması anavatanlarıyla bağlarının sağlanması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken önlemleri almayı da devlete düşen bir ödev olarak düşünülmüş.

Bunların dışında sevgili konuklar BM çocuk hakları sözleşmesi taraf olduğumuz, imza koyduğumuz anayasamızın 90. maddesi bizi bağlayan iç hukuk metni haline gelen, 18 yaşına dek her insan çocuktur ve devlet tarafından korunması ve eğitilmesi gerekir diye kendimizi bağladığımız durumlardır. Birleşmiş Milletler insan hakları 2001 raporuna baktığımızda ise, IMF reçetelerini 20 yıldır uygulayan ülkelerde sosyal güvenlik düşüşü hızlandı. Kredi borçları pahasına milyonlarca insanın sosyal ve kültürel haklarının gasp edilmesine bu haklar yoksulluğun pençesine itilmiştir. Aynı rapor devletler giderlerini gözden geçirerek destek vermelidir. Türkiye büyük ve çepe çevre eşitsizliklerin bulunduğu bir ülkedir. İnsanlarımız .. Devamla yeni dünya düzeninde bir çöküş ve erime yaşanmaktadır. Okula gitme olanağından yoksun çocukların sayısı ilkokul çağında 130000000’dur. Orta okul çağında 250000000’dur. İç borç faizine ödenen 100-200 milyar doları bulan paralarla örneğin 190 bin adet temel eğitim okulunun yapılabileceğini söylemek istiyoruz. 40000000 öğrenciye beşer yıl süreyle net en az 3YTL düzeyinde karşılıksız burs verme olanağını da faize giden bu paralarla ulusumuza kaybettirildiğini biliyoruz. Oysa, bu paralar bir avuç yerli ortaklarıyla yabancı mafyaya anti emperyalist mazlum Türkiye Cumhuriyeti devletinin hükümetleri eliyle aktarıldı.

Son yirmi yılda önerilen farklı faiz 220 milyon doların üzerinde. Devletin işlevi bu mu diye biz de bu kurultayda yüksek sesle soruyoruz.

Dağlarca değerli konuklar ABD’nin bir önceki başkanı Clinton’dan bir alıntı yapmak istiyorum. Tırnak içinde diyor ki ‘Müslüman dünyasındaki sorunumuzdan birisi de okula gidemeyen çocukların bir kısmı medreseye gitmesidir ve buralarda beyinlerinin yıkanmasıdır. Yeni bir terörist kuşağın yetişmesini istemiyorsak tüm dünyada yüz milyon çocuğu eğitim yelpazesi içine almalıyız. Bu terörle savaşıma akıtılan milyarlarca dolar karşılaştırıldığında hem çok daha az bedelli hem de gerçekleşmesi olanaklı olan bir tasarı.

Afganistan’daki savaş ABD’ye aylık maliyeti 1 milyar dolar. Yılda 12 milyar dolarla az önce sıraladığım program gibi niceleri desteklemektedir.

Son katkı, BM kalkınma için iş birliği örgütü HUCTAD’ın Eylül 1999 raporu. Küreselleşme gelişmeyle birlikte yeni alanı bozmakta ulusçuluğu dağıtmaktadır.

Bu oturumda son derece değerli katılımcılarımız var. Az önce de takdim edildi; Sayın Saim Açıkgöz beyefendi, Ulusal eğitimimiz açısından hukuksal dayanaklarımız ve ‘Batıya uyum programlarının’ ulusal hukuk açısından geçerliliği konusunu sunacaklar. Hemen solumda oturan Sayın Doç. Dr. Şengül Hablemitoğlu Küreselleşmeye Karşı koymada ulusal kültürün rolü; medya-eğitim ilişkisi ve en sol baştaki değerli arkadaşımız Yrd. Doç. Dr. Gürsen Topses; Türk eğitim Felsefesinin Batı eğitim felsefesine üstün yanları konularını sunacaklar. İlk sözü Saim Açıkgöz’e veriyoruz. Sanıyorum yirmi dakika süre tutuyoruz.

 

 

 

 

 

ULUSAL EĞİTİM AÇISINDAN HUKUKSAL KAYNAKLARIMIZ VE “BATI’YA UYUM PROGRAMLARI”NIN ULUSAL HUKUK AÇISINDAN GEÇERLİLİĞİ

 

                                                                                                                                                                                                                                                        Saim AÇIKGÖZ

                                                                                  Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişi          

 

TÜRK ULUSAL EĞİTİMİN HUKUKSAL KAYNAKLARI

 

            KURULUŞ DÖNEMİ

 

            Türk ulusal eğitiminin hukuksal değilse de düşünsel ilk  kaynağı, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ nin kurucusu MUSTAFA KEMAL’dir.Henüz ATATÜRK adını almamıştır; MUSTAFA KEMAL PAŞA’ dır. Halide Edip ADIVAR’ın deyişiyle TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI1 günleridir.

 

Şu sözler MUSTAFA KEMAL PAŞA’nındır:

“Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarihi teden-niyatında en mühim bir âmil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken eski devrin hurafatından ve evsaf-ı fikriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcüm-le tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür kastediyorum.Çünkü dehayı millimizin inkişaf-ı tâm ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir.

 Bugün Ankara ‘MİLLİ TÜRKİYE’nin ‘MİLLİ MAARİFİ’ni kuracak olan Türkiye Muallime ve Muallimler Kongresinin in’ikadına sahne olmak mazhariyetiyle de müftehirdir.”2

 

            Henüz KURTULUŞ SAVAŞI kazanılmamış; TÜRKİYE CUMHURİYETİ resmen kurulmamıştır.      Tarih 15 TEMMUZ 1921’dir. ANKARA’da MAARİF KONGRESİ toplanmıştır. MUSTAFA KEMAL PAŞA, bunları orada söylemiştir. “Ulusumuzun gerilemesinde başlıca etken izlenen eğitim ve öğretimdir. Ulusal eğitim,hurafelerden arınmış, düşünsel niteliklerimizle ilişkisi olmayan doğu ve batı kaynaklı düşüncelerden uzak; fakat ulusal yapımız ve tarihimizle uyumlu bir kültürü amaçlıyorum. Çünkü ulusal kalkınma/gelişme böyle bir kültürle gerçekleştirilebilir” demektedir. Belki de ‘MİLLİ TERBİYE’, ‘MİLLİ MAARİF’ sözü ilk kez kullanılmaktadır. MUSTAFA KEMAL’in bu söylevi,

                                               – “...bir milli terbiye programı vücude getirmek...”

                                               – “...efkar-ı milliyeyi kemali istiğrak...”

 

gibi ‘ulusal’,/’ulusallık’ kavramlarıyla örtüşen ya da bu kavramları çağrıştıran söylemler içermektedir. 

            Üzerinde durulacak olan ‘ulusallık’ kavramının, ırk ve kan birliğine dayanan bir ‘milliyetçilik’le ilişkisi yoktur. Bu, ATATÜRK’ün ‘MİSAK-I MİLLİ’ anlayışına dayanan ‘ulusallık’ tır.  

             

 

            ANAYASAL BOYUT

 

            ‘ANAYASA’nın ‘BAŞLANGIÇ’  bölümü,

 

“ Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu ANAYASA, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin kurucusu, ölüm-süz önder ve eşsiz kahraman ATATÜRK’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda...”

 

diye başlayan ilk sözü ‘ulusal’ öğeler içermektedir. Yine ‘BAŞLANGIÇ’ bölümünde,

....................................................................................................................................................................

(1) TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI, Halide Edip ADIVAR(1884-1964)’ın KURTULUŞ SAVAŞI(1919-1922) anılarını içeren yapıtıdır.

(2) CUMHURİYET DÖNEMİ EĞİTİM BİLİMLERİ TARİHİ,Cavit BİNBAŞIOĞLU,Öğretmen Hüseyin Hüsnü TEKIŞIK EĞİTİM ARAŞTIRMA-GELİŞTİRME MERKEZİ, Ankara,1999, s.200). Sayın BİNBAŞIOĞLU, bu söylevin 21 TEMMUZ 1921 günlü HAKİMİYET-İ MİLLİYE gazetesinde yayımlandığını, kendisinin alıntıyı ATATÜRK’ÜN SÖYLEV VE DEMEÇLERİ-II(Türk Tarih Kurumu Basımevi,1959,s.16-18)’den yaptığını bildirmektedir.

† “ TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin ebedi varlığı,refahı, maddi ve manevi mutluluğu ve çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi...”

† “ Hiçbir faaliyetin TÜRK MİLLİ menfaatlerinin, TÜRK varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esası...”

† “ Türklüğün tarihi ve manevi değerleri...”

† “ ATATÜRK milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliği...”

† “...milli kültür...”, “...milli gurur...”, “...milli sevinç ve kederler...”, “...milli varlık...”

 

sözleri de ‘ulusallık’ kavramını öne çıkarmaktadır. ‘ANAYASA’, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ni,

 

“ ...demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti...”(m.2)

 

olarak nitelemektedir. ANAYASA’da yer alan bu anlatımlar, eğitimde gözetilmesi gereken  GENEL HEDEFLER’dir. Başka bir deyişle ANAYASA, bu kavramları içselleştirmiş ve nitelik olarak kişiliğinde özümsemiş yurttaşlardan oluşan bir toplum özlemini ortaya koymaktadır. Bireyde bu nitelikleri oluşturmak işlevini genelde ‘EĞİTİM’ üstlenmiştir. ANAYASA’nın ‘EĞİTİM VE ÖĞRETİM HAKKI VE ÖDEVİ’ başlığı altındaki,

 

“ Eğitim ve öğrenim, ATATÜRK ilke ve inkılaplar doğrultusunda,çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. “(m.42)

 

maddesinde yer almaktadır. Eğitime, ‘ATATÜRK ilke ve inkılapları doğrultusunda’ yön gösterilmesinin eğitim bilimiyle çeliştiği görüşünü bir yana bırakırsak ANAYASA’nın da ATATÜRK’ ün kişiliğinde eğitimde ‘ulusallık’ kavramına gönderme yaptığı görülmektedir.

YASAL BOYUT

Bir başka yasal kaynak 1739 sayılı MİLLİ EĞİTİM TEMEL YASASI’dır. Yasanın ‘GENEL AMAÇLAR’ı belirleyen maddesinin ilk paragrafı şöyledir::

 

“ ATATÜRK inkılaplarına ve ANAYASA’nın başlangıcında ifadesini bulan TÜRK milliyetçiliğine bağlı, TÜRK MİLLETİ’nin milli ahlâki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen,koruyan ve gelişt-iren; ailesini,vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve ANAYASA’nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan milli,demokratik,laik, sosyal bir hukuk devleti olan TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurtta-şlar olarak yetiştirmek;”(m.2/1)

 

Burada yurttaşta,

ö ATATÜRK devrimlerine bağlı olmak,

ö TÜRK ulusalcılığına bağlılık,

ö TÜRK ulusunun ‘MİLLİ’, ‘AHLAKİ’, ‘İNSANİ’, ‘MANEVİ’,‘KÜLTÜREL’ değerleri,

ö YURDUNU SEVMEK,

ö ULUSUNU SEVMEK,

ö TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ne karşı görev ve sorumluluk bilincinde davranmak.

           

Bu paragrafta ‘YURTTAŞ’ kavramı önde tutulmaktadır. Bu kavram,‘ULUSAL’/’ULUSALLIK’ kavram-larıyla aynı kapsamdadır.

 

            Maddenin son paragrafında benzer kavramlar vurgulanmaktadır:

 

“ TÜRK vatandaşlarının ve TÜRK toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet TÜRK MİLLETİ’ni çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.”     

            Aynı yasa, İKİNCİ BÖLÜM’de 14 ‘temel ilke’ saymıştır. Bunlardan ikinci ilke;

 

“ Milli eğitim hizmeti, TÜRK vatandaşlarının istek ve kabiliyetleri ile TÜRK toplumunun ihtiyaçlarına göre düzenlenir.(m.5)

 

biçimindedir. Devlet,eğitim hizmetini gerçekleştirirken ‘yurttaş istek ve yetenekleri’ ile ‘TÜRK toplu-munun gereksinimleri’ni ölçüt alacaktır/almalıdır.

 

ULUSAL PROGRAM

TÜRKİYE, AB MÜKTESEBATININ ÜSTLENİLMESİNE İLİŞKİN ULUSAL PROGRAM kabul etmiştir (RG. 24 MART 2001-24352-Mükerrer).

Programda,

ö AB ülkelerinde eğitim harcamalarının GSMH’ya oranının ortalama %5,OECD ülkelerinde %6, ülkemizde ise %3.9 düzeyinde olduğu;

ö AB ülkelerinde ilköğretim ve ortaöğretimde okullaşma oranının ortalama %100’e ulaştığı; ülkemizde ise okullaşma oranının ilköğretimde %97.5, ortaöğretimde %59.4 olduğu;

ö VIII.BEŞ YILLIK KALKINMA PLANI(2001-2005) döneminde okullaşma oranının ilköğretimde %100’e yükseltilmesinin hedeflendiği belirtilmiştir(s.316).

“AB mevzuatının üstlenilerek uygulanması”, ‘NİHAİ HEDEF’ olarak alınmıştır.

Bu bağlamda eğitimle ilgili yasa, tüzük, yönetmelik ve kararlarda uyum amaçlı değişiklikler öngörülmüştür.

YASAL DÜZENLEME

Değişiklik yapılması öngörülen başlıca yasal/yönetsel metinler şunlardır:

† T.C. ANAYASASI,

† 1739 sayılı MİLLİ EĞİTİM TEMEL KANUNU,

† 3308 sayılı ÇIRAKLIK VE MESLEKİ EĞİTİM KANUNU,      

† 5098 sayılı 2510 sayılı İSKAN KANUNUN BAZI MADDELERİNİN DEĞİŞTİRİMESİNE VE BU KANUNA YENİDEN BAZI MADDE VE FIKRALAR İLAVESİNE DAİR KANUN,

† 2510 sayılı İSKAN KANUNU,

† 5227 sayılı KANUNUN GEÇİCİ 2.MADDESNİNİN DEĞİŞTİRİLMESİNE DAİR KANUN,

† 2923 sayılı YABANCI DİL EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ KANUNU ve YABANCI DİL EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ YÖNETMELİĞİ(RG.14.09.1985-1868),

† MİLLİ EĞİTM BAKANLIĞINA BAĞLI OKULLARDA ÖZEL EĞİTİMLE İLGİLİ TÜZÜK,

† İŞGÜCÜ YETİŞTİRME VE GELİŞTİRME YÖNETMELİĞİ(RG.24.08.1996-22737)            

† 573 sayılı ÖZÜRLÜLERE İLİŞKİN ÖZEL EĞİTİM ESASLARININ DÜZENLENMESİ HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME, 

† TÜRK ÖĞRENCİLERİNİN YABANCI ÜLKELERDE ÖĞRENİMLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK

(29. 01.1993-93/4074)  

† YETİŞKİNLER TEKNİK EĞİTİM MERKEZLERİ YÖNETMELİĞİ,

† İŞLETMELERDE ÇALIŞAN PERSONEL İÇİN AÇILAN GELİŞTİRME VE UYUM KURSLARI YÖNETMELİĞİ

† ADAY ÇIRAK, ÇIRAK VE İŞLETMELERDE BECERİ EĞİTİMİ GÖREN ÖĞRENCİLERİN SİGORTA İŞLEMLERİ HAKKINDA YÖNETMELİK,

† 625 sayılı ÖZEL ÖĞRETİM KURUMLARI KANUNU,

† 142 sayılı İNSAN KAYNAKLARININ DEĞERLENDİRİLMESİNDE MESLEKİ EĞİTİM VE YÖNLEN-DİRMENİN YERİ HAKKINDA ILO SÖZLEŞMESİ, 

† 1416 sayılı YABANCI MEMLEKETLERE GÖNDERİLECEK TALEBE HAKKINDA KANUN,

† 2547 sayılı YÜKSEKÖĞRETİM KANUNU,

† 2809 sayılı YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLAT KANUNU,

† 2914 sayılı YÜKSEKÖĞRETİM PERSONEL KANUNU,

†2922 sayılı TÜRKİYE’DE ÖĞRENİM GÖREN YABANCI UYRUKLU ÖĞRENCİLERE İLİŞKİN KANUN ve TÜRKİYE’DE ÖĞRENİM GÖREN YABANCI UYRUKLU ÖĞRENCİLERE İLİŞKİN YÖNETMELİK,

†124 sayılı YÜKSEKÖĞRETİM ÜST KURULUŞLARI İLE YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARININ İDARİ TEŞKİLATI HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME,

† YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARINDA YABANCI UYRUKLU ÖĞRETİM ELEMANI ÇALIŞTIRILMA-SI ESASLARINA İLİŞKİN KARAR,

† YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARINDA EMEKLİ ÖĞRETİM ELEMANLARININ SÖZLEŞMELİ OLARAK  ÇALIŞTIRILMASI ESASLARINA İLİŞKİN KARAR,

† LİSANSÜSTÜ ÖĞRETİM YÖNETMELİĞİ,

† VAKIF YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI YÖNETMELİĞİ,

† YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARINDA ÖĞRETİM ELEMANLARINI İLE YABANCI UYRUKLU ELEMANLARI GELİŞTİRME YÖNETMELİĞİ,

† SÖZLEŞMELİ OLARAK  ÇALIŞTIRILMASI ESASLARINA İLİŞKİN KARAR,

†YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARINDA EMEKLİ ÖĞRETİM ELEMANLARININ SÖZLEŞMELİ OLARAK  ÇALIŞTIRILMASI ESASLARINA İLİŞKİN KARAR,

† YURTDIŞI YÜKSEKÖĞRETİM DİPLOMALARI DENKLİK YÖNETMELİĞİ,

Yinelemek gerekirse,  

ö Yetki ve sorumluluğun taşraya bırakılması için 3797 sayılı MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI TEŞ-KİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN’da yapılması öngörülen değişiklik gerçekleşmemiştir. TBMM’de yasalaşma sürecindedir. ACİL EYLEM PLANI’nda,

“ Milli Eğitim Bakanlığı merkez teşkilatı 50’yi aşkın birimi ve 5500 personeli ile hizmet üretemez hale gelmiştir. Bu hantal yapı küçültülerek yetkilerin çoğu yerel yönetimlere devredilecektir.”

denilmektedir.  

       ö Zorunlu ilköğretimin AB ülkeleri ortalaması olan 09-12 yıla yükseltilmesi 1739 sayılı MİLLİ EĞİTİM TEMEL KANUNU ve 4306 sayılı SEKİZ YILLIK ZORUNLU İLKÖĞRETİM KANUNU’nda; mesleki ve teknik eğitim ile sanayi arasındaki ilişkilerin arttırılması da 3308 sayılı ÇIRAKLIK VE MESLEKİ EĞİTİM KANUNU’nda değişiklik yapılmasına bağlıdır.

ö Meslek eğitimi belgelerinin karşılıklı olarak tanınması ve meslek eğitiminde bir standart oluşturulması için işçi, işveren ve devlet kurumlarının yer aldığı bir MESLEK STANDARTLARI KURUMU kurulması, bu kurumun eşgüdümünde Sınav ve Sertifikasyon Sistemi oluşturulması gerçekleşmemiştir. Bu amaçla 2001’de BAŞBAKANLK’a sunulan ULUSAL MESLEK STANDARTLARI KANUNU tasarısı karşın henüz yasalaşmamıştır.

ö Türk eğitim sisteminin AB ülkelerinin eğitim sistemi ve standartlarına uyumunu sağlamak amacıyla AVRUPA BİRLİĞİ MASASI kurulmuş; Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’nda AVRUPA BİRLİĞİ EĞİTİMİNİ ARAŞTIRMA-GELİŞTİRME KURULU oluşturulmuştur.

AB EĞİTİM PROGRAMLARI

Bu programlar, ‘PROJE’ olarak adlandırılmaktadır.

ö ULUSAL PROGRAM gereği kısa vadede,                                                               

† AVRUPA BİRLİĞİ’nin Gençlik ve Eğitim Programları’ndan sorumlu ULUSAL AJANSIN KURU-LUŞ VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN’a ilişkin çalışmaların sonuçlandırılması,

† AVRUPA BİRLİĞİ tarafından desteklenen MESLEKİ VE TEKNİK EĞİTİMN MODERNİZASYONU PROJESİ,

† DÜNYA BANKASI destekli TEMEL EĞİTİM PROJESİ,

† AVRUPA BİRLİĞİ’nin uygun gördüğü MESLEKİ VE TEKNİK EĞİTİMİN GÜÇLENDİRİLMESİ  PROJESİ ile AB standartlarına ulaşma hedeflenmiştir.

       AVRUPA BİRLİĞİ’nin,

       † SOCRATES PROGRAMI                          â (1.850 MİLYON EURO),

       † LEONARDO  PROGRAMI                  â (1.150 MİLYON EURO),

       † GENÇLİK PROGRAMI                                 â (520 MİLYON EURO) 

olmak üzere üç eğitim programı vardır. Şu anda/2005’te programların 2000-2006 yıllarını kapsayan ikinci ayağı uygulanmaktadır.

       ö SOCRATES PROGRAMI(Genel Eğitim), tüm eğitim alanlarına yöneliktir. Kapsamında,

       † COMENIUS PROGRAMI                          â OKULÖNCESİ-LİSE SON SINIF,

            † ERASMUS PROGRAMI                                        â YÜKSEKÖĞRETİM ÖĞRENCİ/ÖĞRETİM ÜYESİ      

       ö LEONARDO PROGRAMI                                     â KİŞİLERİN MESLEK EĞİTİMİ

       ö GENÇLİK(YOUTH) PROGRAMI  â 15-25 YAŞ ARASI GENÇLER

yer almaktadır. Eğitim programları, AVRUPA BİRLİĞİ’nin bağışı / lütfu olarak görülmemelidir. TÜRKİYE, eğitim programları için AVRUPA BİRLİĞİ’ne yalnız 2004’te ON SEKİZ MİLYON ALTI YÜZ ELLİ DOKUZ EURO ödeme yapmıştır. 01 NİSAN 2004’te AVRUPA TOPLULUĞU ile  TÜRKİYE arasında imzalanan ‘MUTABAKAT ZAPTI’na göre,  

 

                                                                                                                                                                                                                       2005                                                 2006   

– LEONARDO DA VİNCİ-II için                                                                                                    13.024.000                         13.024.000

– SOCRATES-II için                                                                                                                                                    13.550.000                             20.300.000

– GENÇLİK PROGRAMI için                                                                                                                    4.369.000                                  5.819.000 EURO     

                                                                                                                                                      ödeyecektir.

(AVRUPA TOPLULUĞU ile TÜRKİYE CUMHURİYETİ Arasında TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin Topluluk Programları LEONARDO DA VİNCİ-II, SOCRATES-II ve GENÇLİK PROGRAMLARI’na Katılımı Hakkında MUTABAKAT ZAPTI)

    AVRUPA BİRLİĞİ’nin okullarımıza ve öğrencilerimize karşılıksız proje desteği verdiği sanılmamalıdır. Topladığı paraları dağıtmaktadır. Proje desteği olarak dönen para, TÜRKİYE’nin -öyle sanıyorum - verdiğinin çok az bir bölümüdür.

       Projeden söz açılmışken, bir örnek olmak üzere MİLLİ EĞİTİM GELİŞTİRME PROJESİ’ne değinmekte yarar görüyorum. Projenin başlıca üç amacı vardır:      

       1. İlk ve ortaöğretimde kaliteyi artırarak öğrenci başarısını OECD ülkeleri ortalamasına yaklaştırmak. Bunun için,

÷ Ulusal müfredat programlarının yapı, içerik ve gelişim süreçleri iyileştirilmesine,

÷ Ders kitaplarının teknik ve fiziksel kalitesinin yükseltilmesine,

÷ Öğretim materyallerinin teknik ve fiziksel kalitesi ile kullanım süre ve yerlerinin arttırıl-masına,

÷ Okullara uygun ve modern eğitim ekipmanı sağlanmasına,

÷ Hazırlanan plana göre uygun ek sınıflar üretilmesine,

÷ Fiziksel ve/veya öğrenme yetersizliğine sahip özürlü öğrenciler için özel kolaylıklar ve programlar hazırlanmasına,

÷ Ders kitabı ve öğrenim materyallerinin nitelik ve niceliğinin yükseltilmesine çalışılacak-tır.

       2. Öğretmen eğitiminde kaliteyi ve geçerliliği artırarak OECD ülkelerindeki benzeri standartlara ulaştırmak. Bunun için,

÷Öğretmen ve diğer öğretim personelinin bilgi ve öğretim becerisini geliştirmeye,

÷Öğretim elemanı,öğretim programı ve ekipman dahil olmak üzere hizmet öncesi öğret-men eğitimi programını iyileştirmeye,

÷Öğretmen açığı olan bölgelerdeki okullara ders yükü az olan öğretmenleri yeniden dağıtma, konularına ağırlık verilecektir.                                                                           

3. MEB.deki yönetim ve işletmecilik beceri ve uygulamalarını geliştirerek kaynak kullanımında daha ekonomik ve etkili olabilmeyi sağlamak. Bu bağlamda,

÷Organizasyon yapısı yenilenecek,

÷Planlama ve karar verme için bilgi ve yetenek metotlarının geliştirilecek,

÷Milli Eğitim Bakanlığı’nın merkez ve taşra teşkilatının eğitimindeki etkinliği artırılacaktır

(EOP,YMEP,MEGP,TEP, MEB Projeler Koordinasyon Kurulu Başkanlığı, Ankara.1993).

Bu hedeflerin gerçekleşme durumu incelenmemiş ve harcamaların yerindelik denetimi yapılmamıştır. TEFTİŞ KURULU’na böyle bir görev verilmemiştir. Anlaşma metninde denetimin,

“ Banka tarafından kabul edilebilir bağımsız murakıpları...”

yaptırılacağı hükmü yer almaktadır. Bu ‘bağımsız murakıplar’ın da,

“ Banka tarafından istenilen ayrıntılarda ve kapsamda...”

denetim raporu düzenlemesi gerekmektedir3.Proje tutarı 177.2 MİLYON USD’dir. DÜNYA BANKASI’ ndan 90.1 MİLYON USD borç alınmıştır. Proje uygulanmış bitmiştir. Şimdi borç ödenmektedir.

                   DÜNYA BANKASI, borç anlaşmasına, 3797 sayılı MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞININ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN’da bulunmadığı ve örgütsel yapı içinde görevi araştırma  yapmak olan ARAŞTIRMA PLANLAMA VE KOORDİNASYON KURULU adı altında bir daire bulunmasına karşın bir de EĞİTİMİ ARAŞTIRMA VE GELİŞTİRME DAİRESİ adıyla yeni bir daire kurulması koşulunu koymuştur. Bu daire kurulmuş ve varlığını korumaktadır.

   Aynı proje içinde 208 okula MÜFREDAT LABORATUVAR OKULU adı verilmiştir. Bu okullar, projeden her türlü teknolojik araçla donatılmıştır. Hatta ‘eşitlik’ anlayışı bir yana bırakılarak resmi yayında, bu okulda görevlendirilen öğretmenlere yönelik olarak,

“...laboratuvar okulu ortamında bulunan ayrıcalıklı olanakların farkında olmalıdırlar.”4

demekte bir sakınca da görülmemiştir.  

Projeyle gelen para bittikten sonra 208 okulun dışında kalan fiziksel ortam ve teknolojik donanımdan yoksun on binlerce okul da ‘mahalli imkanlar’a yönelmeleri gerektiği bildiril-miş; başka bir deyişle “Başınızın çaresine bakın” denilmiştir.

Projenin uygulaması bittiğine göre ilk ve ortaöğretimde öğrenci başarısının OECD ülkeleri ortalamasına yaklaşmasının sağlanıp sağlanmadığının sorulması gerekmektedir. Birçok proje uygulanmıştır; bunların büyük bölümü dış kaynaklardan borç alınarak yürütülmüştür. Sonuçta projede öngörülen amacın gerçekleştiğine tanık olmadım. Bu nedenle AVRUPA BİRLİĞİ kapsamında yürütülen söz konusu programlardan umutlu değilim.    

AVRUPA BİRLİĞİ’nin yürütmekte olduğu-yukarıda sayılan-eğitim programlarının denetimi konusunda MİLLİ EĞİTİMİ GELİŞTİRME PROJESİ’nde olduğu gibi özel hükümler bulunmaktadır. MUTABAKAT ZAPTI’nda,

“ Avrupa topluluklarının genel bütçesine uygulanan FİNANSMAN YÖNETMELİĞİ’nin ve bunun uygulanması ile ilgili detaylı kurallar hakkındaki KOMİSYON YÖNETMELİĞİ’nin ilgili hüküm-erinin yanı sıra(Euratom,EC) 2185/96 nolu KONSEY TÜZÜĞÜ’ nün usule ilişkin hükümlerine uygun olarak kontroller ve denetimler, KOMİSYON , AVRUPA SAHTECİLİĞİ ÖNLEME OFİSİ(OLAF) ve AVRUPA TOPLULUKLARI SAYIŞTAY’I tarafından veya bunların yetkisi altında yapılabilir ve idari ve mali müeyyideler uygulanabilir.”

denilmektedir. Buna göre sözü edilen eğitim programlarının, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin ulusal eğitim ilkelerine uygun yürütülüp yürütülmediğini denetlemek olanağı yoktur.  

..................................................................................................................................................

(3) TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE ULUSLARARASI İMAR VE KALKINMA BANKASI ARASINDA AKDEDİLEN-MİLLİ EĞİTİM GELİŞTİRME PROJESİ- İKRAZ ANLAŞMASI,İkraz No.3192-TU(RG. 10 TEMMUZ 1990 -20570)

(4) Müfredat Laboratuvar Okulları-MLO MODELİ, Milli Eğitim Bakanlığı Eğitimi Araştırma ve Geliştirme Dairesi Başkanlığı, Ankara 1999, s.15                                                                                                                       

Yakın tarihte yapılan uluslararası çalışmadan çıkan sonuç, yürütülmekte olan eğitimin niteliği konusunda yeterli veri oluşturmaktadır. Bu çalışmanın adı,OECD ülkelerindeki 15 yaş grubu öğrenci-lerinin zorunlu eğitim sonunda katılacakları günümüz bilgi toplumunda karşılaşabilecekleri durum-lar karşısında ne ölçüde hazırlıklı yetiştirildiklerini belirlemek amacıyla geliştirilen ULUSLARARASI ÖĞRENCİ BAŞARISINI BELİRLEME PROGRAMI (Program for International Student Assesment)’dır. Kısaca PISA denilmektedir. TÜRKİYE,1997-2000 yıllarını kapsayan ilkine katılmamıştır.

MATEMATİK, OKUMA (BECERİLERİ), FEN BİLİMLERİ ve SORUN ÇÖZME alanlarına ilişkin sorular içeren sınav, MAYIS-2003’te yedi bölgedeki 12 ilköğretim okulu ve 147 liseden 1987 doğumlu 4855 öğrenciye uygulanmıştır. SORUN ÇÖZME alanı örneklem temelli olduğu için bu alanda tam bir ülkeler sıralaması yapılamamıştır. Ülkelerin MATEMATİK, OKUMA (BECERİLERİ), FEN BİLİMLERİ alanlarındaki durumu şöyledir:

( P I S A )5

ULUSLARARASI ÖĞRENCİ BAŞARISINI BELİRLEME SINAVI SIRALAMASI

 MATEMATİK                 OKUMA (BECERİLERİ)                        DOĞA BİLİMLERİ                        

   1. HONG-KONG                                        550                                                           1. FİNLANDİYA                                                               543                            1.FİNLANDİYA                                               548

   2. FİNLANDİYA                                        544                                                           2. GÜNEY KORE                                              534                      2.JAPONYA                                                     548   

   3. GÜNEY KORE                                       542                                                           3. KANADA                                                                      528                            3.HONG-KONG                                               539

   4. HOLLANDA                                                          538                                                           4. AVUSTRALYA                                             525                            4.GÜNEY KORE                               538

   5. LIECHTENSTEIN                                  536                                                           5. LIECHTENSTEIN                          525                            5.LIECHTENSTEIN                       525

   6. JAPONYA                                                                             534                                                           6. YENİ ZELANDA                                    522                            6.AVUSTRALYA                             525

   7. KANADA                                                                               532                                                           7. İRLANDA                                                               515                            7.MAKAU(ÇİN)                                               525

   8. BELÇİKA                                                                529                                                           8. İSVEÇ                                                                                      514                            8.HOLLANDA                                  524    

   9. MAKAU(ÇİN)                                        527                                                           9. HOLLANDA                                                  513                      9.ÇEK CUMHURİYETİ    523

10.  İSVİÇRE                                                                 524                                                         10. HONG-KONG                                                        510                         10. YENİ ZELANDA                           521

11.  AVUSTRALYA                                     524                                                         11. BELÇİKA                                                                       507                         11. KANADA                                                       519

12. YENİ ZELANDA                                    523                                                         12. NORVEÇ                                                                       500                         12. İSVEÇ                                                                            513

13. ÇEK CUMHURİYETİ                             516                                                         13. İSVİÇRE                                                                        499                         13. FRANSA                                                        511

14. İZLANDA                                                                515                                                         14. JAPONYA                                                              498                         14. BELÇİKA                                                       509

15. DANİMARKA                                                        514                                                         15. MAKAU(ÇİN)                                                        498                         15. İSVİÇRE                                                         506

16. FRANSA                                                                 511                                                         16. POLONYA                                                              497                         16. İRLANDA                                                      506

17. İSVEÇ                                                                                      509                                                         17. FRANSA                                                                 496                         17. MACARİSTAN                              503         

18. AVUSTRALYA                                      506                                                         18. ABD                                                                               495                         18. ALMANYA                                    502

19. ALMANYA                                                             503                                                         19. DANİMARKA                                                        492                         19. POLONYA                                                     498         

20. İRLANDA                                                               503                                                         20. İZLANDA                                                               492                         20. SLOVENYA                                   495

21. SLOVAKYA                                                           498                                                         21. ALMANYA                                                   491                         21. İZLANDA                                                      495         

22. NORVEÇ                                                                 495                                                         22. AVUSTURYA                                                        491                         22. ABD                                                                491

23. LÜKSEMBURG                                      493                                                         23.           LETONYA                                                          491                         23. AVUSTURYA                                               491         

24. POLONYA                                                                              490                                                         24. ÇEK CUMHURİYETİ                    489                         24. RUSYA                                                          489

25. MACARİSTAN                                       490                                                         25. MACARİSTAN                                             482                   25. LETONYA                                                     489

26. İSPANYA                                                                485                                                         26. İSPANYA                                                               481                         26. İSPANYA                                                      487

27. LETONYA                                                                              483                                                         27. LÜKSEMBURG                                      479                         27. İTALYA                                                         486

28. ABD                                                                                         483                                                         28. PORTEKİZ                                               478                         28. NORVEÇ                                                        484

29. RUSYA                                                                    468                                                         29. İTALYA                                                                  476                         29. LÜKSEMBURG                             483

30. PORTEKİZ                                                               466                                                         30. YUNANİSTAN                                             472                         30. YUNANİSTAN                              481         

31. İTALYA                                                                   466                                                         31. SLOVENYA                                                  469                         31. DANİMARKA                                               475

32. YUNANİSTAN                                       445                                                         32. RUSYA                                                                          442                         32. PORTEKİZ                                      468

33. SIRBİSTAN                                                             437                                                         33. TÜRKİYE                                                                441                         33. URUGUAY                                    438

34. TÜRKİYE                                                                423                                                         34. URUGUAY                                                    434                         34. SIRB.İSTAN                                   436

35. URUGUAY                                                             422                                                         35. TAYLAND                                                     420                         35. TÜRKİYE                                                       434

36. TAYLAND                                                              417                                                         36. SIRBİSTAN                                                   412                         36. TAYLAND                                     429         

37. MEKSİKA                                                                385                                                         37. BREZİLYA                                                     403                         37. MEKSİKA                                                      405

38. ENDONEZYA                                                         360                                                         38. MEKSİKA                                                               400                         38. ENDONEZYA                                               395         

39. TUNUS                                                                    359                                                                                                                                                                                                              39. BREZİLYA                                     390

40. BREZİLYA                                                              360                                                                                                                                                                                                               40. TUNUS                                                           385

............................................................................................................................................                                                            ..

( 5) OECD PISA,  PISA 2003 PROJESİ SONUÇLARI, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı, Aralık-2004, Ankara         

Programın 2000-2003 yıllarını kapsayan ikinci dönemine TÜRKİYE’nin de aralarında bulunduğu 41 ülke katılmıştır. Bu ülkelerden 30’u OECD üyesi(ALMANYA,ABD,AVUSTURYA, AVUSTRALYA, BELÇİKA, ÇEK CUMHURİYETİ, DANİMARKA, FİNLANDİYA, FRANSA, HOLLANDA, İNGİLTERE, İRLANDA, İSPANYA, İSVEÇ, İSVİÇRE, İTALYA, İZLANDA, JAPONYA, KANADA, KORE, LÜKSEMBURG, MACARİSTAN, MEKSİKA, NORVEÇ, POLONYA, PORTEKİZ, SLOVAKYA, TÜRKİYE, YENİ ZELANDA, YUNANİSTAN)’dir. 11’i OECD üyesi değildir (BREZİLYA, ENDONEZYA, HONG-KONG, LETONYA, LİECHTENSTEİN, MAKALİ(ÇİN), RUSYA, SIRBİSTAN, TAYLAND, TUNUS, URUGUAY)

1999’da MATEMATİK VE BİLİM PROJESİ adı altında uluslararası düzeyde 8’inci sınıf öğrenci-lerine yönelik olarak yapılan sınav da TÜRKİYE açısından olumlu sonuç vermemiştir. O zamanda dağılım şöyle olmuştur:

      

                                                                          MATEMATİK                                                                                                             FEN BİLİMLERİ                                 

        ÜLKE                                               (Ortalama Başarı)                                  ÜLKE                                        (Ortalama Başarı)

         1. SİNGAPUR                                                                   604                                                                                        1. TAYVAN                                                                                  569

           2. KORE                                                                                                             587                                                                                        2. SİNGAPUR                                                                                   568

           3. TAYVAN                                                                                      585                                                                                        3. MACARİSTAN                                                                            552

           4. HANG KONG                                                               582                                                                                        4. JAPONYA                                                                                550

           5. JAPONYA                                                                                     579                                                                                        5. GÜNEY KORE                                                                        549

           6. BELÇİKA                                                                                       558                                                                                        6. HOLLANDA                                                                        545

           7. HOLLANDA                                                                 540                                                                                        7. AVUSTRALYA                                                                        540

           8. SLOVAKYA                                                                  534                                                                                       8. ÇEK CUMHURİYETİ                                         539

           9. MACARİSTAN                                                             532                                                                                        9. İNGİLTERE                                                                               538

         10. KANADA                                                                                      531                                                                                        10. FİNLANDİYA                                                                              535

         11. SLOVENYA                                                                  530                                                                                        11. SLOVAKYA                                                           535

         12. RUSYA                                                                                          526                                                                                        12. BELÇİKA                                                                                        535

         13. AVUSTRALYA                                                            525                                                                                        13. SLOVENYA                                                           533

         14. FİNLANDİYA                                                                              520                                                                                        14. KANADA                                                                                        533

         15. ÇEK CUMHURİYETİ                                   520                                                                                        15. HONG KONG                                                         530

         16. MALEZYA                                                                    519                                                                                        16. RUSYA                                                                                   529

         17. BULGARİSTAN                                                           511                                                                                        17. BULGARİSTAN                                                        518

         18. LETONYA                                                                                     505                                                                                        18. ABD                                                                                         515

         19. ABD                                                                                               502                                                                                        19. YENİ ZELANDA                                                     510

         20. İNGİLTERE                                                                   496                                                                                        20. LETONYA                                                                              503

         21. YENİ ZELANDA                                                          491                                                                                        21. İTALYA                                                                                  493

         22. LİTVANYA                                                                   482                                                                                        22, MALEZYA                                                              492

         23. İTALYA                                                                                         479                                                                                        23, LİTVANYA                                                                        488

         24. KIBRIS(RUM)                                                                               476                                                                                        24. TAYLAND                                                                        482

         25. ROMANYA                                                                   472                                                                                        25. ROMANYA                                                            472

         26. MOLDOVA                                                                   469                                                                                        26. İSRAİL                                                                                                    468

         27. TAYLAND                                                                    467                                                                                        27. KIBRIS(RUM)                                                                        460

         28. İSRAİL                                                                                           466                                                                                        28. MOLDOVA                                                                        459

         29. TUNUS                                                                                          448                                                                                        29. MAKEDONYA                                                             458

         30. MAKEDONYA                                                             447                                                                                        30. ÜRDÜN                                                                                   450

         31. TÜRKİYE                                                                                      429                                                                                        31. İRAN                                                                                                                       448

         32. ÜRDÜN                                                                                         429                                                                                        32. ENDONEZYA                                                                                              435

         33. İRAN                                                                                                             422                                                                                        33. TÜRKİYE                                                                                                      433

         34. ENDONEZYA                                                                               03                                                                                          34. TUNUS                                                                                                       430

         35. ŞİLİ                                                                                                392                                                                                        35. ŞİLİ                                                                                                         420

         36 FİLİPİNLER                                                                    345                                                                                        36. FİLİPİNLER                                                                            345

         37. FAS                                                                                                337                                                                                        37. FAS                                                                                                         323

         38. GÜNEY AFRİKA                                                          275                                                                                        38. GÜNEY AFRİKA                                                                        243                                                                                       

Uluslararası ortalama MATEMATİK’te 487, FEN BİLİMLERİ’nde 488’dir. TÜRKİYE, 429 MATEMATİK puanıyla 31’nci,  433 FEN BİLİMLERİ puanıyla da 33’üncü sıradadır6.

................................................................................................................................................

( 6 ) TIMMS 1999 International Mathematics Report Findings from IEA’s Repeat of the Third International Mathematics and Science Study ot the Eight Grade, December 2000, s.32) 

 

 

 

          

AB EĞİTİM POLİTİKASI

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN MESLEKİ YETERLİLİKTE STANDARDI SAĞLAMAK BAKIMINDAN,

† ORTAK BİR MESLEKİ EĞİTİM POLİTİKASI UYGULANMASI VE MESLEKİ EĞİTİMİN YAYGINLAŞ-TIRILMASI,

† DİKEY EĞİTİM MODELLERİNDEN YATAY EĞİTİM MODELLERİNE GEÇİLMESİ,

† ZORUNLU EĞİTİM SÜRELERİNİN ARTTIRILMASI,

† ZORUNLU EĞİTİM  TAMAMLANMADAN EN AZ İKİ YABANCI DİL ÖĞRETİLMESİ.

gerekli görülmektedir.

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN EĞİTİMDE ORTAKLIĞI VE EĞİTİM STANDARDINI SAĞLAMAK AMACIYLA DA,

 

† ÇOKULUSLU EĞİTİM-ÖĞRETİM-GENÇLİK ETKİNLİKLERİNE OLANAKLAR SUNDUĞU,

† YURTDIŞI EĞİTİM VE DEĞİŞİM OLANAKLARI SAĞLADIĞI,

† YENİLİKÇİ EĞİTİM VE ÖĞRETİM PROJE OLANAKLARI YARATTIĞI,

† AKADEMİK VE MESLEKİ UZMANLIK AĞLARI OLUŞTURDUĞU, 

† KARAR ALMA-UZLAŞMA PLATFORMU ORTAMI YARATTIĞI

kabul edilmekte ya da ileri sürülmektedir.  

‘AVRUPA BİRLİĞİ’ sözünün sıkça konuşulduğu bu yıllarda, MİSYON, VİZYON bazı yabancı sözcük ve terimlerin kullanımında yoğunluk görülmektedir. Bunlara yenileri eklenmektedir. Yakın tarihte MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI İLKÖĞRETİM VE ORTAÖĞRETİM KURUMLARI SOSYAL ETKİNLİKLER YÖNETMELİĞİ(TD. ŞUBAT 2005 -2569) yürürlüğe konulmuştur. Bu yönetmelikte,

 “ Öğrencilerin öğrenimleri boyunca bilimsel,sosyal, kültürel, sanatsal ve sportif alanlarda okul içi ve okul dışı etkinliklerde bulunmalarını sağlamak amacıyla oluşturulan grup”

diye bir tanım vardır.  Bu, ‘ÖĞRENCİ KULÜBÜ’nün tanımıdır. ‘ÖĞRENCİ KULÜBÜ’ sözü ‘EĞİTİCİ KOL’ / ‘EĞİTSEL KOL’un yerine gelmiştir. Artık ‘KOL’ yok, ‘KULÜP’ vardır: KÜTÜPHAHECİLİK KULÜBÜ, KÜLTÜR VE EDEBİYAT KULÜBÜ, vb.olacaktır. Aynı yönetmeliğe göre, bundan böyle eğitim alanında ‘ÖDEV’ sözcüğü de geçmeyecektir; ‘ÖDEV’ denilen öğrenci çalışmaları ‘PROJE’ olarak adlandırılacaktır. AVRUPA BİRLİĞİ GENEL SEKRETERLİĞİ’nde yapılan PROJE YÖNETİMİ KONUSUNDA EĞİTİCİLERİN EĞİTİMİ SEMİNERİ(HAZİRAN-TEMMUZ 2002-6 HAFTA)’nden sonra PROJE ÇEVRİMİ YÖNETİMİ SEMİNERİ vb. etkinliklerin sık sık yinelendiğine bakılırsa ‘PROJE’ sözcüğünün özel bir albenisi(!) vardır. ‘AVRUPA BİRLİĞİ sürecinde ‘PROJE’ sözcüğünün vazgeçilmezliği olduğu söylenebilir. Herhalde ‘KOL’ yerine, ‘KULÜP’ ; ‘ÖDEV’ yerine de ‘PROJE’ denildiğinde yapılan iş yüceltilmiş/yükseltilmiş ya da AVRUPA BİRLİĞİ’yle en azından dilsel uyum gerçekleştirilmiş olmaktadır. 

‘AVRUPA BİRLİĞİ’yle uyum sürecinde gündeme gelen konulara ilişkin yapılması gereken işler, TÜRKİYE açısından ‘emir’’/’direktif’ sayılmaktadır.

“ AB müktesebatının taraması yapılarak Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili Konsey Direktiflerinin Türkçe’ye çevirileri tamamlanmıştır. “  

cümlesi, MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’nın İnternet sitesinde geçmektedir:

HUKUKSAL GEÇERLİLİK VE SONUÇ 

TÜRKİYE bağlamında ulusal hukuk ile uluslararası hukuk karşılıklı ilişki ve etkileşimi üstüne kuramsal çalışmalar sürmektedir      

ulusal hukuk / iç hukuk (D) uluslararası hukuk / dış hukuk

Sorun, iç hukuk ile dış hukukun çatışması noktasında odaklanmaktadır. Özellikle ceza hukuku alanında bazı somut olaylar, konuya güncellik kazandırmıştır.    

İç hukukumuzda konunun boyutları açıktır. Çünkü,  

 “ Anayasa hükümleri, yasama, yürütme, yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.(m.11)

Ulusal sınırlar içindeki tüm kurum, kuruluşlar ile özel ve tüzel kişiler ANAYASA hükümlerine uymak zorundadır. Öte yandan ANAYASA’ya eklenen,

“ Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne baş-vurulamaz.”(m.90)

hükmüne göre TÜRKİYE’nin imza ettiği antlaşmalar iç hukuktaki ‘yasa’ değerindedir. Bu nedenle de bağlayıcıdır. Uluslararası nitelikte bir konu ya da sorunun çözümünde iç hukuk kurallarının mı yoksa dış hukuk kurallarının mı geçerli olacağı büyük ölçüde olayın boyutlarına bağlıdır.       

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’nda AVRUPA BİRLİĞİ EĞİTİMİNİ ARAŞTIRMA GELİŞTİRME KURULU, AVRUPA BİRLİĞİ öğretim programları, haftalık ders çizelgeleri, okulların öğretime açık bulunduğu süreler, zorunlu öğrenim süresi, okullaşma oranları, öğrenci/derslik oranları,vb. konularında yaptığı inceleme ve çalışmalarının amacı TÜRK eğitim sisteminin AVRUPA BİRLİĞİ ülkelerine uyumunu sağlamaktır. Uyum sağlama çabaları, eğitimin ‘ulusal’ olma nitelik ve kimliğinin yıpranmasına ve aşınmasına da yol açmamalıdır. 

ATATÜRKÇÜLÜK’ün bir anlamı da “En gerçek yol gösterici bilimdir, fendir” sözünde vurgulan-dığı üzere bilime inanmaktır.Bilime inanmak,bilimde ileri ülkelere öykünmek,onlara bağımlı olmak, giderek kendi kimliğinden uzaklaşıp yabancılaşmak olarak anlaşılmamalıdır. 

Mehmet  NADİR(1856-13 ARALIK 1927), bir eğitim ve bilim öncüsüdür. Nümune-i
Terakki adlı okulun müdürüdür.  Bu müdür,

“...her akşam öğrenciler evlerine gitmeden önce,okulun alt katındaki taşlıkta,ayak divanı yapar,onlarla konuşur, günlük emirlerini ve uyarılarını gösteren ‘evâmir’ (emirler) denilen defteri okur ve öğrenciler çıkarken de kapının önünde onları selâmlarmış.”7

Müdür,kapıda öğrencileri ‘selâm’la uğurluyor. Yıl, büyük olasılıkla 1890-1900 arasıdır. O yıllarda BİRLEŞİK KRALLIK’ın okullarında öğrenciler daha dayakla eğitilmektedir.  

Yukarıda sözü edilen MİLLİ EĞİTİM GELİŞTİRME PROJESİ’nde 72 aylık hizmet alınan 7 yabancı uzmana ücret olarak 790 474 USD ödenmiş iken aynı süre hizmet alınan yine aynı sayıda yani 72 aylık hizmetlerine karşılık 7 yerli uzmana ötekilerin 1/3’inden az olarak 216 000 USD verilmiştir.   

1930 yılında alınmış şöyle bir karar var:

“ Senede beş ay tahsil yapan ve yaylalarında dağınık yaşayan halka muallimleri refakat eder. Ancak muallimin yayla hayatındaki vazifesi, tedris müddetini otuz haftayı doldurun-caya kadar talebesinin eki öğrendiklerini unutmamalarını temine masruf bulunur”. (...)

      Sayfiye ve bağa çıkanlar, çocuklarını tahsil zamanında mektepten alamazlar.8

Bu kararın altında Adana Emini İ.Habip, Konya Emini Ali Rıza, Diyarbekir Emini Celil, Antalya Emini Ali Rıza’nın imzaları vardır. Bu kararda ‘sosyal devlet’ anlayışı vardır; ülkenin koşullarına göre uygun karar alabilme yaklaşımı ve belki hepsinden önemlisi son yılların çok kullanılan öğrenci odaklı eğitim anlayışı vardır.     

1930’larda, ülkenin koşullarına göre bu kararı alabilen insanımızın bugün de sorunlarımıza çözüm bulabileceğine inanıyorum.

ATATÜRK’ün ‘TÜRK ÖĞÜN,ÇALIŞ,GÜVEN’ sözüyle vurguladığı kendimize güven duygumuzun zayıflamış olmasından kaygı duyuyorum. Özgüvenimizi yitirmez isek sorunlarımızı da çözebilece-ğimize inanıyorum.

.......................................................................................................................            ........................

(7) TERBİYE VE TA’LîM-İ ETFAL-Çocukların Eğitim ve Öğretimi, Mehmet NADİR, Bir eğitim öncüsünün yazıları. İstanbuL Erkek Liseliler Eğitim Vakfı 2005, s.16)

( 8) MAARİF VEKALETİ MECMUASI 1930, Devlet Matbaası 1930, s.80

 

Avrupa Topluluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasinda

Türkiye Cumhuriyetinin Topluluk Programları Leonardo da Vinci II, Socrates II ve

Gençlik Programlarına Katılımı Hakkında

MUTABAKAT ZAPTI

Madde 1

Türkiye, Avrupa Topluluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasında imzalanan ve Türkiye Cumhuriyeti’ nin Topluluk programlarına katilimi ile ilgili genel prensipleri düzenleyen 26 ŞUBAT 2002 tarihli Çerçeve Anlaşması’nda öngörülen şartlara uygun olarak ve bu Mutabakat Zaptı’nın I ve II numaralı eklerinde yer alan kayıt ve şartlar dahilinde, bundan böyle “programlar” olarak anılacak Leonardo da Vinci II, Socrates II ve Gençlik Programlarına katılacaktır.

Madde 2

Bu Mutabakat Zaptı 2004 tarihi itibariyle başlayan Programlar süresince geçerli olacaktır. Bununla beraber, Avrupa Topluluğu’nun, içeriğinde önemli bir değişiklik yapmaksızın programların süresini uzatmaya karar vermesi halinde, uzatma kararını takip eden bir ay

1 Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi L 61, 02.03.2002, sh.29

2 Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi L 146, 11.06.1999, sh.33.

3 Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi L 28, 03.02.2000, sh.1.

4 Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi L 117, 18.05.2000, sh.1.2 zarfında taraflardan birinin aksi yönde ihbarda bulunmaması şartıyla, bu Mutabakat Zaptı’nın süresi de ayni miktarda ve otomatik olarak uzatılır.

Ek I ve Ek II, bu Mutabakat Zaptı’nın mütemmim cüzüdür.

Bu Mutabakat Zaptı, tarafların ortak rızasına istinaden ve yalnızca yazılı olarak tadil edilebilir.

Bu Mutabakat Zaptı, Türkiye’nin kendi iç yasal prosedürünü tamamladığını bildirdiği tarihte yürürlüğe girer. Mutabakat Zaptı, 1 Nisan 2004 tarihinden itibaren geçerli olacaktır.

Brüksel’de imzalanmıştır.                                                        Brüksel’de imzalanmıştır.

15 Nisan 2004                                                                            15 Nisan 2004

Türk Hükümeti adına                                              Avrupa Topluluğunu temsil eden

Komisyon adına                                                                                   

Nikolaus G. Van der Pas

Nuri BIRTEK                                           Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları                                                                              Eğitim ve Kültür Genel Müdürü Merkezi Başkanı

10. Avrupa Topluluklarının genel bütçesine uygulanan Finansman Yönetmeliğinin ve bunun uygulanması ile ilgili detayli kurallar hakkındaki Komisyon Yönetmeliğinin ilgili hükümlerinin yanı sıra (Euratom, EC) 2185/96 nolu Konsey Tüzügü’nün6 usule ilişkin hükümlerine de uygun olarak, kontroller ve denetimler, Komisyon, Avrupa Sahteciliği Önleme Ofisi (OLAF) ve Avrupa Toplulukları Sayıştayı tarafından veya bunların yetkisi altında yapılabilir ve idari ve mali müeyyideler uygulanabilir. Mali denetimler, Topluluğa karsı akdi yükümlülüklerle ilgili gelir ve giderleri kontrol etmek amacıyla yapılabilir. İlgili Türk makamları, işbirliği ruhu içinde ve karşılıklı menfaate dayalı olarak bu tür kontrollerin ve teftişlerin ifası için mevcut şartların elverdiği ölçüde gerekli veya yardımcı olabilecek her türlü makul ve öngörülebilen yardımı sağlayacaktır.

 Avrupa Toplulukları Resmi Gazetesi L 292, 15.11.1996, sh.2.

Komisyon tarafından kabul edilen ve Üye Devletler ile Komisyonun Leonardo da Vinci, Socrates ve Gençlik Ulusal Ajansları ile ilgili sorumluluklarını düzenleyen hükümler, Komisyon, Türkiye ve Türk Ulusal Ajansı arasındaki ilişkilere uygulanır. Gerçeklesen veya gerçekleşeceğinden şüphe edilen sahtecilik ve usulsüzlük vakaları ve bunlarla ilgili olarak Ulusal Ajans tarafından alınan tedbirler derhal Komisyonun ilgili birimlerine bildirilmelidir. Türk Ulusal Ajansına isnat edilebilir usulsüzlük, ihmal veya sahtecilik vakalarında, telafi edilemeyen fonlardan Türk makamları sorumlu olacaktır.

Türk makamları, satın alma işlemlerinin veya yardim sağlama işlemlerinin herhangi bir aşamasında veya bu işlemlerle ilgili sözleşmelerin uygulanması esnasında, aktif veya pasif yolsuzluk uygulama-ların önlemek ve onlara karsı koymak için uygun önlemleri alacaktır.

11. Leonardo da Vinci II ile ilgili kararın 7.maddesinde ve Socrates II ile Gençlik hakkındaki kararların 8.maddelerinde atıfta bulunulan usuller saklı kalmak kaydıyla, Türkiye temsilcileri, kendileri ile ilgili hususlarda, Program Komitelerine gözlemci olarak katılırlar. Bu komiteler, gündemde yer alan diğer konular ve oylama esnasında Türk temsilcilerinin yokluğunda toplanırlar.

12. Müracaat usulü, sözleşmeler, sunulacak raporlar ve programlarla ilgili diğer idari düzenle-melere ilişkin olarak Komisyonla olan bütün münasebetlerde kullanılacak dil, Topluluğun resmi dillerinden herhangi biri olacaktır.

13. Topluluk ve Türkiye, bu Mutabakat Zaptı kapsamında yer alan faaliyetleri, on iki ay öncesinden yazılı olarak bildirmek şartıyla istedikleri zaman sona erdirebilirler. Sona erme anında devam etmekte olan projeler ve faaliyetler, bu Mutabakat Zaptında vazedilmis olan şartlar ile bu proje ve faaliyetlere uygulanan akdi düzenlemeler ve bu EK’in 10. maddesi hükümleri dahilinde tamamlanıncaya kadar

devam edecektir.

EK II

Türkiye’nin Leonardo da Vinci II, Socrates II ve Gençlik programlarına yapacağı mali katkı

1. Leonardo da Vinci

Türkiye’nin, Leonardo da Vinci II programına katılmak için, Avrupa Birliği bütçesine ödeyeceği mali katkı payı (Euro cinsinden) aşağıdaki şekilde olacaktır:

2004 Yılı                            2005 Yılı                     2006 Yılı

6.024.000                          13.024.000                 13.024.000

2004 yılında, bu Mutabakat Zaptı’nın I nolu Ekinin 6. maddesinde yer alan hükmün hilafına, Leonardo da Vinci II kararının Ek I, bölüm III.1’de atıfta bulunulan hareketlilik faaliyetlerine, bu katkıdan azami 4.800.000 Euro tahsis edilecektir. Ayrıca, Ulusal Ajans’ın bu programlarla ilgili faaliyetlerine mali destek sağlamak için en fazla 550.000 Euro tahsis edilecektir.

2. Socrates

Türkiye’nin, Socrates II programına katılmak için, Avrupa Birliği bütçesine ödeyeceği mali katkı payı (Euro cinsinden) aşağıdaki şekilde olacaktır:

2004 Yılı                            2005 Yılı                                 2006 Yılı

9.050.000                          13.550.000                             20.300.000

3. Gençlik

Türkiye’nin, Gençlik programına katılmak için, Avrupa Birliği bütçesine ödeyeceği mali katkı payı (Euro cinsinden) aşağıdaki şekilde olacaktır:

2004 Yılı                            2005 Yılı                                2006 Yılı

3.279.000                          4.369.000                               5.819.000

4. Türkiye, yukarda zikredilen katkı payını, kısmen Türkiye’nin devlet bütçesinden ve kısmen de 17 Aralık 2001 tarih (EC)2500/2001 sayılı Konsey Tüzüğü çerçevesinde yıllık programlama prosedürlerine tabi olarak Türkiye’nin katılım öncesi fonlarından ödeyecektir. Talep edilen katilim öncesi fonlar her sene bir Mali Anlaşmaya göre Türkiye’ye aktarılır. Türkiye’nin devlet bütçesinden gelen kısım ile birlikte bu fonlar, Türkiye’nin ulusal katkısını oluşturacak ve Komisyon tarafından fonlar için yapılacak yıllık çağrılara cevaben Türkiye ödemeleri bu fonlardan yapacaktır.

5. Katılım öncesi fonlarla ilgili geçici plan aşağıdaki gibidir:

Leonardo da Vinci II programına yapılacak katkının yıllık miktarı (Euro cinsinden) şu şekilde olacaktır:

2004 Yılı (2003 yılı katılım öncesi fonlarından) 4.726.508

2005 Yılı (2004 yılı katılım öncesi fonlarından) 8.418.059

2006 Yılı (2005 yılı katılım öncesi fonlarından) 8.318.218

 

Socrates II programına yapılacak katkının yıllık miktarı (Euro cinsinden) şu şekilde olacaktır:

2004 Yılı (2003 yılı katılım öncesi fonlarından) 7.100.746

2005 Yılı (2004 yılı katılım öncesi fonlarından) 8.758.039

2006 Yılı (2005 yılı katılım öncesi fonlarından) 12.965.281

 

Gençlik programına yapılacak katkının yıllık miktarı (Euro cinsinden) şu şekilde olacaktır:

2004 Yılı (2003 yılı katılım öncesi fonlarından) 2.572.746

2005 Yılı (2004 yılı katılım öncesi fonlarından) 2.823.902

2006 Yılı (2005 yılı katılım öncesi fonlarından) 3.716.501

Türkiye’nin yapacağı katkının geriye kalan kısmı, Türkiye’nin Devlet bütçesinden karşılanacaktır. Verilen bu takribi miktarlar katılım öncesi yıllık programlama prosedüründe teyit edilmezse, yukarıda 1 inci, 2 nci ve 3 üncü maddelerde belirtilen toplam mali katkılar ile katılım öncesi fonlardan sağlanacak destek arasındaki fark Türkiye’nin Devlet Bütçesinden karşılanacaktır.

6. Avrupa Birliği genel bütçesine uygulanan mali yönetmelik, özellikle Türkiye’nin katkısının yönetimine uygulanacaktır.

 

Önemli not: Saim Hocam’ın disketteki II. doküman tablolar da eklenecek, UNUTMA!!!!

 

 

 

 

 

 

KÜRESELLEŞME AKTÖRÜ OLARAK KİTLESEL MEDYA

VE EĞİTİMİN DEĞERSİZLEŞTİRİLMESİ

Prof. Dr. Şengül HABLEMİTOĞLU

Ankara Üniversitesi

Aile ve Tüketici Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi

 

GİRİŞ

 

Öncelikle saygıyla selamlıyorum sizleri. İki gündür küreselleşmenin eğitim üzerindeki etkisi tartışılıyor. Ben de artık sondan bir önceki konuşmacı olarak fazla uzatmadan bazı saptamalarda bulunmak istiyorum.

Hafta ortası bir dost ortamında, Pazar günü burada bulunacağımı söyledim. Konu nedir? dediler, “ küreselleşme ve eğitim “ dedim, “...sıktı artık bu küreselleşme de...” şeklinde bir tepki geldi.

 

Şimdi burada vurgulamak istediğim ve hepimizi ürkütmesi gereken somut bir durum var. Küreselleşme öyle bir süreç ki, ulusların en önemli “kırılma noktası” olarak insanı yakalamış durumda. İnsanı duyarsızlaştırarak ilerliyor.

 

Ben son söyleyeceğimi en başta söylemek istiyorum. Küreselleşme insanı duyarsızlaştırmak için “kitlesel medya”yı kullanıyor. Kitlesel medya küreselleşmenin en güçlü müdahale aracı, hatta “başrol oyuncusu”.  Ulusal kültürün varlığını koruması karşısında “direniş kırıcı” olarak bugün habercilik, toplumsallaştırma, toplumu/bireyi güdüleme, tartışma, etkileşim, eğitim gibi işlevlerinin hiç birini yerine getirme sorumluluğu duymadan sadece küreselleş(tir)me adına faaliyetlerini sürdürüyor. Özellikle eğitim işlevini, küreselleşmenin öngördüğü biçimi ile yerine getiriyor. Yani hiç uzatmadan söylemeliyim, bugün Türkiye’de kitlesel medyanın “eğitimin değersizleştirilmesi” için üstlendiği farklı bir eğitme görevi var ve bunu başarı ile yerine getiriyor.

 

EĞİTİMİ DEĞERSİZLEŞTİREN BUGÜNKÜ MEDYA

 

Kitlesel medyanın sosyal sorumluluk anlayışı varmış gibi gösteriliyor. Eğitimin gereksizliği/değersizliği belki doğrudan ifade edilmiyor, ancak buna ilişkin mesajlar iletiliyor. Üstelik çok izlenen, yaygın ifade ile prime-time programları arasına, “ulusal eğitime destek” ya da “haydi kızlar okula” gibi mesajlar yerleştirilse bile, ...okula gitmeye gerek yok, mafyanın üyesi ol, yarışmalara katıl kısa yoldan şöhret ve paraya kavuş, medeni nikahsız beraberlikler imam nikahı varsa meşrudur, çalıp çırpmadan yaşayanlar yoksul alt sınıftan kurtulamaz, lüks arabalara binemez... vesaire gibi küreselleşmenin güncel değerleri, bizi biz yapan kültürümüzün değerlerine sürekli baskın kılınarak topluma iletilmektedir.

 

Günümüz Türkiyesinde kitlesel medya ülkemizin insan kalitesini geliştirme gayretinde olmadığı gibi mevcut kimlikleri değiştirmeye çalışıyor.  İnsanımızı bugünkü düzeyinde tutmak hatta geriye götürmek için canla başla çalışıyor.

 

Kitlesel medya bugün sahip olduğumuz ulusal değerleri ve kültürü aşındırma eğitimi veriyor. Bireyin bilgi ile / eğitim ile güçlenebileceğini değil, tam da küreselleşmenin öngördüğü gibi  “para” ile güçlü olabileceğini söylüyor. Kitlesel medya ulusal kültürü koruma ve sürdürme amacı için eğitime katkıda bulunmuyor. Küreselleşmenin amaçları doğrultusunda, tüketimin en üst noktası olan hedonik tüketimcilik değerlerini ön plana çıkarıyor. Suçu meşrulaştırıyor, suçluları kahramanlaştırıyor. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. İddia değil bu, çünkü çok yakından yaşıyoruz.

 

Ayrıca çok önemli bir başka son moda durum var ki, bu da ayrıca vahimdir. İnsanlara pozitif bilimlerin gereksiz olduğu mesajını ileten, kaderci anlayışı pekiştiren, mistik, ilahi güçlerin varlığını vurgulayan yayınlar yapılıyor. Buradaki görev, küreselleşmenin insanı bulunduğu noktaya hapsetme amacına hizmet etmek. Küreselleşme kitlesel medya aracılığı ile insanın günlük yaşamında kapsadığı alanı sürekli genişletiyor.

 

Günümüz insanı hergün görmeye alıştığı ya da alıştırıldığı ve zararsız olduğuna inandırıldığı şeylerden kuşkulanmak zahmetini göze alamayacak kadar duyarsızlaştırılmış durumda. İnsanlar kendilerine ait dünyalarında bile güçlü bir medya aracılığı ile yanıltılabiliyorlar.

 

Örneğin, televizyon karşısına oturan her izleyici, televizyon muhabirlerinin gerçeği yansıtabilmek uğruna cansiperane çabaları ile dünyada olup biten her şeyi gerçeklikleri ile izleyebildiklerine inanıyorlar. Oysa yansıtılanlar çoğu zaman gerçek olmayabiliyor. Böylece televizyon “gerçeğimsiler” üreterek gerçeği gizleyen bir kitle iletişim aracına dönüşüyor.

 

Örneğin, son Irak Savaşı’nda medyayı kontrol eden Amerika ve İttifak güçleri işgal görüntüsü yerine, haksız işgali meşru bir zemine oturtmak çabası ile ... Amerika bölgeyi terörden arındırmak ve demokrasiyi yerleştirmek için burada...  mesajı vermiştir. Bu tavır, uluslararası medyanın iletişimi sağlamak yerine belli bir düşünceyi, durumu tek taraflı iletmekten öte bir işlevi olmadığını göstermiştir. Bölgeye tarihi ve kültürel bağları olan Türkiye’nin medyası bile “Amerikan Medyası” gibi görev yapmıştır.

 

Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın insanlar, medya tekelini elinde bulunduranların hedef kitlesi konumundalar. Bu bireyin özgürlük alanına medya aracılığı ile tecavüz etmektir. Oysa kitlesel medyanın demokrasiyi, ifade özgürlüğünü geliştirdiği ve demokrasinin en gözde aracı olduğu savunulur.

 

Ancak bugünkü işleyişi ile eğitime desteği bir yana kitlesel medya, çok sınırlı ve çevresi iktidarlar tarafından kuşatılmış bir alanın içinde, bireyi kültürel ve insani değerlerini değiştirmek/dönüştürmek için yakın markaja almıştır.

 

Bugün sadece iktidarların demokrasi, özgürlük ya da ifade özgürlüğünden ne anladıkları ve onların geliştirdikleri tanımları kitlelere benimsetmek konusunda işlevselliği vardır.

 

KÜRESELLEŞME VE MEDYA

 

Medya küreselleşmenin önemli modellerinden biridir. Yeni dünya düzeni içinde temel politika yöntemleri olan özelliştirmeler, yapısal uyum ve artan tekelleşme kitlesel medyada en ileri düzeyde uygulama bulmuştur.

 

Dünya iletişim ortamının neredeyse bütün görüntüsü değişmiştir. Çünkü küresel para piyasalarının işleyebilmesi aynı türden bir iletişim ağının varlığına bağlıdır. Bu amaçla kitlesel medya alanında kamusal tekeller kaldırılmış ve kamu hizmeti yayıncılığı büyük bir darbe yemiştir. Buna koşut olarak sayıları 20 yi geçmeyen çoğu ABD ve AB çıkışlı dev medya kuruluşu tüm dünyada hakimiyet kurmuş ve küresel medyanın temelleri atılmıştır. Medya her yerde tamamen piyasa mantığına göre bir işleyişe terk edilmiştir.

 

Artık kamuya yararlı hizmet sunmanın tek ölçütü “izlenme oranı” olmuştur. Geçmişin yakınılan kuruluğunu ve tekdüzeliğini aşmak için habercilik abartılı, sansasyona dönük sunuşlarla gerçekleştirilmektedir, şamatalı sunuşların ardında haber çarpıtma, haberi gizleme yöntemleri fazlası ile kullanılmaktadır.

 

Kitlesel medyanın piyasa mantığına tümü ile teslim edilmesi demokratik bir toplumsal yaşam için son derece sağlıksızdır. Bu, bir yandan giderek karmaşıklaşan günlük yaşamda gereksinim duyulan bilgileri özgürce sağlayabilecek bir iletişim sisteminden uzaklaşılmasına, diğer yandan kamusal ilginin sadece seçilmiş konulara yönlendirilmesine, diğerlerinin uzağında tutulmasına neden olmaktadır. Haberler de dahil tüm medya içerikleri ticari başarıyı sağlamak için gerçek ve doğal yaşamdan uzaklaştırmayı hedefleyen eğlence ve eğlendirme üzerine kurulmuştur.

 

Türk medyasına özgü olmayan, ancak uç örneklerini yine Türkiye’de gördüğümüz başka bir gelişme de medya aracılığı ile görüşlerini kamuoyuna aktarması uygun bulunan kanaat önderlerinin varlığıdır. Ülkemizde küreselleşmenin ivme kazanması ile adı sanı yeni duyulan pek çok kişi  ki ben bunlara ekran gülleri diyorum. Her yerde son derece etkin bir biçimde boy göstermektedirler.

 

Bugün Türkiye’de kitlesel medyanın genel söylemi; kamu yararı, vatandaşlık hakları, cinsiyet eşitliği, kadınların güçlenmesi, kız çocukların eğitimi, çocuk hakları, toplumun risk grupları, sosyal güvenlik ya

 

 da sosyal refah, toplumsal bilinç, dayanışma gibi değerlerin eskimiş, miyadı dolmuş değerler olduğudur. Demokrasinin olmasa da küreselleşmenin belirlediği gibi bir çerçeve üzerinde kurulduğu açıktır.

 

Günümüzün kitlesel medyasında “ ne olacak bu memleketin hali” diye kaygılanmak ya da “ulusalcı olmak”, “ulusal eğitimi, ulusal değerleri ve kültür”ü savunmak modası geçmiş bir toplumsal karakteri simgelerken, Fenerbahçe ya da Galatasaray’ın ne olacağı üzerine fikir beyan eden tartışmaların, ağıza alınmayacak sözlerle saatlerce ve günlerce yayınlanması, bunu tartışan kimliklerin her yerde boy göstermesi, daha doğal/normal olarak sunulmaktadır.

 

Bu hali ile medya insanı tek boyutluluğa indirgemektedir.

 

Belli bir yaşa gelmiş ve gerçeğe ulaşabilmek için başka kaynaklara yönelebilen kesimler bir yana, medyanın tehdidi altındaki en önemli kesim, gençlerdir. Gençler medya hakkında genellikle kuşkucu değil, tam tersine bilgilendirici ve zaman zaman eğlendirici olduğuna dair kanaatlere sahiptirler.

 

Ülkemizde gençlerin önemli bir kısmı, iyi bir televizyon izleyicisidir. Özellikle yarışma ve eğlence programları, aksiyon filmleri, birbirine benzeyen dizi filmler, gençlerimizin ilgi ile izledikleri program türleridir. Bu programların da ne yazık ki, gençlerin gelişimine katkı sağlayabilecek bir özelliği bulunmamaktadır. Zaten medyanın hedefi de, gençlerin gelişimine katkı sağlamak değildir. Bugün, devlet televizyonu bile, izlenme oranlarını yükseltebilmek uğruna, neredeyse özel televizyon kanallarının düzeysizliğini yansıtan programlar yayınlamakta ve böylece genç izleyiciyi kendine çekmeyi denemektedir. Daha açık bir ifade ile, devletin resmi televizyon kanallarında dahi, yayınladığı programlar, sinema filmleri, çocuk programları ve diziler ile, özel kanallardan pek de farklı bir yayın politikası izlenmediğini göstermektedir.Bu da resmi yayın organlarının, gençlerin ahlaki değerlere sahip nesiller olarak yetişmesinde pek de kaygıları olmadığını ortaya koyan somut bir tablo olarak kabul edilebilir.

 

Devlet televizyonlarındaki bu “içler acısı” yayın anlayışı, adeta özel kanallara izleyici kaptırma korkusunun ortaya çıkardığı bir anlayış olsa gerektir. Diğer yandan, özel kanallarda durum daha da vahimdir. Özel kanallar, izleyici çekebilmek uğruna toplumumuzun ahlaki değerlerini zaten hiçe saymakta ve deyim yerinde ise, ahlakın/kültürel değerlerin önemsenmediği bir yayıncılık anlayışı ile izleyicinin karşısına çıkmaktadır. Toplumun değerlerine uygun olmayan yayınlar ailece izlenmekte ve çoğu zaman anne-baba ve çocuklar arasındaki mesafe, iletişim zarar görmektedir. Gençlerin dili kullanmaları olumsuz etkilenmekte, öğrenme ve gelişme çağındaki gençlerin ufku daralmaktadır. İçinde bulunduğumuz zamanlarda kitlesel medya öğretici, eğitici ve geliştirici bir rol oynamaktan çok yanıltıcı, kışkırtıcı ve yanlış yönlendirici olmaktadır.

 

Sonuç olarak, kitlesel medya küreselleşme ve bilgi toplumuna yol alındığını belirtirken, ideolojilerin özellikle de ulusal değerlerin eskidiğini, öldüğünü öne sürmektedir. Ancak medya bunu yaparken kendi ideolojik duruşunu  da kolayca gizleyememektedir. Kitlesel medya bugün küreselleşme ideolojisini açık bir biçimde yayma çabası içindedir.

 

CNN Türk’ün imza töreninde konuşan Doğan Medya Grubu Başkanı, “... yeni bir bin yıla girerken, uluslararası standardlarla yerel standardları birleştiriyoruz. Bu yatırım sadece ekonomik ve profesyonel değil çok daha geniş bir ufka sahiptir. Çünkü medya sosyal gelişmelerde hayati bir rol oynamaktadır. Bu sorumluluğumuzun bilincinde olarak faaliyet göstereceğiz...” demektedir. Bu sözlerin ulusal kültürün ve değerlerimizin korunması için kendi sorumluluk anlayışımızı hatırlamamıza katkısı olmalıdır diye düşünüyorum.        

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

 

Çetinkaya, Y., 2005. Bir “Manipülasyon Aracı” Olarak Medya: Medya ve Gençlik. On Line: http://www.antimai.org

McChesney, R., 2001. Global Media, Neoliberalism and Imperialism. International Socialist Review, Aug/Sep: 10-17.

Maduagwu, M.O., 1999. Globalizatin and Its Challenges to National Cultures and Values: A Perspective From Sub

Saharan Africa. International Roundtable on the Challenges of Globalization, 18-19 March, Munich.

Kaya, A.R., 2005. Türkiye’de 1980 Sonrası Medyanın Gelişimi ve İdeoloji Gereksinimi. On Line: http://www.antimai.org

Özer, İ., 2005. Medyanın Toplumsal Değişime Etkileri. On Line: http://www.antimai.org

Başkaya, F., 2003. Kapitalizm Emperyalizmdir. On Line: http://www. bianet.org

Anon, 2005. World Commission on The Social Dimension of Globalization. On Line: http://www.ilo.org

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TÜRK EĞİTİM FELSEFESİNİN BATI EĞİTİM FELSEFESİNDEN ÜSTÜN NİTELİKLERİ

Yrd. Doç. Dr. GÜRSEN TOPSES

Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Ana Bilim Dalı.

     Ulusal eğitimin yürekli destekleyicileri, değerli konuklar. Hepinizi saygıyla selamlarım.

      Eğitimin ve tüm eğitim etkinliklerinin temel amacı insandır. Eğitim felsefesi, genel ya da özel boyutlarda, ulusal ve evrensel boyutlarda eğitim amaçlarının sorgulandığı, tartışıldığı bir disiplin alanıdır. Eğitim felsefeleri, bir ulusun, bir kültürün, yönetim ve siyasal güçlerin, insana yönelik düşün yapılarını, ideolojilerini yansıtırlar. İdeoloji ise, sistemleştirilmiş dünya görüşleridir.

     Eğitim felsefesinin sorunsal alanı, şu temel noktalar üzerinde odaklaşır:

      1- Niçin insan yetiştireceğiz?

      2- Eğitmeyi amaçladığımız insanının nitelikleri neler olmalıdır?

      3- Eğitim amaçlarına, hangi eğitim sistemleriyle, hangi yöntem ve tekniklerle, hangi programlarla ulaşabiliriz?

       Kısacası, bir ülkenin eğitim amaçları ve bu amaçlara ulaşma yönündeki yöntem ve tekniklerin,  bütünlüğü birbiriyle ilişkili bütünsel bir sistem oluşturur. O ülkenin, yönetim erkinin yaşama ve insana yönelik dünya görüşünü ortaya koyar.

1-      Türkiye Cumhuriyetinin eğitim felsefesi, Batı emperyalizmine karşı yeryüzünde ilk kurtuluş savaşı veren, imparatorluk kalıntıları içinden, sömürülmüş, mazlum ulusların lideri durumunda olan bir ulusun eğitim felsefesidir.

       Bu yüzden de yüksek düzeyde, ulusalcı, devrimci ve bağımsızlık bilinci taşır. Bu felsefede, zamanın kimi batı ulusları için söz konusu olan ırkçılık, şovenizm ve saldırgan amaçlar yoktur. Doğrudan savunmacıdır ve bütünüyle hümanist değerleri ilke edinmiştir.

      Bu felsefe köklü ve barışçı bir ulusal bilinç taşır. Vatanına, ulusuna sahip, duyarlı insanlar yetiştirmek ister. “Bizi yutmak isteyen kapitalist ve mahvetmek isteyen emperyalist dünyada” ulus olma bilincinin, önemini ve değerini vurgular. (...) İnsan haklarına, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek (...) ister.

2-  Türk Milli Eğitim Felsefesinin birinci amacı “Türk İstiklal ve Cumhuriyetini her koşulda “ilelebet müdafaa edecek” vatanı ve milleti için esirgemezlik bilinci ve duygularıyla dolu nesiller yetiştirmektir.”

      Bu amaç, emperyalist dünya var olduğu sürece, Türk ulusu için asla yok edilemeyecek temel bir amaçtır.

     Cumhuriyetin kuruluşunun hemen arkasından, Atatürk’ün başlattığı “Milli Terbiye” programının felsefesinin başında temel olarak bu düşünce ve ilke yatar. Bugün okullarımızda, “tek tip insan yetiştirmeye karşıtlık” düşüncesi adı altında kaldırılmak istenen ilkokul çocuklarımızın söylediği “varlığım Türk varlığına armağan olsun” sözleri de bu amacın  en somut anlatımıdır. Bizce emperyalizm var olduğu sürece söylenebilecek en devrimci sözlerden biridir ve bu amaç bir çok Batı eğitim felsefelerinin tersine, doğrudan insanı araç değil, amaç kabul eden temel düşünceyi öne çıkarır.     

        3- Türkiye Cumhuriyeti’nin devrim ilkelerini ve yasalarını hızla uygulama görevini Cumhuriyetin eğitim felsefesi üstlenmiş ve ilk on beş yıl içinde, Cumhuriyete bağlı, tam bağımsızlık bilinciyle donanımlı, ulusalcı, çalışkan, üretici, yüksek değerleri olan insanlar yetiştirme amacını başarmıştır.

       Cumhuriyetin temel ilkeleri olan, ulusalcılık, laiklik, halkçılık, devletçilik, devrimcilik ilkelerini, dahası, bilimsel düşünmeyi  entelektüel, barışçı ve hümanist, üretici, kişilikçi, atılımcı, halkçı, ulusal ve evrensel olma gibi davranışsal nitelikleri olan insanlar yetiştirme başarısını kazanmıştır. Cumhuriyetin hemen sonrasında, ulusal eğitim programının ürünleri olarak, yazı ve harf devrimleri yapılmış, millet mektepleri, eğitmen okulları açılmış, halk evleri ve odaları, Türk Tarih ve Dil Kurumları kurulmuştur. Yani Atatürk, gerçekten de “Az zamanda çok işler başarmıştır”

        Bir çok batılı düşünür ve bilim adamı, Atatürk devrimlerinin gücünü ve üstünlüğünden çeşitli yazıla ve konuşmalarda vurgulamışlardır. Örneğin; Fransız Akademisi üyesi ünlü düşünür George Duhamel, bakın şunları söylüyor:

         “...Atatürk’ün eseri, İngiliz, Fransız, Rus devrimlerinin başardıklarından bambaşkadır. Örneğin hiçbiri, dil, yazı gibi konulara el atamamıştır. Ne Cronwel, ne Robespierre, ne Lenin ne de ondan sonra gelenler, yönettikleri ulusların bilim felsefesini, düşünme yöntemlerini, kısaca bütün yazgısını değiştirme yükünü omuzlarından atamamışlardır...”( Atatürk İçin Diyorlar ki. Derleyen Selehattin Çiller. Varlık Yayınları, 1956)

          Fransız hukukçusu Maurice Duverger;

        “...Atatürkçülük (Kemalizm) Türkiye tarihinin bir sayfası olmaktan çıkıp politik bir  sisteme önderlik etmeye başladı. Çünkü henüz Moskova ya da Pekin yörüngesine girmemiş olan üçüncü dünya ülkelerine yol göstermektedir. (...).

         Alman tarihçi Herbert Melzing ise,

      “...O, Türk ulusu için biricik kurtuluş imkanı olan Anadolu’nun yeniden canlanması düşüncesini, bilincinde bir ulusal giz olarak taşıdı. Mustafa Kemal Atatürk’ün, daha iyi bir insanlık geleceğine doğru göz kamaştırıcı bir meşale gibi parlıyor (Rauf İnan, 1938).

            4- Türkiye Cumhuriyeti eğitim felsefesinin temelinde, barışçılık, kardeşlik, uluslar arası düşmanlık duygularından uzak olma gibi hümanist değerleri üstün kılan bir dünya görüşü ve özlemi vardır.

      1930’yıllarda, Avrupa kapitalist emperyalist sistemi büyük bir ekonomik bunalım içinde zorlanırken, Almanya ve İtalya giderek gelişecek olan faşist oluşumların sancılarını yaşarken, Atatürk;

     “...Yurtta sulh, cihanda sulh!” diyordu ve hemen ardından şunları ekliyordu:

   Eğer sürekli barış isteniyorsa, kitlelerin durumlarını iyileştirecek uluslar arası önlemler alınmalıdır. İnsanlığının genelinin refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir.

    “Dünya yurttaşları, kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir. ...”

    “İnsanlığın hepsini bir vücut ve her ulusu bunun bir uzvu saymak gerektir. Bir vücudun bir parmağının ucundaki acıdan bütün uzuvlar etkilenir (Cahit Alican’ın araştırması: E.A. Pattard, La Meimoire d’Atatürk, Hoower Enstitüsü’nün doktora belgeleri).

       Avrupa uygarlığının, bilim ve felsefesinin temelinde Mısır Mezopotamya ve Antik Yunan uygarlıkları vardır. Antik Yunan uygarlığının eğitim felsefesi genel olarak entelektüel eğitim felsefesidir. Bu eğitim felsefesinin Ahlak felsefesinde ise, İyi ve güzel’in birlikte olduğu, erdemli bir insan amacı yatar.

       Batı’ının temele aldığı Rönesans ve Aydınlanma felsefesinin bu erdemli insan amacı, günümüz dünya koşullarında, ırkçılığın, Hiristiyan, emperyalist saldırganlıkların her gün biraz daha yaygınlaştığı yeryüzü koşullarında, neredeyse artık yoktur. Emperyalizm artık yeni arayışlar içindedir. Küreselleşme, bu yeni arayışın adıdır. Bugün  Afrika’da, Balkanlar’da, Orta Asya’da, Yakın Doğu ülkelerinde halklar birbirine düşürülmektedir. Emperyalizm “Demokrasi, uygarlık getirmek” adına, Doğu ülkelerini kendi çıkarlarına alet yapmaktadır.   

      Böylesine emperyalist amaçları olan ülkelerin devletlerin eğitim felsefelerinin, çocuklarına, gençlerine  eğitim adına, erdemlilik adına verecekleri değerler neler olabilir? Saldırganlık, çıkarcılık, ulusların üstünlüğü ve emperyalist ranttan sürekli pay alıp, daha gönençli yaşamak düşüncesinden başka.

5- Atatürk’ün eğitim felsefesinin odağında, ulusal bağımsızlık, özgünlük ve sürekli çağdaşlaşma amacı ve bilinci vardır.

     Atatürk’ün “Milletimizi muasır milletler seviyesinin üstüne çıkaracağız” özlemi ve amacı, asla batı gibi olmak, batı gibi, batıyı taklit etmek gibi bir anlamı içermemektedir. Onun düşünsel amacında “Aydınlanma felsefesi” yatar. “Batı gibi olmak, Batı’ya öykünmek anlamı yatmaz. Onun amacı “Muasırlaşma” dır,  Çağdaşlaşmadır. O çağın koşullarında  çağdaş olan ulusların düzeyinin de  üzerine  çıkmayı amaçlar. 16 Temmuz 1921’de Maarif Kongresindeki söylevinde Atatürk şunları söyler.

      (...) Ulusal, eğitim programından söz ederken, eski çağın boş inançlarından ve niteliklerimizle hiç de ilişkisi bulunmayan yabancı düşüncelerden, Doğu’dan ve Batı’dan gelen tüm etkilerden tamamen uzak, ulusal ve tarihsel yapımıza uygun bir kültür amaçlıyorum (...) Yüzyıllardan beri ulusumuzu yöneten hükümetler, Doğu’yu ve Batı’yı taklitten kurtulamadıklarından, sonuç, ulusun bilgisizlikten kurtulamamasına varmıştır ( 16 Temmuz Maarif Kongresinden Rauf İnan, s;51)

  6- Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünün ışığında, Cumhuriyetin eğitim felsefesi, bilimi ve bilim disiplinlerini tek yol gösterici olarak kabul eder.

       Cumhuriyet eğitimi, Pozitivizmi ve pozitif bilimleri, hızla Türk Eğitim sistemine yerleştirmeyi başarmıştır. Hem de bunu, Osmanlı imparatorluğunun, feodal ve şeriatçı kalıntılarından uzaklaşmak isteyerek başarmıştır. Oysa Batı’ 16. Yüzyıl sonrası hızla gelişen pozitif bilimleri, gerçek anlamda, sanayi devrimi Fransız devrimi sonrasında okul sistemlerine koymuştur. Oysa Cumhuriyet devriminin, henüz sanayileşme süreci başlamadan, teolojik kalıntıların eğitimimiz üzerinde geçerliliklerini sürdürürken çok kısa süreler içinde başarabilmesi, Batı’dan çok daha hızlı bir ivme gücünde olduğunun göstergelerinden sayılabilir. Bu hızlı ve etkili dönüşüm süreci, başarı ve gelişim dinamiği  açısından Batı karşısındaki üstünlüklerinden biri olarak kabul edilebilir.

 7- Cumhuriyet’in eğitim felsefesi, öncelikli olarak, aydınlanmacı, laik bir eğitimi temel bir ilke olarak kabul eder.

      Türkiye Cumhuriyetinde, Laiklik ilkesi 1937’de kabul edildiği halde, 1924’de Tevhid’i Tedrisat kanununun yasalaştığını, Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin kapatıldığını görürüz. Türkiye Cumhuriyeti artık teokratik bir devlet değildir. Dinsel kurum ve dersler, belirleyici değildir. Pozitif bilimler ön sıradadır. Bilim, eğitimin merkezindedir. Bu devrimde, hızlı ve etkili bir değişmedir. Bugün batının bir çok ülkesi, eğitim sistemlerinde Atatürk’ün uyguladığı Laiklik uygulamalarının çok gerisindedir. Bugün batı, Hiristiyanlığı, kendi gücünü geliştirmek adına kullanmakta, zaman içinde başkan Bush’un yaptığı gibi bir haçlı seferleri kimliğine bürünebilmektedir. Bugün, ülkemizin, laiklikten bir adım sapmadan, kendi dinimizi korumak, geliştirmek, daha akılcı bir din konumuna getirmek gerektiği de üzerinde durulması gereken bir gerçekliktir. Atatürk’ün dinsel söylemleri, özellikle ezanı Türkleştirmekle başlatarak gerçekleştirmesi, Batı dünyası’nın dinle ilgili aydınlanmacı çabasından, çok daha yürek,. çaba ve doğrudan akıl isteyen devrimci bir çaba ile olmuştur. Bu çabanın ne denli anlamlı, değerli ve yürekli çaba olduğu, 50’lili yıllarda ezanın yeniden Arap diline dönüştürülme girişimiyle apaçık ortaya çıkmıştır.

    8-    Cumhuriyetin eğitim felsefesi, devletçi, halkçı, ve üretici olma hedefine odaklaşmış bir felsefedir. Halkın özellikle de köylünün refah düzeyini yükseltmeyi, geliştirmeyi, aydın-halk ikilemini ortadan kaldırmayı amaç bilen kuşaklar yetiştirmeyi temel bir ilke olarak kabul etmiştir.

       Dönemin koşullarında Türkiye nüfusunun, yüzde seksenini  köylü insanlar oluşturmaktadır. Atatürk. 1920’den hemen iki hafta sonra, öğretmenlere halkı aydınlatmak görevi vermiştir. Öncelikle bilgisizliği ortadan kaydırmak Cumhuriyetin temel ve vazgeçilemez, öncelikli amacı olmuştur. 1928’de açılan Millet Mektepleri, bir yılda 600 bine yakın okuma yazma öğretilmiştir. Halkevleri ve köylerde halk odaları açılmıştır. Eğitmen Kursları ve Eğitmen okulları, köy öğretmen okulları ve süreç içinde köy enstitüleri, gezici meslek kursları, köy ebeleri ve köy sağlık memurları örgütü kurulmuştur. Buralarda, bilgisizlikle savaş verilmiştir, ekonomik, iş, tarım, kişilik, sanat, beden eğitimleri gerçekleştirilmiştir. Bunların tümü özgün kuruluşlardır ve ulusaldırlar o ölçüde de yaratıcı emeklerin ürünüdürler. Atatürk’ün deyimiyle “Batıyı ve Doğuyu  taklit etmeyen”kendilerine özgü  eğitim kurumlarıdır.

         Türkiye Cumhuriyetinin geçmiş yaklaşık kırk yılını kapsayan bir dönem içinde eğitim ve öğretimin ilk, orta ve lise sürelerinde, dahası Yüksek öğretimi de kapsayacak biçimde parasız olmuştur. Yani devlet, kendi insanlarını eğitmeyi ve yüceltmeyi kendine temel ilke edinmiş, onca ekonomik zorluklara karşın, eğitimin parasız olması ilkesinden vazgeçmemiştir. Batı toplumlarında, sosyal devlet ilkesinin göreli olarak üstün olduğu dönemlerde bile, nüfus büyüklükleri ölçüt kabul edildiğinde, Türkiye’de 80 sonrası dönemler dışında, sosyal devlet kavramının ve eğitimin parasızlığı ilkesinin çok daha yaygın olarak uygulandığı görülmüştür.

      Köy enstitülerinin felsefesinde, entellektüel, rationalist (bilinci, aklı temel alan eğitim) ve üretici, iş eğitimi vardır. Her ikisi bir bütün olarak algılanmaktadır. Çünkü insanın gelişiminde, beyin ve el’i, birlikte eğitmek ve geliştirmek temeldir. Bu kurumlar, ne Kershenstener’ın ne Pestolozzi’nin iş okullarına benzemezler, özgündürler ve o dönemin koşullarına özgü kuruluşlardır. Köy enstitüleri, Batı’nın iş okulları gibi, iş eğitimini, bireyin entelektüel gelişimi için gerekli kabul eden okullar değil, üretim süreci içinde insanı bilişsel olarak eğitmenin yanında ve doğrudan üretici yapmayı amaçlayan okullardır.

    9-    Türk eğitim sistemi, çeşitli dönem ve koşullarda, yurttaşlarında etken ve üretici davranışlar geliştirmeyi amaçlayan çeşitli sistemler geliştirmiş, düzenlemeler yapmıştır.

      Köy Enstitüleri uygulamaları bunlardan belki  en önemlisidir. Bu kuruluşların temel kimi özellikleri şöyle özetlenebilir:

      Öğrenciler, öğretmenler ve usta öğreticilerin elbirliği ile, yapı gereçlerinin çoğunu birlikte hazırlayarak, binalarını, derslik, işlik, kitaplık, laboratuvarlarını, yemekhane ve yatakhanelerini, müzik, resim, fotoğrafçılık, okuma, toplantı salonlarını, kooperatif evlerini, elektrik santrallerini, bağ, meyve, sebze bahçelerini, ağıl, kümes aralıklarını, hastahane, alet, araç ve motor binalarını, öğretmen evlerini vb kendileri yapıyorlardı. Köy Enstitülü olan Rauf İnan şunları söylüyor:

      “Bu kurumlarda, tam anlamıyla geniş bir iş eğitimi, üretici eğitim, ekonomik eğitim, sanat eğitimi, düşün eğitimi, kişilik eğitimi, beden eğitimi, demokratik eğitim, eğlence, temizlik vb eğitim etkinlikleri uygulanırdı.

      Öğretmenler, yöneticiler, öğrenciler uyku saatleri dışında, gece gündüz hep birlikte bulunulurdu.

      Her hafta sonu, bir haftanın değerlendirmesi, öğrenci ve öğretmenlerin katılımıyla değerlendirilir, tartışılırdı.

      Her yıl 45 haftalık çalışma süresinin yarısı derslere, yarısı tarım, yönetim, sanat ve yapı işlerine ayrılırdı. Yani kuram ve uygulama birlikte yapılırdı.  Derslerde, işlerde olduğu gibi, öğretmenlerle öğrencilerin ortak çalışma ve hazırlıklarıyla “özgür düşünsel çalışmalar, iş ilkesine göre işlenirdi.

      Enstitüde üretilen ürünler, pazarlanır ve elde edilen gelir okulun tüm gereksinmelerine önemli bir kaynak sağlardı.” Kendi kaynaklarını kendi üreten, kendi kaynaklarıyla kendi gereksinmelerini sağlayabilen, dahası ulusal kalkınmaya, üretim gücüne katkı kazandıran, üretim-tüketim dengesini, üretim yönünde sürekli geliştirebilen, üstelik bunu eğitim ve öğretim yoluyla başarabilen kaç Batı eğitim kurumu vardır?

     Cumhuriyet eğitim felsefesinin yaratıcı gücü bunu başarabilmiştir. Eğitim felsefesinin temel terimleriyle söylendiğinde,  insanı hem entellektüel, rationalist, hem pozitivist, hem pragmatist, hem materyalist eğitimin düşünce sistemlerini kendisinde toplayan ve tüm bunlardan özgün ve gerçekçi bir bileşim oluşturarak, ulusal eğitime, o ölçüde de evrensel eğitime uzanabilen kaç Batı eğitim kurumu vardır?

    10 -   Atatürk dönemi eğitimi, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” amacını kabul eden bir dünya görüşünü temel almıştır.

     Sınıfsız, kaynaşmış bir ulus olma amacı, Atatürk döneminin birincil amacı olmuştur. Eğitim, bu amacın temel süreçlerinden birisidir. Atatürk’ün “Köylü efendimizdir” ve eğitimi, doğrudan köylüden başlatma düşüncesi, bu amacın en somut en gerçekçi anlatımını oluşturur. Oysa Batı eğitim sistemleri incelendiğinde, özellikle 1.ve 2. paylaşım savaşlarının sonlarına değin tüm Avrupa eğitim sistemlerinin hemen tümünün sınıfsal  bir temel üzerine yapılandırıldığı, görülür. Atatürk dönemi Türkiye’nin toplumsal yapısının yeterince sınıflaşmadığı bir dönem olarak kabul edilse bile, o yıllarda başlayan “sınıfsız bir kitle olma” amacı, hiç kuşkusuz yakın ya da uzak geleceğin özlem ve beklentisini simgeler.

     11- Atatürk’ün eğitim felsefesinin düşünce dinamiğinde “Fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmek” özlemi ve amacı vardır ve bu amaç, “birey yetiştirmek”, “öğrenci merkezli eğitim” “sorgulayıcı insan yetiştirmek” gibi bugünün hükümetinin diline doladığı Batı merkezli, dolayısıyla da öykünmeci kavramlardan çok daha üstün, çok daha gerçekçi, çok daha özgün ve ulusaldır.

       Bilimin, sanatın, demokrasinin temel ve vazgeçilemez koşulu, özgür ve yaratıcı beyinler yetiştirmektir. Bu özgür ve yaratıcı insan yetiştirme amacı ve özlemi; çağımızın koşullarında ulusal kimliğin koşullarından, ulusun kendi toprağından filiz ve esin aldığı ölçüde gerçekçi olur. Yoksa, doğrudan Amerikan kaynaklı “literatür” ve “terminoloji”yle yamanmış  eklektik uygulamalarıyla değil.

     12- Bugün, açık ya da gizli Batı dünyasının kapitalist emperyalist niteliği, 19. yüzyıllardan başlayan sömürü alanı altına sokma politikası, Batı dünyasının kökenini oluşturan Antik Yunan entelektüel eğitimin iyi ve güzel değerlerle donanımlı erdemli insan yetiştirmeye yönelik eğitim amaçlarıyla bütünüyle çelişmektedir.

      Kapitalist ve emperyalist ülkelerde yaşayan Batılı eğitimciler ve onların çocukları, gençleri emperyalist yağmadan sürekli pay aldıkları için, yüksek insanlık amaçlarına, sömürüsüz bir dünya özlemine sürekli sırt çevirirler. Ayırdın da olsunlar ya da olmasınlar, Antik Yunan’ın entelektüel amaçlı iyi ve güzel değerlerle bütünlenmiş, erdemli insan amaçlarıyla büyük bir çelişki içinde yaşarlar.

      13- Ulusal kimlik ve ulusal eğitim, öncelikle bir ulusun tüm kültürel zenginliği üzerinde yükselir. Evrenselliği oluşturan, ulusal kültür birikimleridir.

       Batı emperyalist güdümlü küreselleşmeci politikalar, ulus devletlerini satın almaya, orada yaşayan insanların beyinlerini, değerlerini satın almaya, iğneden ipliğe her şeyi metalaştırmaya  varmıştır. Yeniden yapılandırma adına önümüze getirilen “Öğrenci merkezcilik, sorgulayıcı insan, öğrenmesini öğrenen bireyler yetiştirmek vb” kavramlar, ise aslında birer makyajdır, birer tuzaktır. Türk eğitim tarihin zengin kültürel birikimin, en başta Atatürk’ün, Şinasi’nin, Sait Efendinin, Ahmet Mithat’ın, Sati bey’in Ziya Gökalp’in, İ.H. Baltacıoğlu’nun, Ethem Nejat’ın adları bile yoktur. Oysa ulusal olması gereken yeniden yapılandırıcı programlar, geleneksel eğitim zenginliklerimizi bir çırpıda yok sayamazlar. Tam tersine, çağdaş gelişim, öncelikle ulusal, sonra evrensel, eğitim zenginlikleri üzerine yükselir.

       Sonuç:

      Türk eğitim sistemi, Cumhuriyetin kuruluş yıllarından başlayarak ilk onbeş, yirmi yıl içinde, ulusal kültür ve eğitim adına son derece önemli kazanımlar gerçekleştirmiştir.  Özellikle 45’li yıllardan sonra, karşı devrim süreciyle birlikte bu hız ve etkinlik gücünün sürekli düşme eğilimi gösterdiği, özellikle de 50’li yıllardan sonra Atatürk’ün kültür ve eğitim politikasından önemli ölçüde sapmalar gerçekleştiği ve Türk milli sisteminin ulusal kimliğinden gitgide uzaklaştığı gözlemlenmiştir.

       Türk eğitim sistemi, Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak önemli kazanımlar elde etmiştir. Bu eğitim sisteminde, eğitim felsefelerinin konu alanına giren bir çok eğitim felsefesi kuramının esintilerini hissedebilirsiniz. Entelektüel, Rationalist, Pozitivist, Pragmatist, Progressivist, Prennialist, Essentialist, Reconstructionist vb ancak tüm bu uygulamalar, asla taklitçi, eklektik, kopyacı nitelikte değil, gerçek anlamıyla ulusal nitelikleri uygun, özgün uygulamalar olarak gerçekleşmiştir.

       Türk eğitim sisteminin Batı’dan en büyük üstünlüğü budur. Çok kısa zamanda kendine, ulusal koşul ve gerçeklerine uygun olan eğitim sistemini gerçekleştirmesidir. Bizim kendimize olan güvenimizin en önemli kaynağı da budur. Kendimize olan değerleri gerçekleştirme yeterliliğidir. Çünkü yapabilme, başarabilme gücü, ulusal eğitim sistemimizi, kendi ulusal kültürel zenginliğimizin üzerine kurabilme, geliştirebilme, yükseltebilme gücü, daha açıkcası ABD, AB emperyalizmine karşı koyan  güç, tam tamına bu nokta üzerinde odaklaşmaktadır.

(Salondan alkışlar.)

 

 

 

 

 

 

 

Oturum Başkanı Ahmet Saltık;

Çok değerli katılımcılar, dinleyiciler, sunucular. Bize verilen görevde oturum başkanlığı, yapılan konuşmaların ardından sunumları sizinle paylaşmak istiyorum. Zamanımızın kaldığı kadarıyla kısa olarak ana başlıklarıyla tartışmaya kolaylık bir çerçeve oluşturmak adına şimdi konuları ana başlıkları ile söylemek isterim. Yanlış ya da eksik olursa düzeltilmesini isterim.

Sayın Açıkgöz bir bakanlık yetkilisi olarak M. Kemal’in Sakarya Savaşının ortasında ulusal eğitim kurultayı toplamıştı sanıyorum Türkiye’nin küreselleştirilmesine dayanarak bunu savundu. Ulusal varlık, ulusal kültürün iç işleri olduğunu vurguladı. Anayasada madde 2’yi vurgulayarak Türk eğitim sisteminin 2. maddesinde bulunan Türkiye’nin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek ilkelerini yaşam biçimine dönük, bir eğitsel içerik olduğunu vurguladı. Doğrusu bu durumu bir hayli ustaca yorumladı. 2. maddeyi de ustaca yorumladı. 1789 sayılı klasik öğretim yasası 2. maddesinde her üç paragrafında yer alan önemli başlıklara dikkat çekti. Ulusalcılığına bağlılık, ulusa karşı sorumlu birey yurttaş olmak gereği ve görevi üstlendikten söz etti. Hukuksal dayanakları bakımından özetle Türk ulusal eğitim sisteminin oldukça donanık olduğunu sonunda dünya standartlarını ulusal boşluk bulunmadığını eğer sapma varsa bunun hukuksal düzenlemelerden değil, uygulamalardan kaynaklandığını belirttiler. Ayrıca AB çerçevesinde 24 madde gazetelerde yayınlanan ve iki yıldır yenilenen ikinci bir ulusal program kendilerinin değerli izniyle II. ulusal eğitim versiyonu anımsatmış olalım. Bu programlarla farklı ulusal sürece programlarla AB moda deyimiyle uyumumuzun istendiği ve pek çok alanda dayatmalarla eğitim sistemimizin merkezi yapısı zayıflatılarak yerelleştirilen kutsal yerel bir süreç izlendiğini ifade etti. Bunun için yapısallaşmadan Türkiye’deki yapısal bilim kurulundan bu bilimin iki fon adı altında sınırlı kaynaklara aslında öz kaynaklara iznimiz dışında yönlendiğini ifade ettiler. Bu paralar kendileri bilgisayar rakamlarına göre 30-40 milyon euraya altı için 35 milyon euro’ya 2005 için yaklaşıyor. Önemli bir rakamlar dolayısıyla. Bunlara karşın OECD standartları bakımından Türkiye’nin bir hiper olması verimliliğin hiç iç açıcı olmadığının göstergesi. İki ülke Son sıralarda olmasının belirttiler. Ayrıca bu projelerin bizi özümüze yabancılaştıran bir proje olduğunun yabancılar tarafından planlaması değerlendirilmesinin yapıldığını örneğin,

sözcüklerin getirilmesinin mazur karşılanamayacağını belirttiler ve bizim toparlanmamız için yeniden özgüvenimizi kazanarak, Türk, Öğün, Çalış, Güven  sözleriyle Büyük Atatürk’ün bağladılar. Doğru mu Sayın Açıkgöz?

Saim Açıkgöz: Teşekkür ederim.

Ahmet Saltık; Ben de size teşekkür ederim.

Sayın Hablemitoğlu; Prof. Hablemitoğlu, kitlesel medyanın küreselleştirme açısından tek dünya devleti hegemonyası kurmak bakımından yüklendiği can alıcı işlevi bize çok sayıda örnekle, renkli biçimde sundu. Küresel saldırının çok boyutluluğunu vurguladıktan sonra ortak noktanın, insanı hedefliyor olmasından yattığını, insanı duyarsızlaştırdığını, kırma noktasının bu olduğunu, ulusal kültürü yıkmak adına insana sözde yatırım yaptığını, insanı ruhsuzlaştırdığını Sayın Koray’a bir gönderme yaparak, kitlesel medyanın en güçlü yanıyla çok iyi bir başrol oyuncusu konumunda olduğunu bize aktardı. Bir direniş elçisi ulusal devletin, ulusal kültürün direniş elçisi rolüne soyunduğunu söyledi. Eğitimin değersizleştirilmesi çabasına dönük uğraş verdiğini, bu tür bir dilek taşıdığını,dili değiştirip yozlaştırdığını, şiddeti savaşı meşrulaştırdığını, insan zihnini ve vicdanını tutsak almaya çalıştığını, adı ve kanaat önderliği olan sipariş içerikleri dillendiren, yazan çizen kimi bol sıfırlı ücret alan kişiler eliyle, bir başka genelge insanlar için daha farklı deyimler kullandı Sayın Hablemitoğlu.

Hablemitoğlu; medyanın gülleri.

Ahmet Saltık;  medyanın gülleriydi, galiba değil mi?.

(Salondan alkışlar.)

Ahmet Saltık; Ben de küreselleşmenin bülbülleri diyerek, küreselleşmenin baykuşları diyerek eklemek istedim. Devamla ulusalcı komutlar diyerek bizlerin aşağılamak istendiği bir psikolojik savaş bize dönük olarak direnç kırdığı savaş ile hasım yaratarak dünyayı böldüğü ve safları keskinleştiğini açıkladı. Alternatif bir tarih yaratmasıyla bizi tarihsel köklerimizden kopartmaya çalıştıklarını, bireyi tüketici olarak kutsadıklarını, cemaatin kulu olmaya indirgediklerini cumhuriyetin özgür bireyi olmak yerine, çapraz bir gönderme yapmak istersek Sayın Topses’e dönersek bildirisini sunuşta cumhuriyete bireyinin özgürleşmesi, bağımsızlaşması, kendini gerçekleştirmesi, yabancılaşmadan uzaklaşmasına karşılık ne denli geri konumda olduğunu görüyoruz küreselleştirmenin. Sosyal sorumluluk anlayışı kitlesel medyanın bulunmadığını, gizli açık mesajlarını ustaca rol üstlendiğini, çal çırpı özendirdiğini, gücün eğitimle değil, parayla sağlandığını, hedonik bir tüketiciliği, tüketmekle haz alan, tüketmekle zevk alan, tüketmezse mutlu olmayan patolojik, sayrılı, hastalıklı bir tüketici modelini dayattığını bunu meşrulaştırdığını, pozitif bilimleri esas alıp, insanlığı mistik …..zavallı hale getirdiğini küreselleştirmenin değerlerini yükselterek ulusal değerleri baskılandırmaya çalışıldığını, sindirilip yozlaştırılması için hızla çaba gösterildiğini açıklayarak, ben çok umutlandım bu değerli bilgiyi kaçırmayayım diye, kendisini bizlere tekrarlamış olmak durumuna düşmeyeyim. İnsan kimliğini sıfırlamak, kendisini ölçüt olarak topluma fayda sağlamak yerine kendi izlenebilirliğini ölçü aldığını, sosyal devlete düşman, kendini dışlanan, parayı ticareti kutsayan, moda deyimle ‘in’ yapan ulusalcılık adına karalayan, modası geçmiş bir olarak tanımlayan, yaşlı ev kadınlarını özellikle tahrip eden, devlet televizyonlarını yozlaştıran ve hatta onların eliyle tahrik eden programlarla kitlesel araçlarını eğitici öğretici geliştirici ögeler taşımayıp tersine tüketici ve yanlış yönlendirici bilerek ve isteyerek kasten, almıyorlar diyelim, üstlendiğini bize açıkladı ve 1999’da CNN kapatıldı, bizi uyarıcı, küresel medyanın geleceğimize ambargo koyan işleri diyeceğim, uyarıcı olduğundan dikkat çekerek bölünme süremiz geçiyor. Her konuşmacımız süresini aştı aşağı yukarı beşer dakika.

Sayın Topses son olarak, Türk eğitim felsefesinin Batı eğitim felsefesine üstün yanlarını gerçekten net biçimde dile getirdiler. Öncelikle vurguladıkları bizim üstünlüğümüz oldu. Türk eğitim sisteminin ne yazık ki gittikçe eklektikleşerek, gittikçe seçkincileşerek, toplumsal tabandan koparak yozlaştığını ve cumhuriyetin temel niteliklerinden, Atatürk’ün devrimci eğitim felsefesinden uzaklaştırıldığını belirttiler. Özünde eğitimin insanı biçimleyen bir süreç olması bakımından bir ideolojisi olduğunu bu ideolojinin ‘Kemalist İdeoloji’ olmak gerektiğini ancak TTKB ise örtük anlatımlarla ideolojisiz insan bir anlamda sorgulayan insan yetiştiriyoruz diye sinsi planlar hedefler içerisinde olduklarını dile getirdiler. Bizim eğitim sistemimizin batı emperyalizmine karşı olması gerektiği eğitim felsefemizin temel dayanaklarından biri olması gerektiği, devrimci, bağımsız, şöven olmayan ulusalcı ve vatanına bağlı, Kemal Paşa’nın en önemli niteliklerinden biri anti kapitalist ve anti emperyalist olması gerektiğini Kemal Paşa’nın kendi sözlerine dayanarak ve yine son bölümdeki Türk İstiklâl ve varlığına her koşulda savunulması yükümlülüğünü benimseten bir eğitim sistemi olması gerektiğini bildiriyorlar. Tek tipte, güya küreselleşmeciler  karşı çıkıyor iken aslında, ruhsuz tek tip insanları robot cinsinden, kendilerinin hedeflediğini kurguladığını bunun gizli ve açık bir savaş biçiminde Kemalizm’le hesaplaşmak olduğu biçimde, ülkemiz açısından vurguladılar. Cumhuriyetin ilk felsefesinin Atatürk İlke ve devrimlerinin hayata geçirilmesi olmak gerektiği ve temel işlevinin bu yükümlülük olduğunun altını çizdiler. Ulusalcılıktan ancak evrenselliğe geçilebileceğini özellikle vurguladılar. Maurse Devergie başta olmak üzere batılı bir çok düşün insanının eğitim sisteminin batı eğitim sisteminin üstünlüklerinin örnekleriyle; örneğin Mikrommeli’nin Lenin’in devrim felsefesinden ayrıştığı noktayı dile getirdiler. Bizim eğitim sistemimizin uzlaşmacı, kardeşliğe dayalı, hümanist, insancıl, yurtta barış, dünyada barış ilkesine dayanan, oysa batının saldırgan, emperyalist özelliklerini sürdürdüğünü, bunu, üstelik içte kendi yurttaşlarına emperyalist kamp dayatarak, ikiyüzlülük içinde sürdürdüğünü dolaysıyla emperyalist kamptan çıkar sağlayan, pay alan batı emperyalizminin bireyin, ‘bu temel açmazdan kurtulamadığı için’, bireyin insancıllaşamadığını ve kendini eğitim sistemini sorgulayamadığını, sorgulayamayacağını dile getirdi. Özgünlük eğitim sisteminin en temel kriterlerindendir. Ne batı, buna dayanır, tersine bununla özgün kalarak çağcıl olmayı, çağcıl uygarlık düzeyine ulaşmayı ama bunun asla taklit değil, asla batı gibi olmak değil, batıyı aşmak anlamına geldiğini, bunun da çerçevesinin yaşamda en gerçek yol gösterici olan bilim ve teknikle çizildiğini vurguladıktan sonra, Sayın Topses, Türk eğitim sisteminin aydınlanmacı, lâik, bilimsel olduğunun, batının ikiyüzlülüğünü asla göstermediğini benimsememiş olduğunu, köy enstitülerinin dünyaya örnek bir model olduğunu, kapitalizmin bu sömürü amaçlı hastalığından kurtulmadıkça insanı ve ulus devleti … kursağında kalacağını, özetle belirttikten sonra, ulusal eğitim sistemimizin asla taklit ve dayatmalara dayanmadığı Ziya Gökalp’ten Sıtkı Bey’den E. Nejat’tan, Hakkı Baltacıoğlu’ndan daha pek çoklarından bu vurguladığı felsefeyle ilgili olarak çağdaşlaşmasının dayandığı noktaları dile getirdiler.

 

Hablemitoğlu: Efendim kendimi yeniden dinlemiş gibi oldum.

(Salonda gülüşmeler ve alkışlar.)

Ahmet Saltık:  Bu kapsamlı özetten sonra söz sizin arkadaşlar. Sorulardan sonra tartışma için fırsat verilecektir. Bu amaçla soruları alalım, ardından da, sonuç bildirgesini hazırlayanlar olacak. Onları dinleyeceğiz. Sayın katkıları zaman içinde dinleyeceğiz. Kaç kişi var acaba zaman açısından, bu hanıma, bu, üç, bir el görüyorum dört, arkada bir el beş, bir de orada var altı,

Salondan: Efendim,

Ahmet Saltık: Yedi oldu. Yedi söz isteyen görüyorum. İkişer dakika desek on dört dakika eder hesabımızla, sizden başlayalım efendim. Mümkünse ikişer dakika, kendimizi de tanıtarak. Çok kısa çok özlü.

Mehmet Emiralioğlu: Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Konuşmacılarımıza, başkanımıza teşekkür ediyorum. Bir kere Türk eğitim felsefesinin, batı eğitim felsefesinden üstün olduğunu kabul ederek, bu çalışmayı anlayamadığımı ifade ediyorum. Türk eğitim felsefesinin batı felsefesinden üstün olduğunu söylemek, kanıtlamak olabilir mi? Türk eğitim felsefesi ile yer etmiş benimsenmiş felsefe, onun uygulaması önlemle batı kaynaklıdır. Doğu kaynaklı olan eğitim, geleneksel eğitim, batı eğitimine üstün sayılmaması gerektiği düşüncesindeyim. Bunu da söylemek zorundayım, birincisi bu. İkicisi, ben burada MEB yer almasını, görüş söylemesini, bizi dinlemesi gerektiğini vurgulamıştım. Ama bizim yönetim kurulu üyelerimiz, MEB başmüfettişi olarak takdim edilince yanlış anlamamdan doğacak galiba, Sayın Açıkgöz bizim yönetim kurulu üyemizdir. MEB başmüfettişliği kendisinin görevidir. O sıfatla konuştuğunu sanmıyorum. Onu sormak istiyorum. Eğitim Bakanlığı adına mı konuştu? Eğer bakanlık adına konuştuysa bakanla çelişik konuştu, belirtmek açıklamak istedim, teşekkür ederim.

Ahmet Saltık:  Sorunuzu alalım arkadaşlar. Oturum sonunda arkadaşlar sorularını yanıtlayacaklar, hemen öndeki hanımefendiye verelim lütfen.

Mahiye Morgül: Bir katkı ve sorum var. Katkı, arkadaşım Şengül’e çok teşekkür ediyorum. Devlet televizyonları, radyoları satışa hazırlanıyor ve parçalanarak satılacak. O rekabet halinde oldukları piyasa televizyonları ile zaten aynı işi yapmaya başladılar. Çünkü Avrupa’nın en büyük tesisi İrlanda radyo tv tesisi Türkiye’de, bunu kendileri söylüyorlar. Oran’daki tesisi Avrupa’daki en büyük kuruluş yapıp, bunu, parçalayarak satmak istiyorlar planları ilk iş, topluma hizmet veren koroların ve halk müziği ve sanat müziği, çok sesli koroların da lâv edilmesi olacak. Küreselleşme piyasadan sanatçı toplar, sanatçı bugünkü magazin dünyasında gördüğümüz insanları birbiriyle horoz dövüştürerek tiraj, reyting yükselterek angaje eder, toplumun kültürel seviyesini yükseltilmesi yok, çünkü eğitimi hocam burada söyledi. Türkiye’nin eğitim felsefesinde toplumun ihtiyacına cevap vermek var idi, bu şimdi küreselleşme ile ilgili değişim talep varsa, ders var mantığı ile piyasanın ihtiyacına cevap veren ,

Hablemitoğlu: Ben orda size bir katkıda bulunayım..

Morgül; Çok özür dilerim. Buyurun.

Hablemitoğlu; Aslında, tabi ben bu işi bilmiyorum. Televizyoncu hiç değilim. Ama şöyle bir yorum yapmak istiyorum. Sanıyorum da katılırsınız. Şimdi o kadar büyük bir alanı kaplıyor ki TRT, o kadar fazla olanağı var ki, ama öyle kullanılmış ki, bir yöneticisi döneminde 2000 dolayında olan personel kapasitesi 6000’e çıkarılmış. Bu acımasızca bir durum, yönetim anlayışı. O zaman diyorsunuz ki küreselleşme anlayışı gelsin de orayı dağıtsın. Bazen de kızıyorsunuz. Bu tamamen, az önce söylediğim o bilinçsiz, yaklaşım.

Mahiye Morgül….

Hablemitoğlu: Kesinlikle sorumluluk anlayışı olmayan idarecilerle bugün getirildiğimiz noktayı biz tartışıyoruz aslında. Karar mekanizmasındaki insanların bu sorumluluk bilinci taşıması gerekiyor, onlar yüzünden bugün bunları tartışıyoruz. Özellikle bunu söylemek istiyorum.

Morgül: Eğitimle bağını kuracağım. Çünkü ulusal eğitim örgütü olarak sunuldu. Ben lisede yerel ortamında, gelmiş birisi, eğer yurttan sesler korosu olmasaydı, ben İzmir türkülerini öğrenemezdim. Türk sanat müziği olmasaydı o güzel, iyi güzel Türkçe konuşmayı öğrenemezdim. Hepsinin de usta yetiştirmede rolü var, ben de usta olurken bize dendi ki Kars’taki çocukları sizinle aynı şarkı dağarcığına sahip olacak. O yurttaş yetiştirme görevimiz müzik öğretmenliğinde öğrenme ve öğretme söz konusu olacak. Şimdi, özelleştirmeyle birlikte parçalanacak olan her bir halk, yöresel pop kültürü arızalanan bir de diyor ki!, şehir devletleri oraya gidiyoruz her şehirde ayrı ayrı kanallar varsa o olsun. Bu da, bizi çok dar kültüre sığdırmak ve öbür yandan topyekün dayatmadır.

Ahmet Saltık:  Süre;

Mahiye Morgül: Sorum kaldı, lütfen! Sorum Sayın Açıkgöz’e; hukuksal boyutuyla sorularıma yanıt istiyorum. 4. sınıftan itibaren çocuklarımıza, ders seçme başlatılıyor, oysa Milli Eğitim Temel Kanunu’nda bunun hangi maddesini ve ya Anayasa’nın hangi maddesini ihlal eder? İkinci soru; kültürel değerler adlı yeni bir ders getiriliyor. Din Kültürü dersi de kaldırılıyor. Parçalanarak her türlü etnik, dinsel Hıristiyan tarikatlar dahil, öğrenme özgürlüğü diye benimsediği kültürü, öğrenmek istediği kültürü öğrenme hakkı vardır diyerek kültürel değerler dersi diye parçalandığında bu yurttaş yetiştirme görevi olan Türk Milli Eğitiminin hangi maddesiyle çelişecektir. Üçüncü soru şu anda orta öğretimdeki devam zorunluluğu kalkmıştır. Bunu devam devamsızlığı işleyen muavinler demektedirler. Velilere yönelik söylenmiyor. Çocuğunu devamsızlığa yöneltmesin diye. Şimdiye kadar devamsızlık hakkı vardı, eklendi sınırsız devamsızlık hakkı eğitim zorunlu eğitim evet raporunu getirdiği zaman sene sonuna kadar devam etmeyebiliyor hatta direk çocuğu göndermek zorundasınız diye de size ekstra gönderiyor. Bunun  güya zorunludur, temel eğitim maddesinde çelişiyor mu veya bir başka maddeyle? Sizin bölümünüzün de dahil olduğu araştırma planlama koordinasyon kurulu veya aynı  bakanlığında işlevsizleştirildiği ve kapanma noktasına getirilmiştir. Bu bir dış politika olarak bize,siz üretmeyin bizden alın niye araştırıyorsunuz, niye geliştiriyorsunuz bu elemanların işini biz zaten kaldıracağız. Öğretmenlerinizi işte birbirinin ispiyoncusu yapacağız. Diğeri,

Ahmet Saltık: Lütfen son olsun.

Mahiye Morgül: Rapor verecek.

Ahmet Saltık: Lütfen son, son

Mahiye Morgül:  Son. Bu bizim hayatımız. Ben bu sene aşağılanmış öğretmenim. Altı saate indirildi dersim. Artık öğretmenlik yaptırmayacak bana. Bir yasa dayanağı bulursa avukat bulup mücadeleye girmek zorundayız. Bu bizim hayati meselemiz, hukuki dayanaklarını arıyorum. Onun için.

Ahmet Saltık: Peki peki,

Mahiye Morgül: Evet, bu arada gelişmenin de önünün kapatılması da, dışarıdan baskıyla olduğu ortadadır. Bu hangi yasal  çelişkiyi açıklar mısınız?

Ahmet Saltık: Sayın Morgül, toparlayın.size yanıtlayacaklar.

Mahiye Morgül: Teşekkür ederim.

Ahmet Saltık: Şuradaki beyefendiydi değil mi? Hemen sıra başında. Yanınıza geliyoruz.

Prof. Dr. İlhan Başsızoğlu Efendim ben Gazi Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu öğretim elemanlarından birisiyim. Ben süreyi biliyorum, kısa kesmek istiyorum. Cumhuriyet gerçekten bir mucizedir. Topluiğne yapamazken uçak bile yapmıştır. Gerçekten vatan üzerine eğilim sistemi, dünyanın en iyi sistemidir. Kanıt olarak hepimizin bildiği gibi Oktay Sinanoğlu liseyi bitirmiş, Yale Üniversitesine gitmiştir. Lise eğitimiyle orada üniversiteyi bitirebilmiştir. Ayıp olmasın diye de altı ay okumuştur. Bu da bize Türk Eğitim sisteminin batı eğitim sistemine üstünlüğünü göstermektedir. Teşekkür ederim.

(Salondan alkışlar.)

Ahmet Saltık : Arkadaşımıza verelim.

İzleyici; benim birinci isteğim şu; eğitim felsefesi üzerinde çok duruldu. Atatürk’ün cumhuriyetin ilanından yedi ay önce Mustafa Rahmi Balaban tarafından Hakimiyeti Milliye gazetesinde on üç tane makalesi var. Bu makaleler Gazi Paşa Hazretleri’nin ‘maarif umdesi’, ‘asrî terbiye’ ve maarif adı. Burada pragmatizmden bahseder. John Dewey’den bahseder. Bütün burada tartıştığımız konuların çerçevesi orda vardır. Benim önerim bu makalelerin tercüme edilmesi ve eğitim fakültelerinde belki de bir seminer konusu veya ders konusu olarak gündeme getirilmesi.

 

 

 

 

 

 

Ahmet Saltık : Makalelerin tarihini alabilir miyiz?

İzleyici;Gazi Paşa Hazretlerinin eğitim ilkesi ,‘asrî terbiye’ . Bunu ben Çağdaş Eğitim dergisinde tercüme ettim. Bugünkü dile çevirdim. 1974 yıllarında yayınlandı. Eğer görmek isteyenler olursa özel olarak verebilirim.

Ahmet Saltık : Peki ikincisi.

İzleyici; İkincisi, ne yazık ki bu güne kadar Türk eğitim tarihi yazılmış değil. Onun için, 12 Eylül döneminden tutun, günümüze kadar, yeniden Türk eğitim tarihinin eğitimle ilgili olan eğitimciler tarafından yazdırılmasının gündeme konulmasını öneririm. Üçüncüsü, projelerle ilgili önerilerim. Ben on yıldır, yabancı projeler hazırlıyorum, uyguluyorum. Şu anda iki AB projesini uyguluyorum. Üç projem de yeniden kabul edildi. Burada tespitim şu. Bizde vakıflar, dernekler, okullar proje yapmayı bilmiyor. Bunun için bakanlık -kim olursa olsun- proje üzerinde çalışan kuruluşları eğitmelidir. Bir eğitim programı olmalıdır. Üniversitelerde de seminer halinde konulmalıdır. Aksi halde bütün harcamalar boşa gidiyor. Çünkü en küçük bir projenin maliyeti iki milyar liradır. Hele üç yüz bin euro’yu  geçen projelerin maliyeti üç-beş milyarı geçer. Okullar hele bu Leonardo da Vinci projelerinin  başarılı olacağına inanmıyorum. Şundan dolayı inanmıyorum. Vakıflar ve dernekler, % 25 katkı payı vermek zorunda. Bu ne demektir. 300 000 euro’luk bir projenin 75 000 euro’sunu vakıf verecek. 75 000 euro 150 milyar lira eder. Bu parayı vakıfların vermesi mümkün değil. Okullar ne katacak, okulların hiçbir katkısı yok, sadece alınan cihazlar var, onun için bakanlığın bu konuyu yeniden ele alması ve değerlendirmesini öneririm. Teşekkür ederim.

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler.

Kazım Kalkan: Sayın Açıkgöz hocamıza soracaktım.Dernekler, vakıflar, sivil toplum örgütleri, üniversiteler, AB projeleri olarak, biz de onlara katılalım. Fakat, öneri sunduğumuz zaman diyorlar ki bize parayı öde. Çağırırlarsa çağıracaklar, yoksa israf edecek ya da kendileri kullanacak. Ne düşünüyorsunuz? İkinci olarak Türk eğitim tarihinin, bir değer olarak lisans programlarında okunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Mustafa Necati,  Tonguç, Hasan-Alî Yücel, Baltacıoğlu’nu öğrenmeden giden bir öğretmenliğin felsefesi ne kadar yararlı olacak? Teşekkür ediyorum.

Ahmet Saltık : Teşekkürler. Başka kalmadığını sanıyorum. Oradan en arkadan bir izleyicimiz var. Kısa kısa alalım lütfen.

İzleyici; Bahar Arıcı, İskenderun’dan geldim. Sorumu iki gündür dinlediğim 24 öğretmenime, bir anne, bir veli olarak soruyorum. Ben çocuğumu bu kadar yaygın ve iç ve dış kuşatılmışlık altında nasıl doğru yetiştirebilirim? Onu kirli yoz bilgiden nasıl koruyabilirim? Doğru kitapları nasıl ayırt edebilirim. Doğru yazarları nasıl bilebilirim?. Eksik bırakılan bilgileri ben nasıl tamamlayabilirim? Bütün kitapları okuma şansım yok! Ayıklama şansım yok! Tüm yurtta tam bağımsız, ulusal bağımsızlıkçı, Kemalist aydınlar, bir araya gelebilir misiniz? İlk aşamada ağ üzerinde, interneti kastediyorum. Yapılanıp bir okul kurabilir misiniz? Binaya gerek yok. Atatürk’ün eğitim felsefesini, ilk aşamada internet üzerinde, sonra yapılanıp, televizyonunuzu, radyonuzu kurarak her yaş, her yaşam için Atatürk’ün eğitim felsefesiyle tek tek dersler hazırlayıp sunabilir misiniz? Bunları ivedilikle yapabilir misiniz? Çünkü benim acelem var. Çocuğum gözümün önünde sistematik bir biçimde, paskalya yumurtasına dönüştürülüyor ve ben bir şey yapamıyorum. Buradan İskenderun’a size inanmanın umuduyla döneceğim. Bu umudu bana verdiğiniz için hepinize teşekkür ederim. Heyecanımı da buradaki öğretmenlerime borçluyum.

(Salondan alkışlar.)

İzleyici; Ben bu gence -Kazım Kartal’ı kastediyor- katılıyorum. Aynı soruyu yöneltecektim. AB projeleri için ödenen bir para olduğunu duymuştum. Aynı şekilde proje üretilmezse, AB kabul edeceği projeler üretilmezse bu paranın ziyan olacağını seminerlerde dinledim.

 

Ahmet Saltık :  En arkaya geçiyoruz. En arkada bir el kalkmıştı galiba.

Naim Bıyıklı: Efendim, adım Naim Bıyıklı. Biraz rahatsızım, onun için özür dilerim. Ben bu konularla ilgili değil ama yine de bir şeyler söylemek istiyorum. Kubilay’dan Muammer Aksoy’dan Necip Hablemitoğlu’na dek Türk devrim şehitlerinin ruhu şad olsun. İkincisi Necip Hablemitoğlu’nun vurulduğu zamanı da biliyoruz. Şengül Hanım’ın yaptığı konuşmayla tekrar canlanıyor diyorum, teşekkür ediyorum. (Salonda alkışlar.)

Ahmet Saltık:Şengül Hanım’ı üzmemek için ağzımı açmamıştım. Siz duygularınızı dile getirdiniz. Necip Bey’in bize armağanı olarak Şengül Hanım’ın aramızdaki varlığından kıvanç duyuyoruz.

(Salondan alkışlar.)

Safa Yenice: Efendim öncelikle bu toplantının düzenlenmesi, Kurtuluş Savaşı’nın çoban ateşlerini andırır. Bu çoban ateşleri, gün gelecek düzenli orduların kurulmasında çok önemli işlevler yüklenecektir. Bu nedenle katılanlara, konuşmacılara, kurultayı düzenleyenlere teşekkürü borç bilirim. Medyanın bu konudaki etkinliği ile ilgili Attila İlhan’dan bir alıntı yapmak istiyorum. Bu alıntıyı paylaşırsak, her halde yapacağımız işler konusunda daha ayrıntılı düşünme şansımız olur. ‘Yugoslavya’da bu küreselleşmeciler ile oradaki halk çok görüşmek isterler. Ancak ikiz katılım olmak, psikolojik harp olayını maalesef etkin kullanamıyorlar. Çünkü getirdikleri televizyon bir yandan ilginin az olduğunu görüyor. Çağrıyı şöyle yapıyorlar. Arjantin dizileri koyuyorlar, ağırlıklı olarak. (Dediği anlaşılmıyor) ve özellikle ve öncelikle köy kesiminden başlayarak... İnsanlarda televizyonla bir düşkünlük yaratıyorlar ve oyaladıktan sonra da artık Yugoslavya televizyonunun karşısında küreselleşme eğitimini almaya başlıyor.” İşte bunlar, Yugoslavya’nın parçalanmasını hızlandırmaktadır. Aynı şekilde Irak’ta savaşa gidecekleri seçiyorlar. Amerika’da eğitiyorlar. Nereye gideceksiniz? Ne kadar çekeceksiniz? Bilgileri hangi kaynaklardan alacağının bir listesini sunuyorlar. O zaman yapılacak iş bu zehirlemeye karşı akademisyen, katılımcı, sıradan bir vatandaş olarak medya yetkililerine tepkilerimizi göstermemiz önemlidir. Ama zehrin karşısında panzehiri aramak hepimizin sorumluluğudur. Teşekkür ediyorum.

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Değerli arkadaşlar, yöneticimiz Sayın Sarıhan’dan saatin ilerlediği uyarısı geldi bana. Tartışma bölümünü kesersek iyi olur, dendi. Kaç kişi kaldı efendim, görebilir miyim? Hangi arkadaşımız?

Hasan Güleryüz: Mikrofon bende.(Salonda gülüşmeler.)

Ahmet Saltık : Sürenizi titizlikle kullanın ; saniyelerle, 30 saniye içinde lütfen.

Hasan Güleryüz: Teşekkür ediyorum, konuşmacıların hepsine . Ben Hasan Güleryüz. Ulusal Eğitim Derneği genel yazmanıyım.. Türkiye’de medya deyince sadece televizyon anlaşılmamalıdır. Basın, dergi, dernek bir dizi şeyi vardır; yani yayın programı açısından. Geçen gün Trabzon’a gittim. Shov TV. izliyoruz, saat onda. Kız kardeşim hacca gitmeye hazırlanıyor. İstanbul’da emekli öğretmen arkadaş, bayan arkadaşım başka bir kanalda başka bir film izliyor. En etkili saatlerde Türk halkı, aydınları bunlar. Akşama dek oturuyorsun, entellektüel olarak dünyada ne oluyor, ne bitiyor anlamaya çalışıyorsun. Bunlar oluyor. Aynı adamlar kanal kanal geziyor. Şimdi devlete dayandılar, düştüler, paraları mı bitti nedir? Ben öyle anlıyorum. Şimdi ne yapmak lazım? Bu antimedya, bu terörü nasıl kırmak lazım? Buna karşı ne gibi önlemler almak lazım? Çünkü Türk halkı ciddi anlamda maymunlaşmaya uğruyor. Bu maymunlaşmanın önüne nasıl geçmek lazım diye soruyorum.

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Son olarak öndeki arkadaşımıza verelim mikrofonu. Otuz saniye süreniz var efendim.

Arif Ünal: Ben de Tarsus’tan geliyorum. Öncelikle iki gündür burada izlediğim doyurucu konuşmalardan dolayı emek veren herkese çok teşekkürler. Çok mutluyum. Sonuç bildirgesinde az önce arkadaşın sözünü ettiği -kimi kastettiği anlaşılamadı- görüşlere katılıyorum. Ulusal güçlerin sözcüsü olacak ortaklaşa bir televizyon programı kurma olanağı  var mıdır? Bunun, sonuç bildirgesine konmasını istiyorum.Kurultayların süreceğini öğrenmiştik. Ulusal eğitim ve gençlik kurultayları adları verilip düzenlenmesini istiyorum. Teşekkür ederim.

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Değerli arkadaşlar soruları aldık, hoş görünüze sığınarak, şimdi değerli konuşmacılarımız, kısa kısa yanıtlayacaklar. Not aldılar. Aynı konuşma sırasıyla yanıtlayacaklar. Sayın başmüfettişimiz ve Ulusal Eğitim Derneği’nin yönetim kurulu üyesi olduğunu yeni öğrendiğim sayın konuşmacımız buyursunlar.

Saim Açıkgöz; Soru çok, birer cümleyle dahi anlatsam çok zaman alır; atlarsam bağışlayın. MEB’i temsil gibi görev ve yetkim yoktur. Ben bir eğitimci olarak konuşuyorum. Her insanın kendi ilgi alanında konuşmasını da demokratik bir hak olarak görürüm. Tarım  konusunda konuşmam. Eğitim konusunda konuşmak hakkımdır. Hangi sınıfta, hangi dersler kaç saat okunur? Bunların yasal kuralı yoktur. Bunlar tercih konusudur. Yürütme biriminin, icranın, politika belirleyicilerin şöyle ya da böyle tercihi oluyor. Şu yasanın, şu maddesine aykırıdır, denilemez. Bu ya da şu dersleri okutursak bir öğrenci lise dediğimiz eğitimi almış olur; yani bu yaklaşım değişir; o dersi kaldırır, yerine başka bir dersi koyarsınız. Üç yılda bir lise öğrenimi ile aradığımız nitelik kazandırılır mı deniyordu. Şimdi bu ancak bununla kazandırılabilir deniyor. Bunlar tartışılır, zaten yapılan da bu. Ama bunu, efendim şu yasaya aykırı diyemeyiz. AR-GE/araştırma-geliştirme, sözünü ettiğim Milli Eğitimi Geliştirme Projesi’ nde Dünya Bankası, Temmuz-1992’de yaptığı anlaşmaya şöyle bir madde koydurmuştur: MEB’de Eğitimi Araştırma Geliştirme Dairesi adıyla ayrı bir daire kurulacaktır demiştir. O daire de  kurulmuştur. Süre yetersizliğinden buna değinemedim. O görev, Talim ve Terbiye Kurulu’nundur. Öte yandan, bakanlığın yasal yapısı içinde zaten Araştırma Planlama Koordinasyon Kurulu Başkanlığı adıyla bir daire vardır; onun görevidir. Ama Dünya Bankası “Ben böyle bir daire istiyorum” dedi. Yasada olmadığı halde o daire kuruldu ve halen de varlığını korumaktadır. Ama ne kadar araştırma yapıyor, tartışılabilir.

Projelerden, dernek ve vakıflardan, okullardan  söz etmiştim. Biz Leonardo da Vinci programı için, 13 milyon dolar ödeyeceğiz. 2004’te 18 650 900 EURO ödedik. Bu aşağı yukarı birkaç trilyon etmektedir. Sokrates-2 programı için de 20 milyon EURO ödeyeceğiz. Gençlik programı için 5 milyon 819 bin EURO ödeyeceğiz. Bunlardan pay almak istiyorsak, okullarımızın, derneklerimizin, vakıflarımızın projeler yaparak Ulusal Ajans’a önermesi, onun da kabul etmesiyle bir pay almış oluruz. Paramızın bir bölümü böylece geriye dönmüş olur. Yoksa parayı veriyor zaten.

Eğitim tarihi elbette gereklidir. Sayın Prof. Yahya Akyüz’ün ‘Türk Eğitim Tarihi’ vardır. Daha da kapsamlı eğitim tarihimiz olsun isteriz. Ama yok. Osman Ergin’in 1940’lı yıllarda yazdığı bir ‘Maarif Tarihi’ vardır. O kapsamda yenisi yazılmadı. Görev eğitimcilere düşüyor, eğitimbilimcilere düşüyor.

Hanımefendi, bilgi kirlenmesi olayına, dil kirlenmesi olayına değindi. Yazılı, sözlü, görsel, işitsel yayın araçlarından edindiğimiz bilgilere güvenmemeliyiz. Ne yapmak gerekir? Aydın, kulağına ve gözüne ulaşan bilgileri ölçüp tartmalıdır, irdelemelidir. Haber dinleriz, o haber gerçekleri mi yansıtıyor? Yoksa haberde bir saptırma/çarpıtma var mıdır? Bu ayrımı yapabilmelidir. Aydın sorumluluğu, bunu gerektiriyor. Yoksa gazetenin yazdığını, televizyonunun söylediğini tek doğru olarak kabul etmemek gerekir. Güncel durum, doğruyu yakalayabilme becerisi göstermemizi gerektiriyor.

Ben burada kesmek istiyorum, teşekkür ediyorum.

Ahmet Saltık : Teşekkür ediyoruz. Buyrun Sayın Hablemitoğlu sıra sizde.

Hablemitoğlu: Evet efendim; İskenderun’dan gelen ‘Bir hanım, anne’ diyelim. Vurguladıkları konu çok önemlidir. .

Çok haklıdırlar. Ama internet diye güzel bir şey, küreselleşmenin bize getirdiği bir armağan, bir olanağımız var. Dedikleri gruplar var orda, oluşturulmuş durumda. Hepsine üye olabilirsiniz ve inanın ‘dezenformasyon’ deniyor ama ‘bilgiyi çarpıtma’ diyordum ona ben. Haberlerle ilgili size bir akış sağlanıyor. Onları izlemek çok önemli. Sizi hemen aydınlatıyor. Ben, özellikle son günlerde Murat Belge-Nihat Genç tartışmasını okuyup bilgileniyorum. Bunu da parantez içinde söylemiş olayım. Bu durumda ne yapılmalı? Siz diyorsunuz ki bir iletişim ağı, bir ulusal kanalımız olmalı. Ama hiç şu soru gelmiyor. Türkiye’de 80 sonrası bir 12 Eylül Atatürkçülüğü yaşatıldı bu ülkede. Bir ‘Türk-İslam Sentezi’ dayatması getirildi. Bunun yanı sıra hemen ardından yeni sağın Türkiye’ye uyarlanmış biçimi geldi: ÖZALİZM. Kısmen başarılı da oldu. Şimdi de bir ‘İslam’/‘İslamcı’/‘Siyasal İslam Cumhuriyeti’ denemesini yaşıyor Türkiye. Ama hiç 1938’de yarım bıraktırılan Kemalist anlayıştan, KEMALİZM’den söz edilmiyor. Türkiye’nin bir Kemalist Partisi yok. Şimdi buna çok kızacaklar olabilir ama üzgünüm; bu bir gerçek ve bu gerçeği hepimiz biliyoruz: İçinde küreselleşmenin dayattığı ısrarla Atatürk’ün partisiyim demeniz bu ülkede ulusalcı olmanıza yetmiyor. Arkadaşlar, bunu hepimiz biliyoruz. Hiç gücenmesinler, zaten böyle söylediğinizde de size karşılığında her hangi bir yanıt veremiyorlar. Üzgünüm, çalışmaları gerekiyor, bunu özellikle söylemek istedim. Kemalist bir partiye ihtiyacımız var.

(Salonda alkışlar ve bravo sesleri.)

Arkada bir beyefendi vardı, eşimden söz etti. Ben çok mutlu oldum. Evet, benim önemli bir sorumluluğum olduğunu, onun ruhunu gittiğim her yere taşımak, hep yanımda taşımak gibi. Ben, özgeçmişimden söz ederken evli, iki kız çocuk annesiyim diyorum.Gurur duyuyorum ve bu soyadını taşımak ve o ruhla konuşmaktan da çok mutluyum.

(Salonda uzun alkışlar. )

Alkışlara teşekkür ederim. Bir başka soru daha gelmişti. Duyarsızlaştırıldığımız gerçeğini kabul etmekle birlikte kanalları tarayalım diyorum. Bunu denemiş biri olarak söylüyorum. Esiyorsunuz, yağıyorsunuz, bir şeyler söylüyorsunuz. Telefonla yaptığınız şey, hiçbir işe yaramıyor. Ama bakın, bu internette, özellikle Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenecek Ermeni toplantısı. Ermeni soykırım toplantısıyla ilgili olarak Ermenistan’da düzenlenen toplantıyla ilgili bir İngiliz bankasının sponsorluk yaptığına ilişkin haber vardı.  Bunu protesto eden iletiler gönderilmeye başlandı. Banka hemen bir açıklama yapmak gereğini duydu. Bunu internet üzerinden yapmak, o insanları biraz daha rahatsız ediyor. Biraz sinirlenebiliyorlar. Kimisi duymamazlıktan gelebiliyor. Yine de mutlaka bireysel tepkilerin yararı ya da etkisi olmaktadır. Bunun önemini kabul etmek gerekiyor. Tepki göstermemek doğru değil. Benim bunu yapmam için zaman harcamam gerekir diye düşünmemek ve üşenmemek gerekir. Bu konuda bir özeleştiri de yapayım. Dün akşam bir program izlerken o programa bağlanmamakla aynı tembelliği yaptım. Kendimi bu sabah çok suçladım. Onun için bireysel gücümüzün çok önemli olduğunu, bireysel gücün toplanarak bir kitlesel güce dönüşebileceğini çok iyi bilmemiz gerekiyor. İnanın, bundan yıllar önce bir ders veriyordum: Küreselleşme ve Aile dersi. Doktora ve master dersi bu. Iğdır’da leğende doğum yapan bir kadınla ilgili haber okudum bir gazetede. Sanıyorum, 23 yaşında ve beşinci çocuğunu doğuruyordu. Hiçbir tıbbi yardım yok. Ama kendisine televizyonda izlediği, magazinde izlediği kişilerle ilgili şeyler sorulunca onları hiç eksiksiz yanıtladığını yazıyordu gazete. Bu kitlesel medyanın utanç verici yönü, çok vahim yönü. Dolayısıyla biz bireysel gücümüzün çok iyi farkında olmalıyız. Kitlesel medyaya da ne denli baskı oluşturabileceğimizi çok iyi fark etmeliyiz. Duyarsızlaşmamamız gerekiyor. Yoksullaşan, giderek kuzey-güney dediğimiz dünyayı ikiye bölen ekvatorun üstü ile altı arasındaki ülkelerin birbiriyle farları çok büyüdü. Sadece bizim için geçerli değil bu. Onun için bireysel gücümüzün bilincinde olmamız gerekiyor ve bunun sorumluluğunu taşımamız gerekiyor. Her yaptığımızın, ülke adına sonuçlarını mutlaka tartmamız ve ona göre adım atmamız gerekiyor. Hele bu ülkede adının önüne ‘aydın’ sıfatını koymayı uygun bulan herkesin bu sorumluluğu taşıması gerekiyor. Çok teşekkür ederim.

(Salondan alkışlar).

Ahmet Saltık : Ağzınıza, yüreğinize sağlık Sayın Hablemitoğlu. Efendim, son olarak Sayın Topses’e söz veriyorum.

Gürsen Topses; Hocamızın bir yaklaşımı var. Aslında, konuşmamın başında vurgulamıştım. Konuşmamın konusu şuydu; Türk eğitim felsefesinin batı eğitim felsefesinden üstün yanları, üstün nitelikleri değil. İlk olarak bunu ayırt etmek gerekiyor. Elbette çok üstün yanları olduğunu hemen söyleyelim. Şimdi biz burada her şeyi anlatmadık. Bunları bir biçimde yazacağız.

Ahmet Saltık : Hocam, tekrara girmeden lütfen.

Topses: Şunu söyleyeyim. Aslında şu var; batı, doğunun bütün felsefesini hatta bilimsel yaklaşımını önemli ölçüde örtmeye çalışmış. Benim anladığım bu. Yani, doğuda bir bilgi var. Harezmi var, Konfüçyüs var, Kemalizm var, büyük bir zenginlik var.

Ahmet Saltık : Kısa olsun lütfen.

Topses: Batı zaten Rönesans’ı bile, İslamlardan almış. İslamlar da Yunanlılar’dan etkilenmiş. 12. yy Rönesans’ı dediğimiz şey, gelişim her zaman olmuş. Ama bir şekilde bir yıldan sonra, batı felsefeyle, hukuk bilimini tekeline geçirmiş ve biz şöyle baktığınız zaman bizim eğitim tarihimizde, inanın çok önemli şeyler görüyoruz. Daha ince yaklaştığınızda, o düşünürlerine, o felsefecilerine özgün noktalar görüyoruz. Hiç öyle, özgüvensizliğe gerek yok. Aslında biz hep batıdan etkilendik. Batı felsefesini okuduk. Batı edebiyatını okuduk. Batıdan etkilendik ama yavaş yavaş bir uyanış var. Artık bu işler böyle değil diye düşünüyorum. Doğu, kendine gelecek. İşte Avrasya, ekonomisiyle, kültürüyle gelecek. Halklar batıya karşı tavırlarını göstereceklerdir. Hatta bunu ince olarak araştırdığımız zaman gerçekten önemli yanları olduğunu vurgulayalım. İşte Baltacıoğlu, ‘birey’/‘kişilik eğitimi’ diyor,  ‘çalışma ilkesi’ diyor. Bunlar son derece özgün şeyler. Elbette batıdan da etkileniliyor. Atatürk’ün zamanında, batıdan uzmanlar gelmiş. John Dewey de bunlardan biridir. Uzmanları kabul etmiş, onlardan yararlanmıştır. Ama bu bir taklit midir? Asla. Köy enstitüleri, dünyada kendine özgü olan bir eğitim kurumudur. Hiç bunu böyle algılamayalım, çok önemli bir kuruluş, entellektüel eğitimle, iş eğitimini birlikte veren, insanı bütün olarak eğitmeye çalışan, üretmeye çalışan bir kuruluş. Bu, Pastör’de, Terseniz Steiner’de bile yok. Almanya’da kır yurtları var. Onları incelediğiniz zaman köy enstitüleri daha farklı. O yüzden bence şu yaklaşım doğru değil. Elbette biz batıdan etkilendik. Tanzimat ve sonrasında ama tarihsel süreçte baktığımız zaman eğitimin kültürüne baktığımız zaman, son derece özgür ve hatta batıdan daha üstün yanları olduğunu görüyoruz. Eric Fromm psikolog, bunu özellikle vurguluyor. Bu yüzden hiç öyle yaklaşmayalım. Bu yüzden biz onlardan üstün değiliz, demek bir özgüven eksikliğidir.

Ahmet Saltık : Sayın Topses toparlar mısınız. UNESCO’nun Hasan-Âlî Yücel yılı ilan ettiğini de hatırlatalım. Pek çok batı kaynakçısında ‘Köy enstitülerine nasıl kıydınız?’ diye sorduklarını anımsayalım. Bertrand Russel başta olmak üzere batı felsefesi tarihi yazanların 15 yılda M.Kemal Paşa’nın yarattığı aydınlanma devriminin değerini batının ancak yüzyıllar içinde yapabildiği vurgulandı. Bu görkemli kuruluşun halkın eğitim devrimi sistemi yattığını biliyoruz. İsterseniz, bu tartışmaya burada nokta koyalım. Bu şovence bir yaklaşım değil, bilimsel bir gerçekliktir. Gerçekten Türk eğitim sisteminin en temel noktası antiemperyalist oluşudur. Batı eğitim sisteminin ise emperyalizme dayalı oluşudur.

Varsa başka sorular geçelim.

Topses: Şunu söyleyeyim. Medya dendiği zaman Ulusal Kanal’ımız da var. Bu ulusal kanal, süre içinde gelişecek. Teknik zorlukları var. Bunu burada vurgulamak da gerekir. Diğer medyadan farklı özelliği olduğunu vurguluyorum. Teşekkür ederim.

Ahmet Saltık: Teşekkürler. Değerli arkadaşlar, hem çalışma arkadaşlarımı, hem masayı benimle paylaşan değerli sunumculara hem bize bu fırsatı veren kurultay düzenleyicilerine ve hem de gerçek anlamda sizlere ikinci günün son saatlerinde içtenlikli bir sabır ve katkıyla var olduğunuz ve dinlediğiniz için şükranlarımızı arz ediyoruz. Geleceğe güvenle bakmak koşuluyla bu oturumu da kapatıyoruz. Sonuç bildirgesini sanıyorum, arkadaşlar Sayın Koray Hocam herhalde görev aldılar. Sonuç bildirgesini dinleyeceğiz. Şimdi masayı terk ediyoruz.

(Salonda alkışlar.)

 

Sunucu: Gazi Üniversitemizin radyo istasyonu 88.40 frekansı ile sizlere ulaşan ‘Gazi’nin Sesi’, tüm Ankara’ya canlı olarak yayımlamaktadır. Sözlerimiz, yalnızca üniversitemizin Mimar Kemalettin Salonu’nda değil, CUMHURİYET tarihine tanıklık eden başkentimizde çınlamakta. Aydınlık yarınlarımız için bu önemli kurultaya konuk olan, 28 aydınımız salonda ve radyoları başında bizlerle birlikte olan tüm dinleyicilerimize ve gerek kurultay salonumuzda ve gerekse radyoda siz, sesimizi duyurmaya çalışan genç arkadaşlarıma teşekkür etmeyi borç biliyorum.

(Salonda alkışlar.)

Ayrıca, gelemeseler de bizleri iletileriyle yalnız bırakmayan devlet büyüklerimizi ad olarak olsa anmak istiyorum.

Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan kurultayın düzenleyicilerine; Gazi Üniversitesi’ne, Ankara Üniversitesi’ne ve Ulusal Eğitim Derneği’ne üç ayrı telgraf çekerek kutlamış.

Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Sayın Hüseyin Çelik, Anavatan Partisi Genel Başkanı Sayın Erkan Mumcu, TBMM Başkanlık Divanı üyesi Sayın Türkan Miçoğulları, CHP Ankara Milletvekili Sayın Yılmaz Ateş,CHP Adana Milletvekili Sayın Prof. Dr. Gaye Erbatur, CHP Ordu Milletvekili Sayın Sami Kandoğdu, Petrol-İş Sendikası Ankara Şube Başkanı Sayın Mustafa Özgen, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Sayın Şemsi Bayraktar, Yurt Partisi Genel Başkanı Sayın Hakan Önder. Teşekkür ediyoruz efendim.

Genel tartışmayı başlatmak ve yönetmek üzere Sayın Nazım Mutlu’yu kürsüye davet ediyorum. Tartışmacılarımız Yard. Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, Sayın Abdulkadir Paksoy, Sayın Ersan Dağlı ve Sayın Gülseren Delibaş.

Efendim, tartışmacıları davet ettikten sonra ‘Her ne kadar sürçü lisan ettiysek affola’ diyorum. Bildirgemiz uğur getirsin ulusumuza, nice aydınlık yarınlarda çok çok daha güzel günlerde yeniden bir arada olmak dileğiyle hoşça halın, esen kalın. Sevgi ve saygılarımla.

(Salondan alkışlar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

TARTIŞMA ve SONUÇ BİLDİRGESİ

 

Tartışma yönetmeni Nazım Mutlu;

 

Sayın konuklarımız, iki gün küreselleşmenin daha çok eğitim üzerine etkilerini, daha da yerinde bir söyleyişle yıkıcılığını, deyim yerindeyse ‘küreselcilik’/’küreselleşme’ üstüne, değerli bilim adamları Türkiye’nin, ülkemizin bu alanda çalışmalarıyla tanınmış,seçkin bilim insanları bize doyurucu bilgiler sundular alanları ile ilgili. Küreselleşmenin belli ki açtığı yaralar az değil; iki gün değil, her halde iki hafta sürse bitecek gibi görünmüyor. Belli ki yıkım çok derin.

Bu son oturumumuz, mini bir oturum olacak. Bundan önceki oturumların bir hayli sark-ması nedeniyle hafta tatilinin son saatlerine girmemiz nedeniyle mini bir oturum gerçekleş-tireceğiz. Tartışmacı arkadaşlarımız beşer dakikalık süreyle iki günlük bu etkinlikle ilgili olarak hem varsa eleştirel görüşlerini, hem de kendilerine özgü düşüncelerini, katkılarını sunacaklar. Sonunda izleyicilerimizden gelecek sorulara olabildiğince az süre kaplaması koşuluyla katkılara yer vereceğiz. Son bölümde, iki günlük bu kurultayın sonuç bildirgesi okunacak. Ben şimdi, tartışmacı arkadaşlarımızdan Gazi Üniversitesi Tıp Etiği Anabilim Dalı Başkanı ve aynı zamanda Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi olan Sayın Nesrin Çobanoğlu; emekli tarih öğretmeni, araştırmacı, aynı zamanda yazarlığı ve şairliğiyle tanıdığımız arkadaşımız Sayın Abdülkadir Paksoy, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi ve ADD Genel Sekreter yardımcısı Sayın Ersan Barkın ve Ulusal Eğitim Derneği Kocaeli şube başkanı, emekli öğretmen Sayın Gülseren Delibaş’a söz vereceğim. İlk sözü Sayın Çobanoğlu’na veriyorum. Buyurun.

 

Yard.Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu; İki günden beri yoğun biçimde, eğitim tartışıyoruz, konuşuyoruz ve bir çok alanda doğrusu kendi adıma yoğun bir biçimde bilgilendiğimi düşünüyorum. Özellikle sadece belli seslerin, belli söylemlerin egemen olduğu bir dünyada ve bu tek sesliliğin egemen kılınmak istendiği bir dünyada, burada söylenenler ayrıca bir önem taşıyor. Çünkü bu söylediklerinizi isteseniz bile, dillendireceğiniz ortamlar pek kolay değil.

Türkiye’de özellikle son zamanlarda, burada gördük ki biz işgal altındayız aslında. Bu tam anlamıyla emperyalizmin yüksek sesle, boyutlarıyla uyguladığı işgalin farklı yönlerde, eğitim araçlarıyla bize yansımasını ayrıntılarıyla bilgilenmiş olduk.

Her bir oturum, her bir konuşmacının tek tek dile getirdikleri o kadar bilgi yüklü, uygulamaya yönelik bir çok deneyimin ışığından süzülmüş örneklere dayalı bir biçimde yansıdı ki bunları bilmemek ya da bu doğruların yönetime yansımamasının getirdiği tepkiyi duyumsamamak olanaklı değil.

Sayın Feyzi Öz’ün geçmişten beri yaptıkları ve eğitime dünya çapında verdiği katkılar yepyeni başka bir yabancı danışmanlarla hazırlanan müfredatın getirdiği tehlike karşısında duyarsız kalmak olanaksız kuşkusuz. Bu arada sadece eğitim müfredatımıza bütün bir geleceğimizi etkileyecek, gençlerimizi biçimlendirecek olan, eğitim müfredatımızın yapacağı olumsuz etkilerin yanında, yeni yeni projelerin tatlı bir drajeyle, şeker yerine getirilmiş olan zehir tabletleri, siyanür tabletleri diyorum ben bu tür projeler için. Sayın Hablemitoğlu’nun da vurguladığı gibi artık bunlara proje deniliyor ve medyanın gülleri tarafından bize yutturuluyor. Geleceğimizin kurtuluşu ya da çağdaş değerleri yakalamanın olmazsa olmaz değerleri gibi dayatılıyor. Bunlar karşısında eşit, burada hep birlikte üreten, özgürce ulusal değerlerimizi önceleyen insanlarımızın yapacakları, çok büyük önem taşıyor. Ama kuşkusuz küreselleşme adı altında emperyalizmin özellikle dayattığı kemiksizleştirme, kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme çabalarının önünde durmak ta büyük bir güç gerektiriyor.

Biraz önceki toplantıda da yine son tartışma bölümünde de dile getirildi, dün de geniş olarak bunlar her boyutuyla konuşuldu. Türkçe’mizi kullanmak bile neredeyse olanaksızlaştırılıyor. Bir eğitim ve bilim dili olarak Türkçe’nin hiçbir eksiği, tam aksine öteki dillere göre, bazı fazlalıkları olduğunu, yani çok daha kolay anlaşıldığını ve bilim dili olarak da eğitim dili olarak da bazı üstünlükleri olduğunu, dün konunun uzmanları olarak da bilim insanları bizlere sundular ve bir çok boyutuyla tartıştılar. Gündemimizde bu var ve tartışıyoruz. Fakat bu ulusal değerlerimizin kurmanın öncelikli adımlarına …olan dilimiz bile saldırı altında. Kimliksizleştirme süreci özellikle, esas işgali oluşturuyor bence. Atatürk’ün çok güzel bir sözü var. Ulusal açıdan hemen sonra, büyük başarılar kazanmış ve asker olarak söyledikleri devlet adamı olması açısından özellikle önem taşıyor diye düşünüyorum. ‘Cephelerde güçlü bir orduyla, kendine inanan güçlü bir orduyla kazandığımız savaşlar, kültür ordusunun kılıcıyla kalıcı hale gelecektir ve genç Türkiye Cumhuriyeti geleceğe iyi nesiller yetiştirebilecektir’ demektedir. Bire bir deyim olarak aynısı değil kuşkusuz fakat öz olarak aynı anlama gelmektedir. Özellikle kültür ordusunun ki burada şu anda yoğun biçimde temsilcileri var. İki gündür de bunları konuşuyoruz. Ciddi bir savaş içinde olmalı aslında, çünkü karşımızda topyekün ve bütün teknolojiyi kullanarak bir kültür savaşı açılmış durumda. Buna globalleşme diyenlerle globalleşme diyenler bence daha doğruyu söylüyorlar, özellikle ulusal ve bizi bir arada tutan değerlerimizi, milli kimliğimizi, ulusal birliğimizi zedeleyecek oranda yerelleşmeyi bir değer olarak vurguluyorlar çünkü bize. İleri düzeyde yerelleşin. Fakat ulusal değerlerinize, ulusal birlik oluşturacak kavramlarınıza sahip çıkmayın deniliyor.

Dün burada konuşmaları dinlerken aynı zamanda sabah okuduğum gazetelerden Radikal’de şöyle bir manşetten bir haber vardı ve buradaki konuşmalarla çok uyumluydu aslında medyanın rolü, Amerika’nın rolü ve ilişkisi bakımından. Gene burada dile getirilen bir üniversitemizin dün çok eleştirildi, çok konuşmalar yapıldı. Ben yeniden değinmek istemiyorum. Fakat Boğaziçi Üniversitesi’ nden bir ‘bilim insanı’ dün eğitim sistemimizde ele alınan bazı kavramlar haberi okumadan, çünkü sabah burada ilk oturumda bir konuşmacı farklı yönlerine değindi. Mahiye Hanım yine sunum yaparken kavramların içinin boşaltılma-sına ilişkin değerli bir el broşürü dağıttı, orda da vurguladığı şeyin dünkü gazete haberinde bize bir kez daha kanıtlıyorlar. Bunun bilinçli bir biçimde ulusal eğitimimizi, küreselleşme adı altında ulusal değerlerimizi ve kültürümüzü yok etmek üzere çok açık ve topyekun bir saldırı bir saldırı olduğunu bizler algılıyoruz fakat daha toplumda yankı bulması ve algılanması için üzerimizde ağır bir sorumluluk yüklendiğini düşünüyorum. Farkında olanlar farkında olma-yanlara anlatmalı. Ayrıca bir de son olarak kuşkusuz bu gün çok değerli bir durum, bir açıdan konuşmacılar bunu farklı yönleriyle ele aldı. Eyleme yönelik, yine Gazi Üniversitesi’yle ilgili bir bilgiyi de sizinle paylaşmak istiyorum. Özellikle bazı alanlarda buradaki bilgi birikiminin açtığı bakış açısıyla, aslında farkında olduğumuz, programdan çıkarılması ya da seçimli hale getirilmesi Mahiye Hanım ayrıntılarıyla konuya değindi, konusunda Gazi Üniversitesi Müzik anabilim dalı başkanımız 22 üniversitenin müzik anabilim dalı başkanlarıyla iletişime geçerek bu konuda hemen bir tepki oluşturdu. TTKB bu tepkilerini ilettiler. Yarın da resim ana bilim dalı başkanları yine aynı kuruma giderek tepkilerini belirtecekler. Bu konuda bir düzeltme yapılmasını müfredat değişikliği yapılmadan uygulama başlamadan bir düzeltme yapılması ile ilgili görüşlerini belirtecekler ve bunun öne çıkan ilk eylem olarak nitelendiriyorum. Kuşkusuz sessiz kalmamak ve dinlenmemek gerekiyor. Yine Sayın Hablemitoğlu’nun vurguladığı gibi sessiz kalmamak ve duyduğumuz her olumsuz örnekte dile getirmek bu ağır saldırının önünde durabilmek sorumluluğu alınacaktır diye düşünüyorum.Teşekkür ediyorum.

Nazım Mutlu: Teşekkür ediyorum.

(Salondan alkışlar.)

Nazım Mutlu: Bu kez sağ yanımdaki Sayın Paksoy’a söz veriyorum. İki günlük izlenimlerini bizlere anlatacak ya da konuyla ilgili görüşlerini aktaracak.

 

Abdülkadir Paksoy: Teşekkür ederim. Ben aslında dedim ki böyle bir toplantı ardından tartışma fazla, iptal edin. Beni dinlemediler. Sabrınıza hayranım, teşekkür ediyorum.

İki gün boyunca tüm kurultayı izledim. Beş altı sayfalık not aldım. Bunları şimdi beş dakika içerisinde özetleyerek size sunmak istiyorum. Buradan rastgele geçen birisi olsaydım, sıradan bir öğretmen olsaydım ve bu toplantıları izleseydim ne söyleyebilirdim? Şu saptamalarda bulundum. Beş dakika içinde özetlemek gerekirse;

Türk ulusal eğitiminin temelleri Kurtuluş Savaşı ve ardından kuruluş döneminde atılmıştır. Yine Türk ulusal eğitim felsefesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesidir. Öğretmen örgütlenmesi yakın bir döneme kadar ulusalcı idi. Ancak son yıllarda bu tezinden uzaklaşmıştır. Konuşmacıların konuşmalarından çıkardığım sonuçlardan birisi.

MEB, küreselleşme saldırısının bir aracı durumuna gelmiştir. ‘Ulusal’ niteliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Adındaki ‘milli’ sözcüğü orada iğreti durmaktadır. Yine ulusal eğitimimiz 1940 yıllarının sonunda başlayan son çeyrek yüzyılda da önemli aşamalar geçiren küreselleşmenin etkisiyle büyük ölçüde ‘ulusal’ niteliğini yitirmiştir. Eğitimimizin ‘ulusal’ niteliğini yitirmesi, ulusal bütünlüğümüzü ve ülke bağımsızlığımızı tehlikeye sokmuştur. Bu sempozyumun özeti bence böyle yapılabilir.

Yapılması gereken nedir? Özgürlüğün ve bağımsızlığın tehlikeye düştüğü zamanlarda, siyasal görüş ayrılıklarının ikinci plana itilmesi, ön plana çıkarılmaması; bunu Zeki Sarıhan arkadaşımız çok güzel biçimde dile getirdi. Ulusal amaçlar doğrultusunda birleşilmesi gerekir. Mustafa Kemal’in başarısının temelinde de bu yatar. Kurtuluş Savaşı’nda, İslamcısını, Türkçüsünü bir araya getirmesin-deki başarının altındaki sır da buradadır. Konuşmacılardan Türk Dil Kurumu Başkanı Sayın Haluk Akalın bu konuda bize örnek olabilir. Sayın Akalın gerçekten 12 Eylül sonrası oluşturulan ve bir hükümet dairesi haline getirilen dil kurumunun çok ilerisinde bir tutum sergiledi, hayran kaldım. Ne yazık ki onun bu tutumu Talim Terbiye Kurulu’nun tutumuna yansımış değil, söz alsaydım o zaman söyleyecektim, bir cümle ile geçiştireyim. TTKB şu an incelenmekte olan kitabım var, birisi yedi yıl gidip geldi, birisi beş yıl gidip geldi. Hâlâ dahi devrim yerine ınkîlap, devrimci sözü yerine ınkîlapçı, ulusal çıkar milli yaz gibi, neyse onlara girmeden, Türk Dil Kurumu’nun tutumu ne yazık ki Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı’na yansımış değil.

Bugün dayanışma, siyasal görüş ayrılıklarının ikinci plana itilmesi zorunluluğu bir gerçek; yalnız bazı bilimsel gerçekler de göz ardı edilmemelidir. Bunu söylerken şunu söylemek istiyorum; bugünkü eğitim yapımızın kullanılan programlarında ulusalcı olduğu izlenimi yaratılmamalı. Şu andaki müfredat programını da biz yıllardır eleştiriyoruz. Yürürlükte olan programlar da ulusalcı değil. Yalnız eleştirmeye çalışıyoruz, yalnız öyle bir duruma geldik ki 82 Anayasasının durumuna geldik. Sayın Oktay Akbal 82 Anayasasını eleştirdiği için 3 ay hapse mahkum oldu, sonra o Anayasa’yı savunmak zorunda kaldı.  Çünkü yeni gelenler çok daha geriye götüreceklerdi. Belki biz de şu an, o konumdayız. Tamam, mevcut müfredat programlarını eleştiriyoruz ama, bunlar, daha da geriye çekmek istiyorlar. Biz vazgeçtik eleştirmekten; bunu bu haliyle savunalım ona geldik.

(Salonda gülüşmeler.)

Beş dakika oldu mu, söyleyeceklerim bu kadar, teşekkür ederim.

(Salonda alkışlar.)

 Nazım Mutlu: Teşekkür ediyoruz Sayın Paksoy. Günümüz gençliğinin duyarlılığının, istenilen düzeyde olmadığı genel bir gerçekliktir herhalde, öyle kabul ediyoruz; ama istisnalar da var tabii  Ersan Dağlı gibi.

Ersan Dağlı: Sağolun. Ben iki gündür öğrenci gözüyle dört oturum dinledim. Bu masaya gelince; şunu söylemek isterim. Bu rektörlük binasının önünden çokça geçtik lisede iken., zaman zaman buraya geldik. Bu binanın içinden Kemalizm diye haykırılması adına çok yakıştı, bu fikirdeyim. Adına çok yakıştı ve bireyin, üzerindeki sorumluluğu yani değiştirme gücünü küçümseyenler, bir Sayın Rektörün değiştirme gücünü unuttular herhalde.

(Salonda alkışlar.)

Benim iki gündür gördüğüm özellikle ulusal eğitimin çöküşü, ulusal eğitimin çökertilme süreciyle çok eşzamanlı, paralel yürüyor. Bu anlamda Türk eğitiminin içinde bulunduğu süreç Türkiye’deki özelleştirme, devleti tüccarlaştırma, ulusal devleti yerel parçalara bölme ve temelde de AB’yi Türkiye’yle buluşturmaya paralel. Türk eğitimi de paralı oluyor bu arada.. Bunu söylediğimiz zaman, var olana dönüştürdüğümüz zaman Türkiye’de eğitim genel olarak bu anlamda Türkiye’yi kuşatan yerel araştırma merkezleri, yerli ama bunları biçimlendirmesi dolayısı ile projeler sağlaması önemle sonu getirilmeye çabalayan şeyin ulusal ideolojilerin olduğunu bilen insanlar, bunların yerine konulmaya ya da bunların karşısında yükseltilen yapının da, aynı zamanda kendi savlarının yargısına bağlanarak, küresel sistem ve onun genellikçi, dinci  görenek yaklaşımları olduğu gerçeğini görelim. Bütün bunlar eğitimle yapılıyor. Çünkü bir ülkenin düzenini değiştirmenin, birden çok yolu var. Bir ülkenin eğitim sistemini değiştirmek, bir ülkenin hukuk sistemini değiştirmek. Türkiye bugün bu iki gerçekle yüz yüze. Her gün bir yasa değişiyor. Ben hukuk fakültesi öğrencisiyim ve sınavlarda zorlanıyoruz, Hangi yasaya göre yanıt vereceğimi şaşırmış durumdayım. Son yıllarda eğitimciler tarafından dile getiriliyor. Bunu şöyle özetleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Mustafa Kemal Cumhuriyeti’nden Prens Sabahattin devletine doğru ilerliyor. Aydınların devşirilmesi, ülke yöneticilerinin; o ülkenin bürokratlarının, siyasilerin devşirilmesi belki günü kurtarır şeylerdir emperyalistler için. Fakat nihai hedef için geleceği bize kaybettiren şey eğitimin devşirilmesidir. Eğitimi devşirilen toplumun yarını yok olmuş demektir. Söylenilen temel şeylerden biri de bu. Küreselleşme sürecinde eğitim, eğitim şirketlerinin piyasa araştırmasıyla sunulmakta; katkı ve ünlü  üçlemesiyle ‘öğrenci’yi ‘müşteri’ye dönüştürmekte. Bu anlamda ulus merkezli eğitimin yerini, ‘öğrenci’yi ‘müşteri’ sayan bir devlet yönetimi, sistemi ortaya konulmakta. Ulusal alanda din merkezli, dinci bağnaz medrese eğitimi getirilmeye çalışılıyor. Çağdaş, ulusal, ulusal kültür inşasını hedef alan ve bunu genç kuşaklara aktarmayı savlayan, pozitif bilim eğitiminin, lâik, eleştiren eğitimin yerine koymaya çalışıyor. İlk ve lise eğitiminin temelden yoksunluğu, eğitilmiş gibi davrananlar için, üniversitede  etkisini göstermektedir. Bugün şunu da söylemek lazım ama, bugünkü iktidar karşısında en sağlam Atatürkçü gücü sağlayanlar AB merkezli Avrupa üst kimliğini hedefleyen üniversite programlarını uygulamaya koymaktan da çekinmiyorlar. Oysa, aydınlanmayı 13. yy. yaşayan bilgili Anadolu’nun, köy enstitüleri gerçeğini yaratan Anadolu’nun, herhalde eğitim sistemini kendi gerçeklerini gözeterek UNICEF programlarını, SOKRATES programlarını tersine çevirecek eğitimcileri vardır.

Biz Güneydoğu Anadolu’da savaş yaptık: Yakın zamanda, bunun filizleri yeniden ortada. Türk Silahlı Kuvvetleri kazandı, toplum kaybetti. Çünkü bölge eğitimi gözetmedi. Özellikle savaş sonrası bölge çünkü, bir terör savı yalnızca toprak koparmak değildi. Bir etnik kimlik, siyasal kimlik haline getirildi. Bu kimliği toplum üzerinde inşa etti. Güneydoğu’daki eğitim başarısızlığımız ve bu yatakhanesi olmayan YİBO’larla, yapmaya çalıştığımız eğitim sistemi, oradaki toplumsal başarısızlığımızın kanıtı gibi. Son olarak şunu söylemek istiyorum; cumhuriyet bir gemi, bu gemi dağlar aşmak için yapıldı. Bu gemiyi 1919’larda, başlarda olduğu gibi yürütecek olanda, gemiyi tasarlayan düşün mühendislerinin yapısını anlamamış olması vahim. Türkiye’deki en vahim şey, Türkiye’deki karşı devrimci gücünden daha vahim şey, uygarlığın taşınması için, kimseye muhtaç olmadan her şeyi yapabileceğini bilen gemi tasarımıdır. Mustafa Kemal’de güç beynidir. Ciddi bir düşün adamıdır, ciddi bir mühendistir.

On bin yıldır Türk Ulusu’nun sezer uçbeylerinin her seferinde yeniden yürüttüğü gemiler olmuştur ama, bir süre sonra geçmişi unutanlar sayesinde, ve her seferinde geminin içindeki iş birlikçi soysuzlar tarafından, yeniden batırılmış veya karaya oturtulmuştur.

Bugün ihaneti bir kenara bırakalım, mücadele Kemal’in öğretmenleri tarafından anakalesinde okutulacaktır. Buna inancımız tam. Nefes almakta zorlandığımız bu günlerde, önce Mustafa gibi düşünsel mücadeleyi ortaya koymak, şartlar daha da ağırlaşırsa tıpkı dedeler gibi cephelerde dövüşmek ya da Gördesli Makbule gibi Ulus dağında savaşmak zorunda kalacağız galiba. Bu bizim boynumuzun borcu. Çünkü bu borcumuzu öğretmenle-rimizden öğrendik. Öğretmen Makbule’den öğrendik,öğretmen Aksoy’dan öğrendik. Öğretmen Kışlalı’dan öğrendik.Öğretmen Üçok’tan öğrendik. Öğretmen Hablemitoğlu’ndan öğrendik.

(Salondan alkışlar.)

Hepinize çok teşekkür ediyorum, sağolun.

(Salondan alkışlar.)

Nazım Mutlu; Biz teşekkür ediyoruz.

(Salondan alkışlar.)

Nazım Mutlu; Bize tutumumuzu sorgulamamız gerektiğini anlattın aynı zamanda.

Nazım Mutlu: Buyurun Sayın Delibaş.

Gülseren Delibaş: Teşekkür ederim. Bu kurultayda, Ulusal Eğitim Derneği’ni ve diğer kuruluşları kutluyorum. Bir saat önce, ara verildiğinde emekli öğretmenimiz müzik öğretmenimizle ayak üstü söyleştik. Müzik öğretmenimiz bana şöyle bir soru sordu; bu kurultayda çok önemli bilgiler verildi, eğitimle ilgili öneriler gösterildi. Projelerden söz edildi, ama bizler bunu duyduk çok sevindik. Halkımız ne yapacak? Halkımız acaba bu kurultayda konuşulanları bir kitap haline dönüştürebilecek misiniz? dedi. Ben de iki, iki buçuk ay sonra bu kurultayda konuşulan her şeyi kitap haline dönüşeceği müjdesini verince çok sevindi. Gerçekten çok önemli bilgilerdi. Türk eğitim sistemiyle ilgili önemli konularda, konular ele alındı. Değerli öğretim üyelerimiz şimdiki MEB’e gerçekten değiştirmesi gerekli eğitim sistemiyle ilgili önemli saptamalar yaptılar.

Ben biraz söz edilmeyen eğitim sistemiyle ilgili bir konudan söz etmek istiyorum. Devlet okullarının işlevi. Devlet okullarının işlevi şu anda kalmadı. Devlet okullarının işlevinin yerini dershaneler aldı.

Bakın iki yıl oldu UED kurulalı. Bir yıl önce Kocaeli’nde derneğin şubesini oluşturduk. Ben bu bir yıl süresince en aşağı elli kişiden, bize gelerek ki bu gelenler veliler. ‘siz bir derneksiniz, sizin basın açıklamalarınız oluyor, okuyoruz, çok mutlu oluyoruz. Kesinlikle size güveniyoruz, eğitimdeki aksaklıkları düzelteceksiniz’ dediler. İnanın bu bizleri çok mutlu etti. Kurulduğumuzdan bu yana en aşağı 80 basın açıklaması yaptık Kocaeli’nde. 80 basın açıklamasının ancak, 35 tanesi yayınlandı. İşlerine geleni yayınlıyorlar, gelmeyeni yayınlamıyorlar.

Veliler dershaneler çocuklarımıza niçin okul oldu? Niçin devlet okullarında eğitim yapılmıyor? Biz neden para ödemek zorundayız? Neden eğitim özelleştirildi, bu konuda dernek görevini yapsın diye sordular. Bu bizim görevimiz. UED görevi. Yalnız, bunu UED tek başına yapamaz. UED, üniversitedeki tüm öğretim üyeleri özellikle eğitime önem veren eğitimin önemini bilen tüm öğretim üyeleri artı veli örgütleriyle, eğitim sendikaları, eğitim dernekleri ve eğitime gönül veren herkesi yanına alarak birlikte başaracaktır.

Ulusal eğitim,neden ulusal eğitim? Çünkü ulusal eğitim paramparça oldu. Ulusal eğitim gerçekten paramparçadır. Biz 2005 yılında ulusal eğitim kurultayı yapıyorsak demek ki Atatürk’ün ölümünden sonra, biz eğitimde önemli atılımları yapmadık. Atatürk’ün özellikle Kurtuluş Savaşı sonunda başlattığı ulusal eğitimi güçlendirebilirsek koruyabilirsek dernek olarak yanımıza da özellikle söylediğim kuruluşları alarak bunları yapabilirsek işte o zaman ulusal eğitimimiz tehlike altında olmayacaktır.

Ulusal devlet, ulusal devlet deyince ulusal dilimiz ulusal kültürümüz ulusal eğitimimiz hepsi gidiyor. Demek ki biz devlet olarak ulusal devletimiz tehlikede olduğu müddetçe uyumamamız gerekir diyorum. Bu kurultayda bakın saat altıya geliyor. gerçekten teşekkür ediyoruz tüm bizi dinleyenler, katılımcılar için. Atatürk’ün bir sözüyle ben noktalamak istiyorum. Ve çözüm önerisi olarak da Sayın Semih Koray Beyin öncülüğünde UED’nin amacını gerçekleştirelim. Küreselleştirmeye hayır, ulusal devletimizi korumaya evet diyelim.

Atatürk’ümüz ‘ Dünya yurttaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir’ demiştir. Bunun ikinci gün öğleden sonra oturumda özellikle dile getirdiler. Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim felsefesinin temelinde barışçılık, kardeşçilik ve düşmanlık duygularından uzaklaşma yatmaktadır. Evet, biz Atatürk’ün bu sözlerine dikkat edersek kesin istediğimiz Türkiye’ye hedeflediğimiz Türkiye’ye kavuşacağız diyorum, teşekkür ediyorum.

(Salondan alkışlar.)

Nazım Mutlu: Vakit ilerlemişken biz onu altıya doğru değil, yediye doğru diyelim.Biraz daha hızlı olalım düşüncesindeyim. Şimdi, konuşmacılara yönelik ya da bire bir kendinizin özgün eleştirileriniz varsa, isimlerle beraber kısa kısa alalım. Varsa sorusu olan ya da katkıda bulunmak isteyen ?

Birisi - Zeki Bey mi acaba?- soru değil,katkı.

Nazım Mutlu: Evet, katkı. Buyurun, buyurun.

İzleyici:  Üç önerimiz var.

1) Bilimsel amaçlı,

2) Kuramsal amaçlı,

3) Estetik amaçlı

İzleyici, Işın Köyceğiz: Ben bu toplantı sonunda, bu çalışma sonunda son iki amaçtan yani kuramsal ve estetik amaca ne kadar uzak kaldığımızı nedenleriyle birlikte daha somut olarak görebildim. Diploma kültürüne takılan olgunlaşma kültürü alamayan bireysel gençliğin neleri daha çok yetiştirdiğimizi daha somut olarak gördüm. Bu benim yaklaşımım. Eleştirel açıdan yaklaşımımla ilgili bir şey söyleyeyim. PISA, OECD’nin bir eğitim programı. 2000 yılından beri uluslar arası eğitilmişlik düzeyini ölçen bir program bilindiği gibi. 30 OECD ülkesi arsında Türkiye her yarışmada sondan ikinci oluyoruz, 29. oluyoruz. Uluslar arası eğitilmişlik yarışmasında sondan neden 2. olabildiğimizi bu toplantıdan sonra yeni anladım. Ancak 2000 yılından beri uluslar arası eğitilmişlik yarışmasında ciddi bir yarışmadır. Biz 4600 öğrenciyle katıldık, 155 değişik okuldan öğrenci toplandı, her ülkede böyle ciddi bir katılım sağlıyor ve bu yarışmada üst üste Finlandiya birinci geliyor. Finlandiya küçük bir ülke. Yanlış hatırlamıyorsam ekonomisinin %60’ını kamusal alan devlet yönetiminde, yanlış hatırlamıyorsam sosyal demokrasi ilan eden bir ülke galiba. Şimdi ülkesinin dört sene üst üste birinciliğe taşıyan Finlandiya eğitim modelinin biraz daha masaya yatırılıp tartışılabilir miydi diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.

Nazım Mutlu: Teknik olarak diyorsunuz herhalde.

Aynı izleyici: Ulusalcılık güzel de uluslar arası böyle bir başarıya imza atan bir eğitim modelini de öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü, köy enstitülerinin herkes tarafından öğrenilmesi görüşünü savunuyoruz. Teşekkürler.

Mahiye Morgül: Ben bu beye cevap vermek istiyorum.

Nazım Mutlu: Adınız lütfen.

Aynı izleyici: Ben Ahmet Ustaoğlu. (adam başta başka sonda başka ad söylüyor)

Mahiye Morgül: Öğretmenim, benim bu konuda ayrıntılı bir yazım bu ay Bilim Ütopya’da çıkacak. Gecikti çıkamıyor. PISA 2004 Raporu ama 2002’nin Almanya üzerine raporunu bağlantılı olarak epey bu konuda genişçe bir yazım çıkacak.(adama söylüyor)

Nazım Mutlu: Peki

Üç kişi bir arada konuştuğu için söylenenlerin hiç biri anlaşılamadı.

Nüvit Conat: Finlandiya’nın bu duruma gelmesi, eğitim sisteminden önce, insanıyla ilgilidir. Finlandiya insanının sol kimliği çok üstündür.

Mahiye Morgül: Sosyal devlet.

Nüvit Conat: İnsanı çok üst düzeydedir. Ulusal kimliği çok önemlidir ve örnek vereyim; Finlandiya’da bir dönemde, trenlerde, bilet satılmazdı. İnsanlar bir kutuya gideceği yerin ücretini atar ve bunu da hiçbir Finlandiya insanı kesinlikle ücretini vermeden binmezdi. Kondüktörden önemli insan yoktur. Finlandiya eğitim sisteminin felsefesi bizi denetleyecek insanı nasıl denetleyeceğiz diye özetleyebiliriz.

Nazım Mutlu: Teşekkür ederim. Başka söz isteyen, Sayın Fevzi Öz.

Feyzi Öz: Efendim toplantı hakikaten çok güzel oldu. Herkes çok güzel. Bu saat olmasına karşın bir hayli arkadaşlarımız var. Burada bir çok eleştiriler oldu. Bu salondan ayrılacak arkadaşlara baktım, huzur içinde olması için bir iki cümle söylemek istiyorum. Finlandiya’yı kuşkusuz bu hale getiren, okumuşsunuzdur bir çoğunuz zannediyorum. Beyaz Zambaklar ülkesi Finlandiya. Barodaki Prof. Stelman. O bir öğretmen. Onların vasıtasıyla çok acınacak durumda olan ülke. Fakat Stelman hareketinden sonra, işte Finlandiya bu duruma geldi. Onu tanımadım, görmedim ama çok güzel şeyler gördüm. Bu salonda olanlar ayrılırken huzur içinde istikbale, geleceğe bakmalıdırlar.

Çok değerlerimiz var. Onlardan, büyük Atatürk’ün atılımlarında, bütün engellemelere karşın çok iyi neticeler vardır. Çok iyi neticelere de varacağız. Bunların hepsini aşacağız. Ben yürekten inanıyorum. Bir büyük bilginin söylediği gibi, hiç kimse nehirleri ters yöne aktırmaya muktedir değildir. Bütün bu yanlışlıklar zamanla ortadan kalkacaktır. Çünkü, orada konuşan genç arkadaşlarımız ve burada konuşan arkadaşlarımız bunun müjdesidir. Bunların hepsini yeneceğiz. Yürekten inanıyorum. Ülkemizin geçmişinde çok örnekler var. Uzun yıllar bahsettiğim gibi, dünyanın dört bir yarısında görev yaptım, son günlerden güzel bir anı anlatarak ülkemizin yüce Atatürk’ün dediği kadar ileri gittiğimizi belirtmek istiyorum. Asya-Pasifik ülkeleri MEB toplantısında geri ülkelere sordum; nedir bu haliniz diye, ne olacak? Bu perişan halimiz iki nedenden dolayı. Kadınlarımız hâlâ kafes arkasında. Tanrı bize bir Atatürk göndermedi dediler. Özbekistan’da bir anı. Harf devrimi toplantısı yapıyorduk oranın Talim Terbiye Meclisi ile Osman Kaptan var, milletvekili. Beş kişilik grup, ben grup başkanıydım. İmzaladık önerilerimizi. Usulen bir çay verdiler. Çay sırasında TTM üyesi Fadime Hanım’ın şu sözünü onur duyacağım şekilde nakletmek istiyorum; ‘Çok mutlu oldum, Türkiye’nin burada oluşundan, bu alfabe birliğinde de yüce Atatürk’ün kabul ettiği alfabeyi kabul etmekten’. Yalnız, benim adım Mehmet Feyzi Öz. Benim içimde bir dilek var. Her insanın içinde bir dilek vardır. Olanak bulsam Türkiye’mi ziyaret etsem. Onlar için Türkiye bir rüya. Bu Atatürk’ün getirdiği bir rüya. Türkiye’yi bir ziyaret etsem, yüce Atatürk’ün Anıtkabri’ne gidip mezarını yüz sürem, sonra öleceksem ölsem. Bu kadar Atatürk’e ve cumhuriyete hayran insanlar. Onun için benim 60 yıllık bir eğitimci olarak buradaki genç arkadaşlarımıza da, bütün arkadaşlarımızın hepsine bütün bu engelleri yeneceğiz ve yüce Atatürk’ün izinde çok ileri hedeflere gideceğiz. Muasır medeniyet üzerine çıkacağız. Güvenle inanıyorum, saygılar, sevgiler.

(Salonda alkışlar.)

Nazım MutluB Süremiz burada doldu, son bir arkadaşımıza söz verelim. Çok kısa olmak kaydıyla. Buyurun.

Mehmet Doğan: Bütün konuşmacılara ve katılımcılara ayrı ayrı teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum. Küçük bir anı. Geçmiş yıllarda, ben Mehmet Doğan, emekli ilköğretim müfettişi. Köyün birinde,  teftişten sonra çıktık başka bir yere gideceğiz. Oradaki öğretmenin birisi dedi ki bana; hocam sizden dedi, bir ricam olacak. Hayırdır, nedir dedim. Çıktık gidiyoruz öbür köye doğru. Sizin çevreniz öğretmenleri eleştiriyor dedi. Ne diyorlar dedim. Siz teftişlerinizin son bölümünde halk türküleri ya da okul şarkılarını söyletiyormuşsunuz ve sonunda da İstiklâl Marşı’nı söyletiyormuşsunuz, bunu öğretmen söyleyemeyince siz kendiniz söylüyormuşsunuz ve öyle diyormuşsunuz ki İstiklâl Marşı’nı bilmeyen söylemeyen öğretmen olur mu diyormuşsunuz, dedi. Düşündüm gerçekten doğru. Bu yaptığım bir şey. Oradan çıktım. Devam ediyorum. Kendi kendime sordum; Senin yaptığın doğru mu, yanlış mı? Doğru. ‘müfettiş’ olarak görevim rehberlik yapmak. İyiyi doğruyu yolu göstermek. Şimdi burada dönüp dolaşıyor iş, eğitim işi öğretmenin üzerine kalıyor. Devlet öğretmeni köy enstitülerinde olduğu gibi çok iyi düzeyde geliştirmezse, yetiştirmezse öğretmen gittiği yerde bir şey yapamaz. Türkiye’nin en büyük sorunu öğretmen yetiştirme politikalarını yeniden köy enstitüleri olduğu gibi yeniden ele alması lazım. Öğretmen donanımlı gitmesi lazım. İnançlı gitmesi lazım göreve. Sonuna kadar bunu götürmezse, elbette eğitim başarılı olur, çağdaş olur. Ulusal olur. Ama bunu göremiyorsunuz, üzülüyorum. Şimdi şurada gördüğüm insanlar, eğitime gerçekten inanmış insanlar geliyor buraya, e bu yetmez. Sayın Fevzi Öz hocamın dediği gibi güçsüz olmayalım ama gerçekleri de görelim, problemin çözülmesi için adım atalım. Bu yönde hiçbir şey göremiyor sadece derneklere üye olan insanlar düşünüyor. Gene de mutsuz olmamak lazım. Saygılar sunuyor, teşekkür ediyorum.

Nazım Mutlu: Teşekkürler. Değerli izleyiciler bu bölümü burada sona erdiriyorum, sonuç bildirisi okunacağı, pardon. Buyurun.

Nesrin Çobanoğlu: Aslında biraz önce vurgulamayı unuttuğum, fakat konuşmalardan sonra özellikle gerekli olduğunu düşündüğüm, bir konu var. İki günden beri çok yoğun bir biçimde konuştuk, tartıştık. Her bir oturum fazlasıyla bilgi yüklüydü. Bunları sadece gerçekte biliyoruz ve basılacak. Ayrıca üniversitelerde her bir oturumun tek tek alt konulara bölünerek değişik üniversitelerde birer etkinlik olarak düzenlenmesini gene özenle kuruluşların hepsine öneriyorum. Belki de Zeki Hoca’ya bakarak yeniliyorum. Örneğin bizim üniversitemizde gene, Tıp Fakültesinde bilim ve eğitim dili olarak Türkçe başlıklı bir panel düzenlenebilir. Hemen öğretim yılının başlarında. Ama sadece bununla kısıtlı kalmamalı, bir çok üniversitede kuşkusuz böyle gurur duyacağımız öğrenciler var ve bekliyorlar aslında. Eminim her üniversitede geniş katılımla bu konuda her ne kadar üniversite böyle düşünmese de bir çok üniversite düşünüyor, gençlerin özellikle bu konuda bilimsel ve bu konuda duyarlılığı olan gençlerin daha aktive edilebilmesi için önemli buluyorum. Bu bilgi birikimini basılı hale getirelim. Ama ayrıca, gene her bir panele tek tek konu başlıkları çok güzel, değişik üniversitelerde bunu ben tekrar yapalım diye söylüyorum.

(Salonda alkışlar.)

Nazım Mutlu: Konuşmacı arkadaşlara bu anlamda önerileri varsa, birer cümle ile alalım lütfen.

Paksoy: Bir cümle, zaten en kısa konuşan da benim. Şimdi küreselleşmenin kapitalizmin dünya egemenliği anlamına geldiği konusunda tüm sunumcular hem fikir. Bu adla küreselleşme ulusun temel unsurları olan tarih birliği, dil birliği, kültür birliği bunları parçalamaya yöneliyor ve Türk Ulusu ulus olma özelliğini yitiriyor. Bunu engellemenin yolları siyasi çözümden geçiyor. Siyasi bir irade olmadan, tepeden sağlanacak o Mustafa Kemal’in gerçekleştirdiği çelik çekirdek benzeri irade sağlanmadan bu iyi dileklerimizin gerçekleşmesi bana olanaksız görünüyor. Yurt dışında ABD’de benim ülkemde özgürlük yok, kızlarım onun için burada okutuyorum diyen başbakan yerine başka türlü konuşan yetiştirecek, göreve getirecek bir siyasi irade sağlanmadan bunların hiç birisi olamaz.

(Salondan alkışlar.)

Nazım Mutlu: Teşekkür ederim.

Delibaş: Eğitim insana yapılan en büyük yatırımdır. Bunu biliyoruz, o halde eğitime bütçeden ayrılan payın yükseltilmesi için hepimiz çalışalım. Çünkü, en büyük eksiklik eğitime bütçeden ayrılan payın eksikliğinden ileri geliyor. nasıl yükselteceğiz, Sayın Semih Koray’ın öncülüğünde ben artık öyle diyorum, çünkü kesin konuşuyor. Projeler hazırlayacağız. Sayın Semih Koray’ın öncülüğünde tüm öğretim üyelerini burada projelerini yaşama geçirmek istediklerini söylediler. Başlatalım diyorum, ulusal eğitim her zaman hazırdır, yeter ki biz üniversitelerle eğitim sendikalarıyla eğitim örgütleriyle dernekleriyle birlikte olalım. Birlikten kuvvet doğar teşekkür ederim.

Nazım Mutlu: Konuşmacılara teşekkür ediyorum, onları yerlerine alabiliriz buradan. Sonuç bildirisi efendim.

Zeki Sarıhan: Cumartesi-Pazar tatilinde günlerini kurultaya vererek geç saatlere kadar burada kalmakta direnen sayın izleyiciler sayımız son saatlerde bir hayli az gözüküyor ama bu tip davalar dirençli insanlarla başarıya ulaşır. Eğer bu direnciniz varsa ki, var olduğu görülüyor bu davayı başaracağız.

Bu iki günlük program içersinde üçüncü defa karşınızda olma görevi bana verildi. Açış konuşması ve sunduğum bildiriden sonra şimdi de sonuç bildirgesini okumak için karşınıza çıktım. Bundan önce bir iki açıklama yapmam gerekti. Bana da pek çok insan sordu, burada da söylendi. Bu kurultay kitabı olacak mı, kitap olarak basılacak mı?

Projemizin başlangıcında Ankara Üniversitesi’yle bu konuyu görüştük. Daha doğrusu yapılacak işleri sıraladık, o bu kurultay kitabını bastırabileceğini bize söz vermişti, umarım Ankara Üniversitesi bu sözünü gerçekleştirir. Biz bu bütün bant çözümlerini kamera çözümlerini yaparak, mümkün olduğu kadar kısa sürede yaparak yaz içinde kitabı baskıya hazır hale getirip, Ankara Üniversitesi’ne vereceğiz. Eğer Ankara Üniversitesi’nin olanakları el vermezse biz kitabı gene bastırabiliriz. Dışarıda masalarda da gördüğünüz gibi biz dernek adına birkaç kitap yayınladık. Etkinliğe katılan kuruluşlardan birisi de bunu üstlenebilir.

İkinci bir açıklama açış konuşmasında da söylemiştim. Burada da çok ilgi uyandırdığını gördüm. ADD genel başkanı Sayın Ertuğrul Kazancı da bu konuyla ilgili birkaç cümle söyledi. Bu kurultayı biz Türkiye’nin başka kentlerinde üniversitelerimizle iş birliği yaparak tekrar etmek istiyoruz. Buradaki kadroların bir kısmını, olanağı olanların oraya götürerek oralardan yeni takviyeler alarak özellikle üniversite öğrencilerimizin de katılımını sağlayarak, eğitimci ve dekanlarının katılacağı kurultaylar yapmak istiyoruz gene küreselleşme ve eğitim olmak üzere, çünkü bunu yurda yaymak ve pek çok insanı haberdar etmek gerekir. Şimdiden bu kurultaya talip olan eğitim fakültesi dekanları oldu. Hasan-Âli Yücel Eğitim Fakültesi, İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi dekanlarıyla konuyu görüşmüştük. Onlar rektörlerini ikna edebilirlerse, ikna olmamaları için bir neden yoktur. Bunu tekrarlamak istediklerini söylemişlerdi.

Ertuğrul Kazancı da bütün ADD şubelerinin bu işe talipli olabileceğini söyledi.

Biz bu kurultayı gerçekleştiren yedi kuruluşun ismi geçiyor burada. Bu kuruluşlar burada bir araya gelebiliyorsak Türkiye çapında da hem buradan hem de oralardan katılacak kuruluşlarla bu kurultayları destekleyebiliriz. Yeter ki biz de ulusal eğitim davamız boyunca kararlılık devam etsin.

Buna şiddetle de ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

Sonuç bildirgesine geçmeden önce bu çalışmaya destek olan başta Gazi Üniversitesi Rektörlüğü, sunucu ve onun teknik personeline uzanan bir zincir içerisinde çalışan herkese, Ankara Üniversitesi’nin başka bir mevcudunu rektör adına konuşan değerli hocamızdan başka ama bizim afiş ve davetiyelerimizi üstlendiler, teşekkür ediyoruz, kitabı bastırdığı zaman daha da büyük teşekkür edeceğiz. Tekışık Vakfı’na da teşekkür ediyoruz. Hüseyin Hüsnü Tekışık kendisi Ankara’da olmadığı ve kurultaya da katılamadığı halde, katkısını yaptı. Çankaya Belediyesi, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan duyurunun bedelini ödedi. Türk Eğitim Sen de daha önce de söylediğim gibi giderlerin bir kısmını üstlendi. Ayrıca kurultayımıza çelenk gönderen kuruluşlara çok teşekkür ediyorum.

Bunun için UED Danışma Kurulu toplantısına gelen, kurultayın düşünsel hazırlıklarına katılan, onun seçtiği beş kişilik alt kurulda çalışan arkadaşlarımız ve diğer tüm işlerini gören arkadaşlarımıza sonsuz teşekkür ediyoruz. UED kurultay önerisini getiren ve yapılmasında önderlik yapan kuruluş, ancak çalışmaların tamamını üstlenmiş değil, birlikte getirdik yürüttük. Buna rağmen öneri ve önde götürdüğümüz için teşekkür etmek de bize düşüyor, hepsine ve siz katkılardan dolayı değerli izleyicilere konuşma yaparak,gerçekten de değerli düşüncelerini herkesin de söylediği gibi disiplinli ve karlı düşüncelerini dile getiren araştırma yapan çalışan bildiri sunucularına çok teşekkür ediyorum.

Bu tip kurultaylarda bir sonuç bildirgesi gelenek olmuştur. Bunun bir yararı da var; kurultayda neler konuşuldu, ne gibi öneriler var, bunun kamuoyuna aktarılmasında fayda var, daha şimdiden bu kurulun metnini isteyen arkadaşlar oldu. Hatta bir kuruluşta olmadığı halde bundan kişisel olarak yararlanmak isteyen.

Bu görev bana verilmişti. Hazırlama görevi. Bunu hazırlarken bildiri metinlerini aklımdan geçirdim, hem başlıkları hem izliyorum, burada özet olarak ne anlatılıyor o havayı koklayarak. Bir de bu sona doğru öğleden sonra rast gele yöntemi uygulayarak bazı bildiri sunucularına kağıt verdim. Neyin yer almasını, neyin vurgulanmasını istersiniz iki cümlede yazın dedim. Onların görüşlerini de almış olduk. Nejat Akfırat’la birlikte bu binanın en üst katında bir bilgisayara geçtik. Arkadaşın katkılarıyla da size bir öneri sunacağım. Tek aralıklı, 12 punto yazıyla yaklaşık iki sayfa tutmaktadır. Öyle sanıyorum ki kurultayımızın baştan sona gelen havasını da içermektedir. Eksikler varsa öneriler olarak dile getirilmesini ve bunun da bildiriye girecekse giriş formülünü bize bırakmanızı rica ediyorum. Çünkü bunların yazımı yerleştirilmesi zaman almaktadır. Önermekle olmuyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonuç bildirisi UED Genel Başkanı Zeki Sarıhan tarafından okundu.

 

Ulusal Eğitim Derneği’nden

 

İKİNCİ ULUSAL EĞİTİM KURULTAYI

SONUÇ BİLDİRGESİ

 

Ulusal Eğitim Derneği tarafından Gazi ve Ankara Üniversitelerinin aktif desteği, Bilim ve Ütopya Kooperatifi, Çankaya Belediyesi, Tekışık Vakfı ve Türk Eğitim Sen’in katkılarıyla 11-12 Haziran 2005 günlerinde Gazi Üniversitesi’nde toplanan “Küreselleşme ve Eğitim” konulu II. Ulusal Eğitim Kurultayı, 7 oturumun yapıldığı, 18 bildirinin sunulduğu iki günlük yoğun çalışmaları sonucunda oy birliği ile aşağıdaki Sonuç Bildirgesi’ni yayımlamaya ve bunu başta eğitim kurumları ve eğitimciler olmak üzere kamuoyunun ilgisine sunmaya karar vermiştir.

Son yıllarda çokuluslu şirketler ve bunların yönlendirdiği devletler, Türk devletini zayıflatarak Türkiye pazarına bütünüyle hakim olabilmek, ulusal direnç noktalarını yok etmek ve  kendi amaçlarına hizmet eden bir eğitilmiş nüfusa sahip olmak için ulusal eğitimin yerine küreselleştirmeci bir eğitim sisteminin konulması konusunda yürüttükleri çalışmaları hızlandırmışlardır.

Ulusal eğitimimizi çökertmek isteyen emperyalist çevreler, bir taraftan Milli Eğitim Bakanlığı ile program çalışmaları yapmakta, diğer yandan çeşitli fonlarıyla besledikleri bazı entelektüel çevreleri harekete geçirmektedirler.

Ders Kitaplarında İnsan Hakları Taraması ve Alternatif Ders Kitapları projeleri ile şimdiye kadar görülmemiş bir cüretle Türk Milli Eğitim mevzuatında ulusal devleti ve milli birliği korumaya yönelik ne varsa atılmasını, yurt sevgisinin köreltilmesini, çocuklarımızın ve gençlerimizin çokuluslu şirketlerin sadık birer elemanı olabilmeleri için yoğun bir çalışma gösterilmektedir.

Bakanlığın Öğrenci Merkezli Eğitim adını verdiği ve bireyci insan yetiştirmeye yönelik olduğu anlaşılan eğitim programları, bakanlık yetkililerinin “Kemalizm’in eğitimde artık yapı taşı olmayacağı” gibi açıklamalar kaygı vericidir. Program çalışmaları Milli Eğitim Temel Kanunu doğrultusunda, Türk toplumunun ihtiyaçları gözetilerek yürütülmeli, bu çalışmalarda yabancı kuruluşların ve danışmanların müdahalesine derhal son verilmelidir.

Gençlerimiz Batı sermayesinin ihtiyaçlarına göre yetiştirilmek istenmekte ve en yetenekli gençlerimiz bu ülkeler tarafından devşirilmektedir.

Yıllardır Türk ulusal eğitiminde bir kangren olan yabancı dille eğitime derhal son verilerek 8. Beş Yıllık Plan’ın da emrettiği üzere, bütün eğitim kurumlarımızda eğitim dili Türkçe olmalıdır. Türkçe’nin eğitim ve bilim dili olamayacağı bir safsatadır.

“Anadilinde eğitim” adı altında Türkiye’de Türkçe’den başka bir dilin eğitim dili olarak kullanılması isteği hem olanaksızdır hem de Türkiye’yi bölmek isteyen çevrelerin amaçlarına hizmet etmektedir.

Ulusal eğitime ve Türkçe’ye sahip çıkmak, en önce öğretmen kuruluşlarının ve bu arada eğitim çalışanlarını bünyesinde toplayan sendikaların  başta gelen görevidir. Buna aykırı tutumlar alan ve bunda ısrar eden sendikalar Türkiye öğretmenlerinin değil, dayandıkları ve güvendikleri dış güçlerin sendikası olacaktır.

Çocuklarımız ve gençlerimiz bütün eğitim kademelerinde Atatürk’ün ve Türk devriminin gösterdiği yönde, Türkiye’nin bağımsızlığına kararlılıkla sahip çıkan, sorunları akıl ve bilim yöntemiyle çözen ve kendilerini ulusa ve insanlığa adamış insanlar olarak yetiştirilmelidir. Türk toplumunun Atatürk’ün 10. Yıl söylevinde vurguladığı kendine güven duygusunu yeniden kazanmaya şiddetle ihtiyacı vardır. Köy Enstitüleri uygulamasında doruğa çıkan Cumhuriyet Devrimi’nin eğitimi, Batı ülkelerindeki eğitim sistemlerinden geri değildir, hatta yetiştirmek istediği, küresel çapta haksızlıklara karşı çıkan, mazlumların hakkını arayan, başı dik insanlar öngördüğü için felsefi bakımdan emperyalist Batı ülkelerindeki eğitimden daha ileridir.

Ulusal eğitim, ulusal birliğin güvencesidir. Öğretim Birliği Yasası Cumhuriyet devriminin temellerindendir. Yasadışı eğitim kurumlarıyla tarikat okullarına göz yumularak bu devrim yasanın delinmesine izin verilemez.

Üniversitelerimiz ulusal ihtiyaçlarımıza göre nitelikli insan gücümüzü yetiştiren ulusal eğitim kurumlarımız olmak zorundadır.

Son zamanlarda gençlerimiz arasında başlayan ulusal uyanış sevindiricidir. Ancak bunun daha etkili ve daha örgütlü olabilmesi için çalışmak göreviyle karşı karşıyayız.

Okulları bir ticarethane, öğrenciyi bir müşteri gibi gören, piyasanın isteklerine teslim olmuş  dış kaynaklı anlayışlardan vazgeçilerek her kademede eğitim bir kamu görevi sayılmalı ve parasız verilmelidir. Kamu kaynaklarının özel okullara ve özel üniversitelere aktarılmasından vazgeçilmelidir.

Türkiye’de dışarıya bağımlılığın arttıkça eğitimde nitelik de düşmektedir. Eğitimin yerel yönetimlere devredilmesi, paralı hale getirilmesi ve özelleştirilmesi, okulların kendi kaynaklarını kendilerinin bulmasını öngören anlayışlar, niteliği daha da düşürecek ve okullar arasındaki farkı artıracaktır. Eğitimde niteliği yükseltmek için de hem öğretmenlere hem öğrencilere yeni bir heyecan kazandıran laik, karma, bilimsel, “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine inanan, akılcı, üretmen ve yaratıcı, fırsat eşitliğini öngörün  bir ulusal eğitime sarılmaktan başka çözüm yolu yoktur. En nitelikli eğitim ulusunun haklarına kararlılıkla sahip çıkan halkçı bir eğitimdir.

Türk eğitim sistemine ve velilerin bütçesine büyük bir yük haline gelen dershane sistemini ortadan kaldıracak çözüm yolları bulunmalıdır.

İlköğretimde resim, müzik ve beden eğitimi derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması tasarısından vazgeçilmelidir. Aksi halde teknolojiyi kullanmaktaki beceri kadar bilim ve sanatta da yetişmek zorunda olan çocuklarımız ve gençlerimiz kişiliklerini geliştirmekten yoksun kalacaktır.

Kurultayımız Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 1921’de toplanan ilk eğitim kongresinde isabetle belirttiği gibi “Doğu’nun ve Batı’nın etkisinden uzak” ulusal bir eğitime olan ihtiyacımızı teyit ederek, ulusal eğitimde direnmeye ve bunun için bağımsızlıktan, aydınlanmadan ve halkçılıktan yana bütün ulusal güçlerin elbirliğiyle çalışmasının zorunluluğuna işaret eder.                                                                           

12 Haziran 2005

--------------------------------------------------------------

Ulusal Eğitim Derneği: Selanik Cad. SSK İş hanı A Blok 8. Kat, No. 512

Kızılay-Ankara, Tlf .0312.430 20 80, Faks: 0312.433 12 83

 

 

Salonda coşku dolu, uzun alkışlar.

Nazım Mutlu: Sayın Sarıhan ayrılmıyor tabi, şu nedenle: sonuç bildirisini dinlediniz. Bildiriyle ilgili önerisi olan yahut da şurası çıkarılabilir diye önerisi olan varsa onlara söz verelim. Buyrun Sayın Saltık.

Ahmet Saltık: Çok teşekkür ederim değerli arkadaşlarımıza, usta eğiticilerimize. Çok kısaca bir yerde geçen küreselci sözcüğü yerine küreselleştirmeci sözcüğünü önermekteyim. Uygun görülürse küreselleştirmeci dedikten sonra da ayraç açarak yeni emperyalist köyü tanımlamanın daha net bilgiler açısından doğru olduğunu düşünüyorum.

Bir başka yerde bu küresel sözcüğü sanıyorum sonlara doğru geçmişti. Tabi mimarisini bozmadan çok hoş kurulmuş mimarisini koruyarak uygun görülürse, bir başka paragrafın sonunda halka adamış kendisini biçiminde geçti, ulusa ve giderek insanlığa denirse Türk eğitim sistemi önce ulusa oradan evrenselliği kucaklayan bir ülkü, taşıdığı sanıyorum vurgulanmış olur.

Bir başka paragrafta devrim yasasına gönderme yapıldıktan sonra, eğitim birliği yasasına gönderme yaparak bu yasayla diye devam ediyor uygun görülürse bu devrim yasasının ‘ bu yasa yerine’ ‘bu devrim yasasının’ kullanılması uygun olur. Hatta değiştirilmesi teklif edilemeyecek bu devrim yasasının biçiminde metin açılırsa ulusal bağlantısının belirtmiş olduğu sanıyorum vurgulanır. Oldukça içerikli sıfatlar kullanıldı, bir daha gözden geçirilebilinir mi diye ben liste yapmaya çalıştım. Türk eğitim sisteminin temel niteliklerini belirlemek üzere. Laik, ulusalcı, karma; kız ve erkek öğrencilerin aynı sırada birlikte oturdukları, bilimsel, barışçı, sanıyorum barışçı sıfatı geçmedi. Atatürk’ün yurtta barış, dünyada barış ilkesine gönderme yaparak. Eleştirel bakışçı, bağımsızlıkçı, üretken, halktan yana, aydınlanmacı gibi itemleri uygun yerlere serpiştirmeli.

Son olarak ben son paragrafa yakın bir yerlerde yer alarak, Türk Ulusu’nun yüce idealinin, yani Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde topraklarıyla bir bütün ulusuyla bölünmez bir birlik içinde sonsuza dek, özgür ve tam bağımsız yaşayarak çağdaş uygarlık düzeyine erişebilmesi için ideali kapatalım. Türk ulusal eğitim sisteminin kader belirleyici olgusunun vurgulanmasında büyük yarar var. İnsan eliyle bu ideal gerçekleştirilecek. Türk ulusal eğitim sisteminde bu ideali uygulayacak insanı bu ilişkileri uygun bir biçimde yer verilmesini talep ediyorum. Çok teşekkür ediyorum.

Nazım Mutlu; Sayın Saltık biz teşekkür ederiz. Sayın Emiralioğlu.

Mehmet Emiralioğlu: Evvela hepinize teşekkür ederim. Burada konuştuğumuz düşüncelerin tam yansıması olmuş. Benden önce konuşan arkadaşımızın dileklerinin de Zeki Bey’in istediği desteği kendisine tanımak şartıyla yerleşmesinde yarar görürüm.

Bu arada Türkiye eğitiminin toplumcu nitelik taşıması gerektiğine bir yerde yer verilmesi gerektiğini öneriyorum. Teşekkür ederim.

Nazım Mutlu: Biz teşekkür ederiz efendim. Sayın Akşin söz sizin.

Sina Akşin: Eğer buradaki arkadaşlar kabul ederse, emperyalistlerin topraklarımızda gözü olduğunu da belirtebiliriz.

(Salondan alkışlar.)

 

Nazım Mutlu; Çok teşekkür ederiz. Sayın Morgül.

Morgül; sosyal devlet yerine piyasaya göre eğitim modeline geçilmektedir, bunu bir araya yerleştirmenizi öneriyorum. Bu modelin ulus devleti parçalayacağını belirtmenizi öneriyorum.

Nazım Mutlu teşekkürler.

Adnan Türkkan; iki gündür küreselleşmenin eğitime olan etkilerinden bahsediyoruz. Bunun sonuç bildirgesine girmesi daha açık ifade edilmesi gerektiğini öneriyorum. Bu da liselerde MEGEP kısaltması var. Mesleki eğitim geliştirme programları. Yaklaşık otuz lisede uygulanıyor ve AB bayrakları asılıyor liselerimize. Bunu ifade eden bu programa son verilmesi çağrısı yapan bir cümle, bir diğer cümle de üniversitelerde ERASMUS, SOKRATES gibi projelerin AB dayatması olan ve hedefi ortak Avrupa kültürü yaratmak olan küreselci eğitim programları var. Bunların adında geçen üniversitelerimizin programlarına son verilmesi çağrısı yapılmasını öneriyorum. Saygılarımla.

Nazım Mutlu: Teşekkür ederiz.

Nüvit Conat: Güzel sanatlar eğitiminin temel eğitime indirilmesini ve bildiriye girmesini öneriyorum.

Nazım Mutlu; teşekkür ediyoruz.

İzleyici; Kurultay etkinliklerinin sadece yurt ölçüsünde yaygınlaştırılması yanında ve dışında KKTC bu etkinliklerin yürütülmesinde yarar görüyorum.

(Alkışladılar.)

Hasan Güleryüz; İki tane önerim olacak. MEB araştırma yapabilir. Bilim üretebilir. Cehaletten kurtarılabilcek bir bilim merkezine kavuşulabilir çalışmaların yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bu cümleyi öneriyorum. Geçen yıllarda eğitim akademisi ya da bilimsel kurul araştırma, inceleme yapan öneri getirecek bir yapısı olması lazım. Maalesef şu anda bakanlığın böyle bir yapısı yok. İkincisi söylemeye fırsatım olmamıştı, Türk öğretmeninin idealizmi ölmüştür. Vakti zamanında bu idealizm hep küçümsenmiştir. Fevzi Hocamız söylemişti, Beyaz Zambaklar Ülkesinde Nigol Petrov’un ? Öğretmen diye bir kitabı var, geç okudum. Bu kitabı da Ulusal Eğitim Derneği olarak basmamız gerek diye de düşünürüm. Öğretmen yetiştirme politikasının gözden geçirilmesi ve araştıran yaratan soru soran sorgulayan merak eden insanlar olarak yetiştirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.

Nazım Mutlu: Teşekkürler Sayın Güleryüz. Sayın Delibaş buyurun.

Gülseren Delibaş:  Devletin özel okullar yerine devlet okullarına yardım etmelidir. Bildirgeye alınmasını öneriyorum. Teşekkür ederim.

Nazım Mutlu:  Ben teşekkür ederim. Sonlandırmak gerekiyor yavaş yavaş. Peki son kez buyurun.

Ünal Çobanoğlu: İki gündür bu eğitim kurultayı boyunca son derece de heyecanlandığımı da belirtmek istiyorum. Aslında ilk geldiğimde ve izlemeye başladığımda dosdoğru giderek moralim bozulmuştu. Çünkü Türkiye’nin ben sağlık alanında yaşanan sorunlarını biliyorum. Gerek mesleğin öncüsü olarak, gerekse çalışan 20 yıldır çalışan bir hekim olarak hastayı müşteri olarak görmek için eğitim dayatılamaz ve buna çeşitli, son yedi yıldır tüm iktidarların maalesef buna amennah diyerek iktidara geldiğini gören bir insan olarak eğitimde de öğrenciyi müşteri olarak gören, özelleştirmeyi dayatan tam tersi ulusal değerlerimizden ulusal kimliğimizden uzak, güya AB’den ya da başka birinden süzüp batıcı emperyalistlerin ekmeğine yağ süren bir kuşaklar yetiştirme amaçlandığını görüyorum, buna da moralim bozulmuştu. Ama gene de son olarak şunu söylemek istiyorum. Burada çeşitli arkadaşlarımızın inançlarımızı tazeleyen ve umutlarımızı artıran konuşmaları beni de duygulandırdı. Atatürk’ün dediği gibi, muhtaç olduğumuz kudret kanımızda mevcuttur.

(Salonda alkışlar.)

Türk Ulusu 200 milyonluk büyük bir aile olarak ta Çin’den Avrupa’nın ortasına kadar hiçbir emperyalist boyunduruğa girmeyecektir. Saygılarımla.

(Salonda alkışlar.)

Zeki Sarıhan; katkılar bitti herhalde.

Nazım Mutlu; evet.

Zeki Sarıhan; Bildirgenin her hangi bir maddesine bir itiraz gelmedi, onu tamamlayan bütünleyen öneriler geldi. Nazım arkadaşımız bunları not etti. Bunları da uygun biçimde düzenleyip bildiriyi kamuoyuna sizin adınıza yayınlayacağız.

Bu bildiriyi kurulumuz uygun görüyorsa lütfen ellerini kaldırsın. Uygun görmeyen arkadaşlar? Oy birliği ile sonuç bildirimiz kabul edilmiştir.

Salonda coşku dolu uzun alkışlar.

Efendim fotoğrafçı arkadaş var mı burada? Benim şöyle bir önerim var; bu kapanışı yapan seksen kadar kişi merdivenlerde, arkamızda Gazi Üniversitesi’nin adı olmak üzere fotoğraf çektirelim.

(Alkışlar.)

Arkadaşlar, ulusal eğitim davamızın ve bu kurultayımızın başarısını alkışlamaya davet ediyorum.

(Ayakta uzun alkışlar.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler.

 

Kazım Kalkan: Sayın Açıkgöz hocamıza soracaktım. Dernekler, vakıflar, sivil toplum örgütleri, üniversiteler, AB projeleri olarak, biz de onlara katılalım fakat, öneri sunduğumuz zaman diyorlar ki, bize parayı öde. Çağırırlarsa çağıracaklar yoksa israf edecek ya da kendileri kullanacak. Ne düşünüyorsunuz? İkinci olarak Türk Eğitim tarihinin, bir değer olarak lisans programlarında okunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Mustafa Necati, Tonguç’ları, Hasan Alî Yücel, Baltacıoğlu’nu öğrenmeden giden bir öğretmenliğin felsefesi ne kadar yararlı olacak? Teşekkür ediyorum.

 

Ahmet Saltık : Teşekkürler. Başka kalmadığını zannediyorum. Oradan en arkadan bir izleyicimiz var. Kısa kısa alalım lütfen.

 

İzleyici; Bahar Arıcı, İskenderun’dan geliyorum. Sorumu iki gündür dinlediğim 24 öğretmenime, bir anne, bir veli olarak soruyorum. Ben çocuğumu bu kadar yaygın ve iç ve dış kuşatılmışlık altında nasıl doğru yetiştirebilirim? Onu kirli yoz bilgiden nasıl koruyabilirim? Doğru kitapları nasıl ayırt edebilirim. Doğru yazarları nasıl bilebilirim. Eksik bırakılan bilgileri ben nasıl tamamlayabilirim? Bütün kitapları okuma şansım yok! Ayıklama şansım yok! Tüm yurttan tam bağımsız, ulusal bağımsızlıkçı, Kemalist aydınlar, bir araya gelebilir misiniz? İlk etepta ağ üzerinde, interneti kastediyorum. Yapılanıp bir okul kurabilir misiniz? Binaya gerek yok. Atatürk’ün eğitim felsefesini, ilk etapta internet üzerinde, sonra yapılanıp, televizyonunuzun, radyonuzun yayın yerini kurarak her yaş, her yaşam için Atatürk’ün eğitim felsefesiyle tek tek dersler hazırlayıp sunabilir misiniz? Ve bunları acilen yapar mısınız? Çünkü benim acelem var. Çocuğum gözümün önünde sistematik bir biçimde, paskalya yumurtasına dönüştürülüyor ve ben bir şey yapamıyorum. Buradan İskenderun’a size inanmanın umuduyla döneceğim. Bu umudunu bana verdiğiniz için hepinize teşekkür ederim. Heyecanımı da buradaki öğretmenlerime borçluyum.

 

Salondan alkışlar.

 

İzleyici; Ben bu gence (Kazım Kartal’ı kast ediyor) katılıyorum. Aynı soruyu yöneltecektim. AB projeleri için ödenen bir para olduğunu duymuştum. Aynı şekilde proje üretilmezse, AB kabul edeceği projeler üretilmezse bu paranın ziyan olacağı şeklinde seminerlerde dinledim.

 

Ahmet Saltık : O sırada kalmadı. En arkaya geçiyoruz. . En arkada bir el kalkmıştı galiba.

 

Naim Bıyıklı: efendim ismim Naim Bıyıklı. Biraz rahatsızım onun için kusura bakmayın. Şimdi ben bu konularla ilgili değil, bir şeyler söylemek istiyorum. Kubilay’dan Muammer Aksoy’dan Necip Hablemitoğlu’na kadar Türk devrim şehitlerinin ruhu şad olsun. İkincisi Necip Hablemitoğlu’nun vurulduğu zamanı da biliyoruz. Şengül Hanım’ın yaptığı konuşmayla tekrar canlanıyor diyorum, teşekkür ediyorum.

Salonda alkışlar.

 

Ahmet Saltık : Şengül Hanım’ı üzmemek için hiçbir biçimde üzmemek için ağzımı açmamıştım. Siz fazlasıyla duyguları dile getirdiniz. Necip beyin bize armağanı olarak Şengül Hanım’ın aramızdaki varlığından kıvanç duyuyoruz.

Salondan alkışlar.

 

Safa Yenice: Efendim öncelikle bu toplantıyı düzenlenmesi, bir tarafta Kurtuluş Savaşı’nın çoban ateşlerini andırır. Bu çoban ateşleri gün gelecek düzenli orduların kurulmasında çok önemli işlevler yüklenecektir. Bu nedenle katılanlara konuşmacılara kurultayı düzenleyenlere teşekkürü borç bilirim. Medyanın bu konudaki etkinliği ile ilgili Atila İlhan’dan bir alıntı yapmak istiyorum. Bu alıntıyı paylaşırsak, her halde yapacağımız işler konusunda daha bir detaylı düşünme şansımız olur. ‘Yugoslavya’da bu küreselleşmeciler ile oradaki halk çok görüşmek isterler. Ancak ikiz katılım olmak, psikolojik harp olayını maalesef etkin kullanamıyorlar. Çünkü getirdikleri televizyon bir yandan ilginin az olduğunu görüyor. Çağrıyı şöyle yapıyorlar. Arjantin dizileri koyuyorlar, ağırlıklı olarak. (Dediği anlaşılmıyor) ve özellikle ve öncelikle köy kısmından başlayarak. İnsanlarda televizyonla bir düşkünlük yaratıyorlar ve oyaladıktan sonra da artık Yugoslavya televizyonun karşısında küreselleşme eğitimini almaya başlıyor. İşte bunlar Yugoslavya’nın parçalanmasında bire bir ve hızlandırmaktadır. Aynı şekilde Irak’ta savaşa gidecekleri seçiyorlar. Amerika’da eğitiyorlar. Nereye gideceksiniz? Ne kadar çekeceksiniz? Bilgileri hangi kaynaklardan alacağının bir listesini sunuyorlar. O zaman yapılacak iş bu zehirlemeye karşı akademisyeniyle, katılımcısıyla sıradan bir vatandaşıyla medya yetkililerine arayıp tepkilerini göstermesi önemlidir. Ama zehrin karşısında panzehiri aramak hepimizin sorumluluğudur. Teşekkür ediyorum.

 

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Değerli arkadaşlar bu gün yöneticimiz Sayın Sarıhan’dan saatin ilerlediği uyarısı geldi bana. Tartışma bölümünü kesersek iyi olur dendi. Kaç kişi kaldı efendim, görebilir miyim? Hangi arkadaşımız?

 

Hasan Güleryüz: Mikrofon bende.

Salonda gülüşmeler.

 

Ahmet Saltık : Sürenizi yeterli kullanın lütfen. Saniyelerle, 30 saniye içinde.

 

Hasan Güleryüz: Teşekkür ediyorum konuşmacıların hepsine . Ben Hasan Güleryüz. Ulusal Eğitim Derneği Genel Sekreteriyim. Türkiye’de medya deyince sadece televizyon anlaşılmamalıdır. Basın, dergi, dernek bir dizi şeyi vardır. Yani yayın programı açısından. Yani ailemizin çevremizin. Geçen gün Trabzon’a gittim. Shov Tv. İzliyoruz saat onda. Kız kardeşim hacca gitmeye hazırlanıyor. İstanbul’da emekli öğretmen arkadaş, bayan arkadaşım başka bir kanalda başka bir film izliyor. En etkili saatlerde Türk Halkı tüm aydınları bunlar elde. Akşama kadar oturuyorsun entelektüel olarak dünyada ne oluyor ne bitiyor anlamaya çalışıyorsun, bunlar oluyor. Aynı adamlar kanal kanal geziyor. Şimdi devlete dayandılar, düştüler, paraları mı bitti nedir? Ben öyle anlıyorum. Şimdi ne yapmak lazım? Bu anti medya, bu terörü nasıl kırmak lazım? Buna karşı ne gibi önlemler almak lazım? Çünkü Türk Halkı ciddi anlamda maymunlaşmaya uğruyor. Bu maymunlaşmanın önüne nasıl geçmek lazım diye soruyorum.

 

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Son olarak öndeki arkadaşımıza verelim mikrofonu. Otuz saniye süreniz var efendim.

 

Arif Ünal: Tarsus’tan geliyorum ben de. Öncelikle iki gündür burada izlediğim doyurucu konuşmalardan dolayı emek veren herkese çok teşekkürler. Çok mutluyum. Sonuç bildirgesinde az önce arkadaşın bahsettiği (kimi kastettiği anlaşılamadı) fikirlere katılıyorum. Ulusal güçlerin sözcüsü olacak ortaklaşa bir televizyon programı kurma ihtimali var mıdır? Bunun sonuç bildirgesine konmasını istiyorum. Kurultayların devam edeceğini öğrenmiştik. Ulusal Eğitim ve Gençlik Kurultayları şeklinde  ad verilip bu şekilde düzenlenmesini istiyorum. Teşekkür ederim.

 

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Değerli arkadaşlar soruları aldık, hoş görünüze sığınarak sizin. Şimdi kısa kısa değerli konuşmacılarımıza söz vererek yanıtlayacaklar, not aldılar. Aynı konuşma sırasıyla yanıtlayacaklar. Sayın başmüfettişimiz ve Ulusal Eğitim Derneği’nin yönetim kurulu üyesi olduğunu yeni öğrendiğim sayın konuşmacımız buyursunlar.

 

Saim Açıkgöz; Soru çok, birer cümleyle dahi anlatsam çok zaman alır, atlarsam affedin. MEB temsil gibi, görev ve yetkim yoktur. Ben bir eğitimci olarak konuşuyorum. Her insanın kendi ilgi ve ilgi alanında konuşmasını da demokratik bir hak olarak görürüm. Ben tarım konusunda konuşmam. Eğitim konusunda konuşmak hakkımdır. Hangi sınıfta, hangi dersler kaç saat okunur, bunların yasal kuralı yoktur. Bunlar tercih konusudur. Yürütme birimi, icra dairesinin politika belirleyicilerin şöyle ya da böyle tercihi oluyor. Şu yasanın şu maddesine aykırıdır denilemez. Ya bu ya şu dersleri okutursak bir öğrenci lise dediğimiz eğitimi almış olur, yani bu anlayış değişir, o ders kaldırılır başka bir ders koyarsınız. Üç yılda bir lise öğrenimi ile aradığımız nitelik kazandırılır mı deniyordu. Şimdi bu ancak bununla kazandırılabilir deniyor. Bunlar tartışılır, zaten yapılan bu. Ama bu, efendim şu yasaya aykırı bu yasaya aykırı diyemeyiz. ARGE; araştırma geliştirme, sözünü ettiğim milli eğitimde temel projesinde dünya bankası Temmuz 1990’ da yaptığı anlaşmayla şöyle bir madde koydurmuştur. MEB eğitimi araştırma geliştirme dairesince ayrı bir daire kurulacaktır. Ve kuruldu o. Bundan söz etmedim, burada vardı. Aslında o görev, TTK’lunun görevidir. Araştırma, bakanlığın kendi yasal yapısı içinde; araştırma planlama koordinasyon dairesi vardır. Onun görevidir. Ama dünya bankası ‘ben böyle bir daire istiyorum’ dedi, o daire yasada olmadığı halde kuruldu ve o daire halen var ve çalışıyor. Ama ne kadar araştırma yapıyor, tartışılabilir.

Projeler, dernek ve vakıflar, okullar  sözünü etmiştim. Biz Leonardo Vinci için, 13 milyon dolar ödeyeceğiz. 2004’te 18650900 euro ödedik. Bu aşağı yukarı birkaç 3 trilyon ödedik. Bu 2005’ten itibaren ödeyeceğimiz para. Sokrates2 için, 20 milyon euro ödeyeceğiz. Gençlik programı için 5milyon 819 bin euro ödeyeceğiz. Bunlardan pay almak istiyorsak, bu paralardan ödüyoruz. Okullarımızın, derneklerimizin, vakıflarımızın projeler yaparak olası ulusal ajansa önermesi oranın da kabul etmesiyle buradan bir pay alırsak paramız biraz geriye dönmüş olacak. Yoksa parayı veriyor zaten.

Eğitim tarihi elbette gereklidir. Sayın Prof. Yahya Akyüz’ün Türk Eğitim Tarihi vardı. E tabi daha kapsamlı olması gerekir. Ta Ruhi Ergin’in 1940’lı yıllarda yazdığı bir ‘Maarif Tarihi’ vardı. Bu alanda eksik. Görev eğitimcilere düşüyor, eğitim bilimcilere düşüyor.

Hanımefendi şey dedi. Bugün bilgi kirlenmesi olayını, dil kirlenmesi olayı var. Yazılı, sözlü, görsel, işitsel, düşünsel basın yayın olayından edindiğimiz bilgilere güvenemezsiniz. Bunun da çetelesini bizden isteyemezsiniz. Ne düşüyor, aydın insana kulağına, gözüne ulaşan bilgileri ölçüp tartmak. Haber dinleriz, o haber gerçekten gerçekleri mi yansıtıyordur, saptırma haber midir? Bu ayrım olmalıdır. Aydın sorumluluğu ile ilgili bir şey, onu yapabilmemiz gerekiyor. Yoksa olduğu gibi efendim gazete yazıyor, biri size söyleyince mutlaka doğruymuş gibi… Doğruyu yakalamamız gerekiyor.

Ben burada kesmek istiyorum, teşekkür ediyorum.

 

 

Ahmet Saltık : Teşekkür ediyoruz. Buyrun Sayın Hablemitoğlu sıra sizde.

 

Hablemitoğlu: evet efendim. Şimdi bir İskenderun’dan gelen bir hanım, anne diyelim. Öncelikle onu vurguladınız çünkü. Çok önemli tabii ki.

Şimdi o kadar haklısınız ki. Ama internet diye güzel bir şey, küreselleşmenin bize getirdiği bir hediye diye bir olanağımız var. Ve dediğiniz gruplar var orda oluşturulmuş durumda. Hepsine üye olabilirsiniz, ve inanın deinformasyon deniyor ama bilgiyi çarpıtma diyeyim ben, haberlerle ilgili hemen size bir akış sağlanıyor. Onları takip etmek çok önemli. Sizi hemen aydınlatıyor. Özellikle son günlerde Murat Belge Nihat Genç tartışmasını okuyup bilgileniyorum. Bunu da parantez içinde söylemiş olayım. Şimdi tabi ne yapılmalı? Siz diyorsunuz ki bir iletişim ağı, bir ulusal kanal, ama hiç şu soru gelmiyor. Türkiye’de 80 sonrası bir 12 Eylül Atatürkçülüğü yaşatıldı bu ülkeye. Bir Türk-İslam Sentezi dayatması getirildi. Bunun yanı sıra hemen ardından yeni sağın Türkiye’ye uyarlanmış biçimi geldi, Özalizm. Kısmen başarılı da oldu. Şimdi de bir İslam, İslamcı, Siyasal İslam Cumhuriyeti denemesini yaşıyor Türkiye. Ama hiç 1938’de yarım bıraktırılan Kemalist Anlayış, Kemalizm’den söz edilmiyor. Türkiye’nin bir Kemalist Partisi yok. Şimdi buna çok kızacaklar olabilir, ama üzgünüm bu bir gerçek ve hepimiz biliyoruz, içinde küreselleşmenin dayattığı ısrarla  Atatürk’ün partisiyim demeniz bu ülkede ulusalcı olmanıza yetmiyor arkadaşlar bunu hepimiz biliyoruz. Hiç gücenmesinler zaten böyle söylediğinizde de size karşılığında her hangi bir yanıt veremiyorlar. Üzgünüm yani, çalışmaları gerekiyor, bunu özellikle söylemek istedim. Kemalist bir partiye ihtiyacımız var.

Salonda alkışlar ve bravo sesleri.

 

Hablemitoğlu; Çok önemli. Ben arkada bir beyefendi vardı, eşimden söz etti, ben çok mutlu oldum. Evet benim önemli bir sorumluluğum olduğunu onun ruhunu gittiğim her yere taşımak, hep yanımda taşıyorum. Ben özgeçmişimden söz ederken evli,iki kız çocuk annesiyim diyorum. Bu devam ediyor. Gurur duyuyorum bu soyadını taşımak ve o ruhla konuşmaktan çok mutluyum.

Salonda uzun alkışlar.

 

Hablemitoğlu; alkışlar devam ederken, teşekkür ederim. Bir başka soru daha gelmişti bu taraftan, şimdi tabi duyarsızlaştırıldığımız için biz tabi istediğimiz kadar kanalları tarayalım bunu denemiş biri olarak söylüyorum. Esiyorsunuz, yağıyorsunuz bir şeyler söylüyorsunuz telefonla yaptığınız şey, hiçbir işe yaramıyor. Ama bakın bu internette özellikle Boğaziçi Üniversitesinde düzenlenecek Ermeni toplantısı Ermeni Soykırım toplantısıyla ilgili Ermenistan’da düzenlenen toplantıyla ilgili bir İngiliz bankasının sponsorluk yaptığına ilişkin haber yayıldı ve bunu protesto eden iletiler gönderilmeye başlandı. E tabi banka hemen bir açıklama yapma ihtiyacı duydu. Bunu internet üzerinden yapmak o insanları biraz daha rahatsız ediyor. Biraz sinirlenebiliyorlar. Kimisi duymamazlıktan gelebiliyor. Ama mutlaka bireysel tepkilerin de her birimizin bilmesinin çok önemli olduğunu, tepkisiz kalmamamız gerekiyor. Aman işte ya, ben bunu yapıncaya kadar zaman da geçecek değil, asla bu konuda üşenmemek gerekiyor, çünkü ben bu konuda bir öz eleştiri de yapayım; dün akşam bir program izlerken o programa bağlanmamaktan dolayı aynı tembelliği yaptım, kendimi bu sabah çok suçladım. Onun için bireysel gücümüzün çok önemli olduğunu, çünkü bireysel gücün toplanarak bir kitlesel güce dönebileceğini çok iyi bilmemiz gerekiyor. İnanın ben bundan yıllarca önce bir ders veriyordum, küreselleşme ve aile dersi. Doktora ve mastır dersi bu. Iğdır’da leğende doğum yapan bir kadınla ilgili haber okudum ben bir gazetede ve sanıyorum 23 yaşında ve beşinci çocuğunu doğuruyordu. Hiçbir tıbbi yardım yok, ama kendisine televizyonda izlediğim, magazinde izlediği şahıslarla ilgili şeyler sorulunca onları hiç eksiksiz yanıtladığı yazıyordu gazetede. Tabi bu kitlesel medyanın utanç verici yönü, çok vahim yönü. Dolayısıyla biz bireysel gücümüzü çok iyi farkında olmalıyız. Kitlesel medyaya da ne kadar baskı gücü oluşturabileceğimizi bu yolla çok iyi fark etmeliyiz. Duyarsızlaşmamamız gerekiyor. Yoksullaşan, giderek kuzey-güney dediğimiz dünyayı ikiye bölen ekvatorun üstüyle altı arasındaki ülkelerin birbiriyle farları çok büyüdü. Sadece bizim için geçerli değil bu. Onun için bireysel gücümüzün bilincinde olmamız gerekiyor ve sorumluluğunu taşımamız gerekiyor. Her yaptığımız, attığımız adımın ülke adına sonuçlarını mutlaka tartmamız ve ona göre adım atmamız gerekiyor, hele ki eğitimcilerin aydın diye bu ülkede adının önüne ‘aydın’ diye sıfatını koymayı uygun bulan herkesin bu sorumluluğu taşıması gerekiyor. Çok teşekkür ederim.

 

Salondan alkışlar.

 

Ahmet Saltık : Ağzınıza yüreğinize sağlık Sayın Hablemitoğlu. Efendim son olarak Sayın Topses’e söz veriyorum.

 

Gürsen Topses; Şimdi, hocamızın bir yaklaşımı var. Aslında konuşmamın başında vurgulamıştım. Konuşmamın konusu şuydu; Türk eğitim felsefesi’nin Batı eğitim felsefesinden üstün yanları, üstün nitelikleri değil. Bir kere bunu ayırt etmek gerekiyor. Elbette çok üstün yanları olduğunu hemen söyleyelim. Şimdi biz tabi burada her şeyi anlatmadık, bunları bir biçimde yazacağız.

 

Ahmet Saltık : Hocam tekrara girmeden maddeleri

 

Topses; Tabi şunu söyleyeyim. Aslında şu var, batı doğunun bütün felsefesini hatta bilimsel yaklaşımının önemli ölçüde örtmeye çalışmış. Benim anladığım bu. Yani, doğuda bir bilgi var. Harezmi var, Konfüçyüs var, Kavalizm var, büyük bir zenginlik var.

 

Ahmet Saltık : Kısa kesin lütfen.

 

Topses: batı bunları zaten bakınız Rönesansı bile, İslamlardan almış. Tabi ki İslamlarda Yunanlılar’dan etkilenmiş.12. yy Rönesansı dediğimiz şey, gelişim her zaman olmuş. Ama bir şekilde bir yıldan sonra, batının felsefeyle hukuk bilimini tekeline geçirmiş ve biz, şöyle baktığınız zaman bizim eğitim tarihimizde bizim inanın çok önemli şeyler görüyoruz. Daha ince yaklaştığınızda, o düşünürlerine o felsefecilerine özgün noktalar görüyoruz. Hiç öyle, özgüvensizliğe gerek yok. Aslında biz hep batıdan etkilendik. Batı felsefesini okuduk. Batı edebiyatını okuduk. Batıdan etkilendik ama, yavaş yavaş başından bir uyanış var. Artık bu işler böyle değil diye düşünüyorum. Doğu kendine gelecek. İşte Avrasya, ekonomisiyle, kültürüyle gelecek. Halklar batıya karşı tavırlarını göstereceklerdir. Hatta bunu ince olarak araştırdığımız zaman gerçekten önemli yanları olduğunu vurgulayalım. İşte Baltacıoğlu mesela, birey diyor uluslar kişilik eğitimi diyor mesela Baltacıoğlu. Çalışma ilkesi diyor. Bunlar son derece özgün şeyler. Elbette batıdan da etkileniliyor. Atatürk’ün zamanında, batıdan uzmanlar gelmiş. John Dewey de bunlardan bir tanesidir. Uzmanları kabul etmiş, onlardan yararlanmıştır. Ama bu bir taklit midir? Asla. Köy enstitüleri dünyada kendine özgü olan bir eğitim kurumudur. Hiç bunu böyle algılamayalım, çok önemli bir kuruluş, entelektüel eğitimle, iş eğitimini birlikte veren insanı bütün olarak eğitmeye çalışan üretmeye çalışan bir kuruluş. Bu mesela Pastör’de, Terseniz Steiner’de bile yok. Batıda Almanya’da kır yurtları var. Onları incelediğiniz zaman köy enstitüleri daha farklı. O yüzden bence şu yaklaşım doğru değil. Elbette biz batıdan etkilendik, Tanzimat ve sonrasında ama süre içersinde baktığımız zaman eğitimin kültürüne baktığımız zaman, son derece özgür ve hatta batıdan daha üstün yanları olduğunu görüyoruz. Eric Fromm, psikolog, bunu özellikle vurguluyor. Bu yüzden hiç öyle yaklaşmayalım. Bu yüzden biz onlardan üstün değiliz demek bir özgüven eksikliğidir.

 

Ahmet Saltık : Sayın Topses toparlarsanız. Ayrıca UNESCO’nun Hasan Alî Yücel yılı ilan ettiğini de hatırlatalım. Pek çok batı kaynakçısında köy enstitülerine nasıl kıydınız diye sorduklarını anımsayalım. Bertrand Russel başta olmak üzere batı felsefesi tarihi yazanların 15 yılda M: kemal Paşa’nın yarattığı aydınlanma devriminin değerini batının ancak yüzyıllar içinde yapabildiği vurgulandı, bu görkemli kuruluşun halkın eğitim devrimi sistemi yattığı vurgulandığını biliyoruz. İsterseniz bu tartışmaya burada nokta koyalım. Bu şovence bir yaklaşım değil, bilimsel bir gerçekliktir. Gerçekten Türk Eğitim Sisteminin en temel noktası bir kere anti emperyalist oluşudur. Batı eğitim sistemininse emperyalizme dayalı oluşudur. Varsa başka sorular geçelim.

 

Topses; Şunu söyleyeyim. Medya dendiği zaman Ulusal Kanal’ımız da var. Bu ulusal kanal, süre içinde gelişecek. Tabi ki teknik zorlukları var. Bunu burada vurgulamak ta gerekir. Diğer medyadan farklı özelliği olduğunu vurguluyorum. Teşekkür ederim.

 

Ahmet Saltık : Peki. Teşekkürler. Değerli arkadaşlar, hem çalışma arkadaşlarımı hem masayı benimle paylaşan değerli sunumculara hem bize bu fırsatı veren kurultay düzenleyicilere hem de gerçek anlamda sizlere Pazar gününün akşamına kadar ikinci günün son saatlerinde içtenlikli bir sabır ve katkıyla var olduğunuz ihya ettiğiniz dinlediğiniz için şükranlarımızı arz ediyoruz. Geleceğe güvenle bakmak koşuluyla bu oturumu da kapatıyoruz. Sonuç bildirgesini sanıyorum arkadaşlar sayın Koray Hocam herhalde görev aldılar daha önce olduğu gibi, bir tahmin bu. Sonuç bildirgesini dinleyeceğiz. Şimdi masayı terk ediyoruz.

 

Salonda alkışlar.

 

Sunucu: Gazi Üniversitemizin radyo istasyonu 88.40 frekansı ile sizlere ulaşan ‘Gazi’nin Sesi’ tüm Ankara’ya naklen yayınlamaktadır. Sözlerimiz yalnızca üniversitemizin Mimar Kemalettin Salonunda değil, cumhuriyet tarihine şahitlik eden Başkentimiz’de çınlamakta. Aydınlık yarınlarımız için bu önemli kurultaya konuk olan, 28 aydınımız salonda ve radyoları başında bizlerle beraber olan tüm dinleyicilerimize ve gerek kurultay salonumuzda ve gerekse radyoda siz, sesimizi duyurmaya çalışan genç arkadaşlarıma teşekkür etmeyi borç biliyorum.

 

Salonda alkışlar.

 

Ayrıca, gelemeseler de bizleri iletileriyle yalnız bırakmayan devlet büyüklerimizi ismen de olsa anmak istiyorum.

Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan kurultayın düzenleyicilerine; Gazi Üniversitesine, Ankara Üniversitesine ve Ulusal Eğitim Derneği’ne üç ayrı telgraf çekerek kutlamış.

Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Sayın Hüseyin Çelik, Anavatan Partisi Genel Başkanı sayın Erkan Mumcu, TBMM Başkanlık Divanı üyesi Türkan Niceoğulları, CHP Ankara Milletvekili Sayın Yılmaz Ateş, CHP Adana Milletvekili Prof. Dr. Sayın Gaye Erbatur, CHP Ordu Milletvekili Sayın Sami Kandoğdu, Petrol-İş Sendikası Ankara Şube Başkanı Sayın Mustafa Özgen, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Sayın Şemsi Bayraktar, Yurt Partisi Genel Başkanı Sayın Hakan Önder. Teşekkür ediyoruz efendim.

Genel tartışmayı başlatmak ve yönetmek üzere Sayın Nazım Mutlu’yu kürsüye davet ediyorum. Tartışmacılarımız Yard. Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, Sayın Abdulkadir Paksoy, Sayın Ersan Dağlı ve Sayın Gülseren Delibaş.

Efendim tartışmacıları davet ettikten sonra her ne kadar sürçü lisan ettiysek af ola diyorum. Ve bildirgemiz uğur getirsin ulusumuza, nice aydınlık yarınlarda çok çok daha güzel günlerde tekrar bir arada olmak dileğiyle hoşça halın, esen kalın. Sevgi ve saygılarımla.

 

Salondan alkışlar.

 

 

 

 

 

TARTIŞMA ve SONUÇ BİLDİRGESİ

 

Tartışma yönetmeni Nazım Mutlu;

 

Sayın misafirlerimiz, iki gün boyunca küreselleşmenin daha çok eğitim üzerine etkilerini, daha da yerinde bir söyleyişle yıkıcılığını, deyim yerindeyse küreselcilik değerli bilim adamları Türkiye’nin ülkemizin bu alanda çalışmalarıyla tanınmış, seçkin bilim insanları bize doyurucu bilgiler sundular alanları ile ilgili. Küreselleşmenin belli ki, açtığı yaralar az değil, iki gün değil her halde iki hafta sürse bitecek gibi görünmüyor. Belli ki tahribat çok derin.

Bu son oturumumuz, mini bir oturum olacak. Bundan önceki oturum zamanlarının bir hayli sarkması nedeniyle tatilin son saatlerine girmemiz nedeniyle mini bir oturum gerçekleştireceğiz. Tartışmacı arkadaşlarımız beşer dakikalık süreyle iki günlük bu etkinlikle ilgili olarak hem varsa eleştirel görüşlerini hem de kendilerine özgü düşüncelerini katkılarını sunacaklar. Bunun sonunda izleyicilerimizden gelecek sorulara tabi mümkün olduğu kadar az süre kaplayacak, katkılara yer vereceğiz. En son bölümde iki günlük bu kurultayın sonuç bildirgesi okunacak. Ben şimdi, tartışmacı arkadaşlarımızdan Sayın Nesrin Çobanoğlu, Gazi Üniversitesi Tıp Etiği Ana Bilim Dalı Başkanı ve aynı zamanda Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğretim üyesi. Abdülkadir Paksoy, emekli tarih öğretmeni, araştırmacı, aynı zamanda yazarlığı ve şairliğiyle tanıdığımız arkadaşımız. Ersan Barkın, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi. ADD Genel Sekreter yardımcısı. Sayın Gülseren Delibaş’ta Ulusal Eğitim Derneği Kocaeli Şube Başkanı, emekli öğretmen. Ben tartışma ile ilgili ilk sözü Sayın Çobanoğlu’na veriyorum. Buyurun.

 

Yard. Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu; İki günden beri yoğun biçimde, eğitim tartışıyoruz, konuşuyoruz ve bir çok alanda doğrusu kendi adıma yoğun bir biçimde bilgilendiğimi düşünüyorum. Özellikle bazı sadece seslerin, bazı söylemlerin egemen olduğu bir dünyada ve bu tek sesliliğin egemen kılınmak istendiği bir dünyada, burada söylenenler ayrıca bir önem taşıyor. Çünkü bu söylediklerinizi isteseniz bile, dillendireceğiniz ortamlar pek kolay değil.

Türkiye’de özellikle son zamanlarda, burada gördük ki biz işgal altındayız aslında. Bu tam anlamıyla emperyalizmin yüksek sesle, boyutlarıyla uyguladığı işgalin farklı yönlerde, eğitim araçlarıyla bize yansımasını detaylarıyla bilgilenmiş olduk.

Her bir oturum, her bir konuşmacının tek tek dile getirdikleri o kadar bilgi yüklü, uygulamaya yönelik bir çok deneyimin ışığından süzülmüş örneklere dayalı bir biçimde yansıdı ki, bunları bilmemek ya da bu doğruların yönetime yansımamasının getirdiği tepkiyi hissetmemek mümkün değil.

Sayın Fevzi Öz’ün geçmişten beri yaptıkları ve eğitime dünya çapında verdiği katkılar yep yeni başka bir yabancı danışmanlarla hazırlanan müfredatın getirdiği tehlike karşısında duyarsız kalmak mümkün değil kuşkusuz. Bu arada sadece eğitim müfredatımıza bütün bir geleceğimizi etkileyecek, gençlerimizi biçimlendirecek olan, eğitim müfredatımızın yapacağı olumsuz etkilerin yanında, yeni yeni projelerin tatlı bir drajeyle, şeker yerine getirilmiş olan zehir tabletleri, siyanür tabletleri diyorum ben bu tür projeler için. Sayın Hablemitoğlu’nun da vurguladığı gibi artık bunlara proje deniliyor ve medyanın gülleri tarafından bize yutturuluyor. Geleceğimizin kurtuluşu ya da çağdaş değerleri yakalamanın olmazsa olmaz değerleri gibi dayatılıyor. Bunlar karşısında eşit, burada hep birlikte üreten, özgürce ulusal değerlerimizi önceleyen insanlarımızın yapacakları, çok büyük önem taşıyor. Ama kuşkusuz küreselleşme adı altında emperyalizmin özellikle dayattığı kemiksizleştirme, kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme çabalarının önünde durmak ta büyük bir güç gerektiriyor.

Biraz önceki toplantıda da yine son tartışma bölümünde de dile getirildi, dün de geniş olarak bunlar her boyutuyla konuşuldu. Türkçe’mizi kullanmak bile neredeyse olanaksızlaştırılıyor. Bir eğitim ve bilim dili olarak Türkçe’nin hiçbir eksiği, tam aksine öteki dillere göre, bazı fazlalıkları olduğunu, yani çok daha kolay anlaşıldığını ve bilim dili olarak da eğitim dili olarak da bazı üstünlükleri olduğunu, dün konunun uzmanları olarak da bilim insanları bizlere sundular ve bir çok boyutuyla tartıştılar. Gündemimizde bu var ve tartışıyoruz. Fakat bu ulusal değerlerimizin kurmanın öncelikli adımlarına …olan dilimiz bile saldırı altında. Kimliksizleştirme süreci özellikle, esas işgali oluşturuyor bence. Atatürk’ün çok güzel bir sözü var. Ulusal açıdan hemen sonra, büyük başarılar kazanmış ve asker olarak söyledikleri devlet adamı olması açısından özellikle önem taşıyor diye düşünüyorum. ‘Cephelerde güçlü bir orduyla, kendine inanan güçlü bir orduyla kazandığımız savaşlar, kültür ordusunun kılıcıyla kalıcı hale gelecektir ve genç Türkiye Cumhuriyeti geleceğe iyi nesiller yetiştirebilecektir’ demektedir. Bire bir deyim olarak aynısı değil kuşkusuz fakat öz olarak aynı anlama gelmektedir. Özellikle kültür ordusunun ki burada şu anda yoğun biçimde temsilcileri var. İki gündür de bunları konuşuyoruz. Ciddi bir savaş içinde olmalı aslında, çünkü karşımızda topyekün ve bütün teknolojiyi kullanarak bir kültür savaşı açılmış durumda. Buna globalleşme diyenlerle glokalleşme diyenler bence daha doğruyu söylüyorlar, özellikle ulusal ve bizi bir arada tutan değerlerimizi, milli kimliğimizi, ulusal birliğimizi zedeleyecek oranda yerelleşmeyi bir değer olarak vurguluyorlar çünkü bize. İleri düzeyde yerelleşin. Fakat ulusal değerlerinize, ulusal birlik oluşturacak kavramlarınıza sahip çıkmayın deniliyor.

Dün burada konuşmaları dinlerken aynı zamanda sabah okuduğum gazetelerden Radikalde şöyle bir manşetten bir haber vardı ve buradaki konuşmalarla çok uyumluydu aslında medyanın rolü, Amerika’nın rolü ve ilişkisi bakımından. Gene burada dile getirilen bir üniversitemizin dün çok eleştirildi, çok konuşmalar yapıldı. Ben yeniden deyinmek istemiyorum. Fakat Boğaziçi Üniversitesinden bir ‘bilim insanı’ dün eğitim sistemimizde ele alınan bazı kavramlar  haberi okumadan, çünkü sabah burada ilk oturumda bir konuşmacı farklı yönlerine değindi. Mahiye Hanım yine sunum yaparken kavramların içinin boşaltılmasına ilişkin değerli bir el broşürü dağıttı, orda da vurguladığı şeyin dünkü gazete haberinde bize bir kez daha kanıtlıyorlar. Bunun bilinçli bir biçimde ulusal eğitimimizi, küreselleşme adı altında ulusal değerlerimizi ve kültürümüzü yok etmek üzere çok açık ve topyekün bir saldırı bir saldırı olduğunu bizler algılıyoruz fakat daha toplumda yankı bulması ve algılanması için üzerimizde ağır bir sorumluluk yüklendiğini düşünüyorum.farkında olanlar farında olmayanlara anlatmalı. Ayrıca bir de son olarak kuşkusuz bu gün çok değerli bir durum, bir açıdan konuşmacılar bunu farklı yönleriyle ele aldı. Eyleme yönelik, yine Gazi Üniversitesiyle ilgili bir bilgiyi de sizinle paylaşmak istiyorum. Özellikle bazı alanlarda buradaki bilgi birikiminin açtığı bakış açısıyla, aslında farkında olduğumuz, programdan çıkarılması ya da seçimli hale getirilmesi Mahiye Hanım ayrıntılarıyla konuya değindi, konusunda Gazi Üniversitesi, Müzik anabilim dalı başkanımız 22 üniversitenin müzik anabilim dalı başkanlarıyla iletişime geçerek bu konuda hemen bir tepki oluşturdu. TTKB bu tepkilerini ilettiler. Yarın da resim ana bilim dalı başkanları yine aynı kuruma giderek tepkilerini belirtecekler. Bu konuda bir düzeltme yapılmasını müfredat değişikliği yapılmadan uygulama başlamadan bir düzeltme yapılması ile ilgili görüşlerini belirtecekler ve bunun öne çıkan ilk eylem olarak nitelendiriyorum. Kuşkusuz sessiz kalmamak ve dinlenmemek gerekiyor. Yine Sayın Hablemitoğlu’nun vurguladığı gibi sessiz kalmamak ve duyduğumuz her olumsuz örnekte dile getirmek bu ağır saldırının önünde durabilmek sorumluluğu alınacaktır diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.

 

Nazım Mutlu; Teşekkür ediyorum.

 

Salondan alkışlar.

Nazım Mutlu; Bu kez sağ yanımdaki Sayın Paksoy’a söz veriyorum. İki günlük izlenimleri bizlere anlatacak ya da kendinize ait bu konuyla ilgili görüşlerinizi aktarın.

 

Abdülkadir Paksoy; Teşekkür ederim, ben aslında dedim ki sempozyum arkasından böyle bir toplantı tartışma fazla, iptal edin onu dedim, beni dinlemediler. Sabrınıza hayranım, teşekkür ediyorum.

İki gün boyunca tüm kurultayı izledim. Beş altı sayfalık not aldım. bunları şimdi beş dakika içerisinde özetleyerek size sunmak istiyorum. Buradan rast gele geçen birisi olsaydım, sıradan bir öğretmen olsaydım ve bu toplantıları izleseydim ne söyleyebilirdim? Şu saptamalarda bulundum. Beş dakika içinde özetlemek gerekirse;

Türk Ulusal Eğitiminin temelleri Kurtuluş Savaşı ve ardından kuruluş döneminde atılmıştır. Yine Türk Ulusal Eğitim Felsefesi Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesidir. Öğretmen örgütlenmesi yakın bir döneme kadar ulusalcı idi. Ancak son yıllarda bu tezinden uzaklaşmıştır. Konuşmacıların konuşmalarından çıkardığım sonuçlardan birisi.

MEB küreselleşme saldırısının bir aracı durumuna gelmiştir. Ulusal niteliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Adındaki ‘milli’ sözcüğü orada eğreti durmaktadır. Yine ulusal eğitimimiz 1940 yılların sonunda başlayan son çeyrek yy da büyük mesafeler kaydeden küreselleşmenin etkisi sonucunda büyük ölçüde ulusal niteliğini yitirmiştir. Eğitimimizin ulusal niteliğini yitirmesi, ulusal bütünlüğümüzü ve ülke bağımsızlığımızı tehlikeye sokmuştur. Bu sempozyumun özeti bence böyle yapılabilir.

Yapılması gereken nedir? Özgürlüğün ve bağımsızlığın tehlikeye düştüğü zamanlarda, siyasal görüş ayrılıklarının ikinci plana itilmesi, ön plana çıkarılmaması, bunu Zeki Sarıhan arkadaşımız gayet güzel bir biçimde dile getirdi. Ulusal amaçlar doğrultusunda, birleşilmesi gerekir. Mustafa Kemal’in başarısının temelinde de bu yatar. Kurtuluş Savaşı’nda, İslamcısını, Türkçüsünü bir araya getirmesindeki başarının altındaki sırda buradadır. Konuşmacılardan Türk Dil Kurumu başkanı Sayın Haluk Akalın bu konuda bize örnek olabilir. Sayın Akalın gerçekten 12 Eylül sonrası oluşturulan ve bir hükümet dairesi haline getirilen dil kurumunun çok ilerisinde bir tutum sergiledi, hayran kaldım. Ne yazık ki onun bu tutumu Talim Terbiye Kurulu’nun tutumuna yansımış değil, söz alsaydım o zaman söyleyecektim, bir cümle ile geçiştireyim. TTKB şu an incelenmekte olan kitabım var, birisi yedi yıl gidip geldi, birisi beş yıl gidip geldi. Hala dahi devrim yerine ınkîlap, devrimci sözü yerine ınkîlapçı, ulusal çıkar milli yaz gibi, neyse onlara girmeden, TDK tutumu ne yazık ki TTKB yansımış değil.

Şimdi ancak dayanışma, siyasal görüş ayrılıklarının ikinci plana itilmesi zorunluluğu bir gerçek, yalnız bazı bilimsel gerçekler göz ardı edilmemelidir. Bunu söylerken şunu söylemek istiyorum, yani mevcut eğitim yapımızın kullanılan programlarında ulusalcı olduğu izlenimi yaratılmamalı. Şu an ki müfredat programını da biz yıllardır eleştiriyoruz. Şu an yürürlükte olan programlarda ulusalcı değil. Yalnız eleştirmeye çalışıyoruz, yalnız öyle bir duruma geldik ki, 82 Anayasasının durumuna geldik. Sayın Oktay Akbal 82 Anayasasını eleştirdiği için 3 ay hapse mahkum oldu, sonra o Anayasayı savunmak zorunda kaldı, çünkü yeni gelenler çok daha geriye götüreceklerdi, bel ki biz de şu an, o konumdayız. Tamam mevcut müfredat programlarını eleştiriyoruz ama, bunlar daha da geriye çekmek istiyorlar biz vazgeçtik eleştirmekten bunu bu haliyle savunalım ona geldik.

 

Salonda gülüşmeler.

 

Beş dakika oldu mu, söyleyeceklerim bu kadar, teşekkür ederim.

 

Salonda alkışlar.

 

Nazım Mutlu; Teşekkür ediyoruz Sayın Paksoy. Günümüz gençliğinin duyarlılığının istenilen düzeyde olmadığı genel bir gerçekliktir herhalde öyle kabul ediyoruz bunu ama istisnalar da var tabi. Ersan Dağlı gibi.

 

Ersan Dağlı; Sağolun. Ben iki gündür öğrenci gözüyle dört oturum dinledim. Bu masaya gelince; şunu söylemek isterim, bu rektörlük binasının önünden çokça geçtik liselerde, zaman zaman buraya geldik. Bu binanın içinden Kemalizm diye haykırılması adına çok yakıştı, bu fikirdeyim. Bu isme çok yakıştı ve bireyin, üzerindeki sorumluluğu yani değiştirme gücünü küçümseyenler, bir Rektörün değiştirme gücünü unuttular herhalde.

 

Salonda alkışlar.

 

Benim iki gündür gördüğüm özellikle ulusal eğitimin çöküşü, ulusal eğitimin çökertilme süreciyle çok eş zamanlı, paralel yürüyor. Bu anlamda Türk eğitiminin içinde bulunduğu süreç Türkiye’de ki özelleştirme devleti tüccarlaştırma, ulusal devleti yerel parçalara bölme ve temelde de AB Türkiye’yle buluşturmaya paralel. Bu anlamda Türk eğitimini, ya da Türkiye’de paralı oluyor tabi. Bunu söylediğimiz zaman var olana dönüştürdüğümüz zaman  Türkiye’de eğitimin genel olarak bu anlamda  Türkiye’yi kuşatan yerel araştırma merkezleri, yerli ama bunları şekillendirmesi dolayısı ile projelerin sağlaması önemle sonu getirilmeye çabalayan şeyin ulusal ideolojilerin olduğunu bilen insanlar, bunların yerine konulmaya ya da bunların karşısındaki yükseltilen yapının da, aynı zamanda kendi savlarının yargısına bağlanarak, küresel sistem ve onun genellikçi, dinci  görenek yaklaşımları olduğu gerçeğini görelim. Bütün bunlar eğitimle yapılıyor. Çünkü bir ülkenin düzenini değiştirmenin, birden fazla yolları var ama, bir ülkenin eğitim sistemini değiştirmek, bir ülkenin hukuk sistemini değiştirmek, Türkiye’nin laboratuarcasına bu iki gerçekle yüz yüze her gün bir yasa değişiyor ben hukuk fakültesi öğrencisiyim ve sınavlarda zorlanıyoruz, hangi yasaya göre yanıt vereceğimi şaşırmış durumdayım. Ülke müfredatının son yıllarda eğitimciler tarafından dile getiriliyor. Bunu şöyle özetleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti devleti Mustafa Kemal Cumhuriyetinden Prens Sabahattin devletine doğru ilerliyor. Aydınların devşirilmesi, ülke yöneticilerinin; o ülkenin bürokratlarının, siyasilerin devşirilmesi belki günü kurtarır şeylerdir emperyalistler için, fakat nihai hedef için geleceği bize kaybettiren şey eğitimin devşirilmesi. Eğitimi devşirilen toplumun yarını kaybolmuş hale geliyor. söylenilen temel şeylerden biri de bu. Küreselleşme süreci, uluslar arası anlamda, eğitim şirketlerinin piyasa araştırmasıyla sunulmakta. Katkı ve meşhur üçlemesi öğrenciyi müşteri şekline dönüştürmesi doğrulamakta bu anlamda ulus merkezli eğitimin yerini yani yok artık modern devlet modern eğitim ulusal devlet savında ortaya koyduğu ulusu gözeten eğitim yerine birey merkezli, bireyi öğrenciyi müşteri gibi sayan bir devlet yöntemi, sistemi ortaya koyuyor. Ulusal alandaysa din merkezli, dinci bağnaz medrese eğitimini; çağdaş, ulusal, ulusal kültür inşasını hedef alarak genç kuşaklara aktarılması savlayan, pozitif bilim eğitimini temel alan, lâik, eleştiren eğitimin yerine koymaya çalışıyor. İlköğretim ve lise eğitiminin esastan yoksunu, eğitilmiş gibi davrananlar için, üniversitede  etkisini gösterdiği için tabloda yerini alıyor.Yan yana geliyor. Bugün şunu da söylemek lazım ama, bugünkü iktidar karşısında en sağlam Atatürkçü gücü sağlayanlar AB merkezli Avrupa üst kimliğini hedefleyen üniversite programlarını uygulamaya koymaktan da çekinmiyorlar. Bunu da yazın. Oysa, aydınlanmayı 13. yy. yaşayan bilgili Anadolu, köy enstitüleri efsanesini yaratan Anadolu, herhalde eğitim sistemini kendi gerçeklerini gözeterek belki UNICEF programlarını, SOKRATES programlarını tersine çevirerek eğitimcileri vardır.

Biz Güneydoğu Anadolu’da savaş yaptık yakın zamanda, bugün bunun filizleri yeniden ortada. TSK kazandı, toplum kaybetti. Çünkü bölge eğitimi gözetmedi. Özellikle savaş sonrası bölge çünkü, bir terör savı yalnızca toprak koparmak değildi. Bir etnik kimlik, siyasal kimlik haline getirildi. Bu kimliği toplum üzerinde inşa etti. Güneydoğu’daki eğitim başarısızlığımız ve bu yatakhanesi olmayan YİBO’larla, yapmaya çalıştığımız eğitim sistemi, oradaki toplumsal başarısızlığımızın kanıtı gibi. Son olarak şunu söylemek istiyorum; cumhuriyet bir gemi, bu gemi dağlar aşmak için yapıldı. Bu gemiyi 1919’larda, başlarda olduğu gibi yürütecek olanda, gemiyi tasarlayan düşün mühendislerinin yapısını anlamamış olması vahim. Türkiye’deki en vahim şey, Türkiye’deki karşı devrimci gücünden daha vahim şey, uygarlığın taşınması için, kimseye muhtaç olmadan her şeyi yapabileceğini bilen gemi tasarımıdır. Mustafa Kemal’de güç beynidir. Ciddi bir düşün adamıdır, ciddi bir mühendistir.

On bin yıldır Türk Ulusu’nun sezer uçbeylerinin her seferinde yeniden yürüttüğü gemiler olmuştur ama, bir süre sonra geçmişi unutanlar sayesinde, ve her seferinde geminin içindeki iş birlikçi soysuzlar tarafından, yeniden batırılmış veya karaya oturtulmuştur.

Bugün ihaneti bir kenara bırakalım, mücadele Kemal’in öğretmenleri tarafından anakalesinde okutulacaktır. Buna inancımız tam. Nefes almakta zorlandığımız bu günlerde, önce Mustafa gibi düşünsel mücadeleyi ortaya koymak, şartlar daha da ağırlaşırsa tıpkı dedeler gibi cephelerde dövüşmek ya da Gördesli Makbule gibi Ulus dağında savaşmak zorunda kalacağız galiba. Bu bizim boynumuzun borcu. Çünkü bu borcumuzu öğretmenlerimizden öğrendik. Öğretmen Makbule’den öğrendik, öğretmen Aksoy’dan öğrendik. Öğretmen Kışlalı’dan öğrendik. Öğretmen Üçok’tan öğrendik. Öğretmen Hablemitoğlu’ndan öğrendik.

 

Salondan alkışlar.

 

Hepinize çok teşekkür ediyorum, Sağolun.

 

Salondan alkışlar.

 

Nazım Mutlu; Biz teşekkür ediyoruz.

 

Salondan alkışlar.

 

Nazım Mutlu; Bize tutumumuzu sorgulamamız gerektiğini anlattın aynı zamanda.

 

Nazım Mutlu; Buyurun Sayın Delibaş.

 

Gülseren Delibaş; Teşekkür ederim. Bu kurultayda, Ulusal Eğitim Derneğini ve diğer kuruluşları kutluyorum. Bir saat önce, ara verildiğinde emekli öğretmenimiz müzik öğretmenimizle ayak üstü söyleştik. Müzik öğretmenimiz bana şöyle bir soru sordu; bu kurultayda çok önemli bilgiler verildi, eğitimle ilgili öneriler gösterildi. Projelerden söz edildi, ama bizler bunu duyduk çok sevindik. Halkımız ne yapacak? Halkımız acaba bu kurultayda konuşulanları bir kitap haline dönüştürebilecek misiniz? dedi. Ben de iki, iki buçuk ay sonra bu kurultayda konuşulan her şeyi kitap haline dönüşeceği müjdesini verince çok sevindi. Gerçekten çok önemli bilgilerdi. Türk Eğitim Sistemiyle ilgili önemli konularda, konular ele alındı. Değerli öğretim üyelerimiz şimdiki MEB’na gerçekten değiştirmesi gerekli eğitim sistemiyle ilgili önemli saptamalar yaptılar.

Ben biraz söz edilmeyen eğitim sistemiyle ilgili bir konudan söz etmek istiyorum. Devlet okullarının işlevi. Devlet okullarının işlevi şu anda kalmadı. Devlet okullarının işlevinin yerini dershaneler aldı.

Bakın iki yıl oldu UED kurulalı. Bir yıl önce Kocaeli’nde derneğin şubesini oluşturduk. Ben bu bir yıl süresince en aşağı elli kişiden, bize gelerek ki bu gelenler veliler. ‘siz bir derneksiniz, sizin basın açıklamalarınız oluyor, okuyoruz, çok mutlu oluyoruz. Kesinlikle size güveniyoruz, eğitimdeki aksaklıkları düzelteceksiniz’ dediler. İnanın bu bizleri çok mutlu etti. Kurulduğumuzdan bu yana en aşağı 80 basın açıklaması yaptık Kocaeli’nde. 80 basın açıklamasının ancak, 35 tanesi yayınlandı. İşlerine geleni yayınlıyorlar, gelmeyeni yayınlamıyorlar.

Veliler dershaneler çocuklarımıza niçin okul oldu? Niçin devlet okullarında eğitim yapılmıyor? Biz neden para ödemek zorundayız? Neden eğitim özelleştirildi, bu konuda dernek görevini yapsın diye sordular. Bu bizim görevimiz. UED görevi. Yalnız, bunu UED tek başına yapamaz. UED, üniversitedeki tüm öğretim üyeleri özellikle eğitime önem veren eğitimin önemini bilen tüm öğretim üyeleri artı veli örgütleriyle, eğitim sendikaları, eğitim dernekleri ve eğitime gönül veren herkesi yanına alarak birlikte başaracaktır.

Ulusal eğitim, neden  ulusal eğitim? Çünkü ulusal eğitim paramparça oldu. Ulusal eğitim gerçekten paramparçadır. Biz 2005 yılında Ulusal eğitim kurultayı yapıyorsak demek ki Atatürk’ün ölümünden sonra, biz eğitimde önemli atılımları yapmadık. Atatürk’ün özellikle Kurtuluş Savaşı sonunda başlattığı ulusal eğitimi güçlendirebilirsek koruyabilirsek dernek olarak yanımıza da özellikle söylediğim kuruluşları alarak bunları yapabilirsek işte o zaman ulusal eğitimimiz tehlike altında olmayacaktır.

Ulusal devlet, ulusal devlet deyince ulusal dilimiz ulusal kültürümüz ulusal eğitimimiz hepsi gidiyor. Demek ki biz devlet olarak ulusal devletimiz tehlikede olduğu müddetçe uyumamamız gerekir diyorum. Bu kurultayda bakın saat altıya geliyor. gerçekten teşekkür ediyoruz tüm bizi dinleyenler, katılımcılar için. Atatürk’ün bir sözüyle ben noktalamak istiyorum. Ve çözüm önerisi olarak da Sayın Semih Koray Beyin öncülüğünde UED’nin amacını gerçekleştirelim. Küreselleştirmeye hayır, ulusal devletimizi korumaya evet diyelim.

Atatürk’ümüz ‘ Dünya yurttaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir’ demiştir. Bunun 2. gün öğleden sonra oturumda özellikle dile getirdiler. Türkiye Cumhuriyetinin eğitim felsefesinin temelinde barışçılık, kardeşçilik ve düşmanlık duygularından uzaklaşma yatmaktadır. Evet, biz Atatürk’ün bu sözlerine dikkat edersek kesin istediğimiz Türkiye’ye hedeflediğimiz Türkiye’ye kavuşacağız diyorum, teşekkür ediyorum.

 

Salondan alkışlar.

 

Nazım Mutlu; Vakit ilerlemişken biz onu altıya doğru değil, yediye doğru diyelim.Biraz daha hızlı olalım düşüncesindeyim. Şimdi, konuşmacılara yönelik ya da bire bir kendinizin özgün eleştirileriniz varsa, isimlerle beraber kısa kısa alalım. Varsa sorusu olan ya da katkıda bulunmak isteyen ?

 

Birisi( Zeki Bey mi acaba? :) soru değil yahu, katkı.

 

Nazım Mutlu; Evet, katkı. Buyurun buyurun.

 

İzleyici;  Üç önerimiz var.

1) Bilimsel amaçlı,

2) Kuramsal amaçlı,

3) Estetik amaçlı

İzleyici, Işın Köyceğiz: Ben bu toplantı sonunda, bu çalışma sonunda son iki amaçtan yani kuramsal ve estetik amaca ne kadar uzak kaldığımızı nedenleriyle birlikte daha somut olarak görebildim. Diploma kültürüne takılan olgunlaşma kültürü alamayan bireysel gençliğin neleri daha çok yetiştirdiğimizi daha somut olarak gördüm. Bu benim yaklaşımım. Eleştirel açıdan yaklaşımımla ilgili bir şey söyleyeyim. PISA, OECD’nin bir eğitim programı. 2000 yılından beri uluslar arası eğitilmişlik düzeyini ölçen bir program bilindiği gibi. 30 OECD ülkesi arsında Türkiye her yarışmada sondan ikinci oluyoruz, 29. oluyoruz. Uluslar arası eğitilmişlik yarışmasında sondan neden 2. olabildiğimizi bu toplantıdan sonra yeni anladım. Ancak 2000 yılından beri uluslar arası eğitilmişlik yarışmasında ciddi bir yarışmadır. Biz 4600 öğrenciyle katıldık, 155 değişik okuldan öğrenci toplandı, her ülkede böyle ciddi bir katılım sağlıyor ve bu yarışmada üst üste Finlandiya birinci geliyor. Finlandiya küçük bir ülke. Yanlış hatırlamıyorsam ekonomisinin %60’ını kamusal alan devlet yönetiminde, yanlış hatırlamıyorsam sosyal demokrasi ilan eden bir ülke galiba. Şimdi ülkesinin dört sene üst üste birinciliğe taşıyan Finlandiya eğitim modelinin biraz daha masaya yatırılıp tartışılabilir miydi diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.

 

Nazım Mutlu; Teknik olarak diyorsunuz herhalde.

 

Aynı izleyici, ulusalcılık güzel de uluslar arası böyle bir başarıya imza atan bir eğitim modelini de öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü, köy enstitülerinin herkes tarafından öğrenilmesi görüşünü savunuyoruz. Teşekkürler.

 

Mahiye Morgül; Ben bu beye cevap vermek istiyorum.

 

Nazım Mutlu; isminiz lütfen.

 

Aynı izleyici; Ben Ahmet Ustaoğlu. (adam başta başka sonda başka ad söylüyor)

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler.

 

Kazım Kalkan: Sayın Açıkgöz hocamıza soracaktım. Dernekler, vakıflar, sivil toplum örgütleri, üniversiteler, AB projeleri olarak, biz de onlara katılalım fakat, öneri sunduğumuz zaman diyorlar ki, bize parayı öde. Çağırırlarsa çağıracaklar yoksa israf edecek ya da kendileri kullanacak. Ne düşünüyorsunuz? İkinci olarak Türk Eğitim tarihinin, bir değer olarak lisans programlarında okunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Mustafa Necati, Tonguç’ları, Hasan Alî Yücel, Baltacıoğlu’nu öğrenmeden giden bir öğretmenliğin felsefesi ne kadar yararlı olacak? Teşekkür ediyorum.

 

Ahmet Saltık : Teşekkürler. Başka kalmadığını zannediyorum. Oradan en arkadan bir izleyicimiz var. Kısa kısa alalım lütfen.

 

İzleyici; Bahar Arıcı, İskenderun’dan geliyorum. Sorumu iki gündür dinlediğim 24 öğretmenime, bir anne, bir veli olarak soruyorum. Ben çocuğumu bu kadar yaygın ve iç ve dış kuşatılmışlık altında nasıl doğru yetiştirebilirim? Onu kirli yoz bilgiden nasıl koruyabilirim? Doğru kitapları nasıl ayırt edebilirim. Doğru yazarları nasıl bilebilirim. Eksik bırakılan bilgileri ben nasıl tamamlayabilirim? Bütün kitapları okuma şansım yok! Ayıklama şansım yok! Tüm yurttan tam bağımsız, ulusal bağımsızlıkçı, Kemalist aydınlar, bir araya gelebilir misiniz? İlk etepta ağ üzerinde, interneti kastediyorum. Yapılanıp bir okul kurabilir misiniz? Binaya gerek yok. Atatürk’ün eğitim felsefesini, ilk etapta internet üzerinde, sonra yapılanıp, televizyonunuzun, radyonuzun yayın yerini kurarak her yaş, her yaşam için Atatürk’ün eğitim felsefesiyle tek tek dersler hazırlayıp sunabilir misiniz? Ve bunları acilen yapar mısınız? Çünkü benim acelem var. Çocuğum gözümün önünde sistematik bir biçimde, paskalya yumurtasına dönüştürülüyor ve ben bir şey yapamıyorum. Buradan İskenderun’a size inanmanın umuduyla döneceğim. Bu umudunu bana verdiğiniz için hepinize teşekkür ederim. Heyecanımı da buradaki öğretmenlerime borçluyum.

 

Salondan alkışlar.

 

İzleyici; Ben bu gence (Kazım Kartal’ı kast ediyor) katılıyorum. Aynı soruyu yöneltecektim. AB projeleri için ödenen bir para olduğunu duymuştum. Aynı şekilde proje üretilmezse, AB kabul edeceği projeler üretilmezse bu paranın ziyan olacağı şeklinde seminerlerde dinledim.

 

Ahmet Saltık : O sırada kalmadı. En arkaya geçiyoruz. . En arkada bir el kalkmıştı galiba.

 

Naim Bıyıklı: efendim ismim Naim Bıyıklı. Biraz rahatsızım onun için kusura bakmayın. Şimdi ben bu konularla ilgili değil, bir şeyler söylemek istiyorum. Kubilay’dan Muammer Aksoy’dan Necip Hablemitoğlu’na kadar Türk devrim şehitlerinin ruhu şad olsun. İkincisi Necip Hablemitoğlu’nun vurulduğu zamanı da biliyoruz. Şengül Hanım’ın yaptığı konuşmayla tekrar canlanıyor diyorum, teşekkür ediyorum.

Salonda alkışlar.

 

Ahmet Saltık : Şengül Hanım’ı üzmemek için hiçbir biçimde üzmemek için ağzımı açmamıştım. Siz fazlasıyla duyguları dile getirdiniz. Necip beyin bize armağanı olarak Şengül Hanım’ın aramızdaki varlığından kıvanç duyuyoruz.

Salondan alkışlar.

 

Safa Yenice: Efendim öncelikle bu toplantıyı düzenlenmesi, bir tarafta Kurtuluş Savaşı’nın çoban ateşlerini andırır. Bu çoban ateşleri gün gelecek düzenli orduların kurulmasında çok önemli işlevler yüklenecektir. Bu nedenle katılanlara konuşmacılara kurultayı düzenleyenlere teşekkürü borç bilirim. Medyanın bu konudaki etkinliği ile ilgili Atila İlhan’dan bir alıntı yapmak istiyorum. Bu alıntıyı paylaşırsak, her halde yapacağımız işler konusunda daha bir detaylı düşünme şansımız olur. ‘Yugoslavya’da bu küreselleşmeciler ile oradaki halk çok görüşmek isterler. Ancak ikiz katılım olmak, psikolojik harp olayını maalesef etkin kullanamıyorlar. Çünkü getirdikleri televizyon bir yandan ilginin az olduğunu görüyor. Çağrıyı şöyle yapıyorlar. Arjantin dizileri koyuyorlar, ağırlıklı olarak. (Dediği anlaşılmıyor) ve özellikle ve öncelikle köy kısmından başlayarak. İnsanlarda televizyonla bir düşkünlük yaratıyorlar ve oyaladıktan sonra da artık Yugoslavya televizyonun karşısında küreselleşme eğitimini almaya başlıyor. İşte bunlar Yugoslavya’nın parçalanmasında bire bir ve hızlandırmaktadır. Aynı şekilde Irak’ta savaşa gidecekleri seçiyorlar. Amerika’da eğitiyorlar. Nereye gideceksiniz? Ne kadar çekeceksiniz? Bilgileri hangi kaynaklardan alacağının bir listesini sunuyorlar. O zaman yapılacak iş bu zehirlemeye karşı akademisyeniyle, katılımcısıyla sıradan bir vatandaşıyla medya yetkililerine arayıp tepkilerini göstermesi önemlidir. Ama zehrin karşısında panzehiri aramak hepimizin sorumluluğudur. Teşekkür ediyorum.

 

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Değerli arkadaşlar bu gün yöneticimiz Sayın Sarıhan’dan saatin ilerlediği uyarısı geldi bana. Tartışma bölümünü kesersek iyi olur dendi. Kaç kişi kaldı efendim, görebilir miyim? Hangi arkadaşımız?

 

Hasan Güleryüz: Mikrofon bende.

Salonda gülüşmeler.

 

Ahmet Saltık : Sürenizi yeterli kullanın lütfen. Saniyelerle, 30 saniye içinde.

 

Hasan Güleryüz: Teşekkür ediyorum konuşmacıların hepsine . Ben Hasan Güleryüz. Ulusal Eğitim Derneği Genel Sekreteriyim. Türkiye’de medya deyince sadece televizyon anlaşılmamalıdır. Basın, dergi, dernek bir dizi şeyi vardır. Yani yayın programı açısından. Yani ailemizin çevremizin. Geçen gün Trabzon’a gittim. Shov Tv. İzliyoruz saat onda. Kız kardeşim hacca gitmeye hazırlanıyor. İstanbul’da emekli öğretmen arkadaş, bayan arkadaşım başka bir kanalda başka bir film izliyor. En etkili saatlerde Türk Halkı tüm aydınları bunlar elde. Akşama kadar oturuyorsun entelektüel olarak dünyada ne oluyor ne bitiyor anlamaya çalışıyorsun, bunlar oluyor. Aynı adamlar kanal kanal geziyor. Şimdi devlete dayandılar, düştüler, paraları mı bitti nedir? Ben öyle anlıyorum. Şimdi ne yapmak lazım? Bu anti medya, bu terörü nasıl kırmak lazım? Buna karşı ne gibi önlemler almak lazım? Çünkü Türk Halkı ciddi anlamda maymunlaşmaya uğruyor. Bu maymunlaşmanın önüne nasıl geçmek lazım diye soruyorum.

 

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Son olarak öndeki arkadaşımıza verelim mikrofonu. Otuz saniye süreniz var efendim.

 

Arif Ünal: Tarsus’tan geliyorum ben de. Öncelikle iki gündür burada izlediğim doyurucu konuşmalardan dolayı emek veren herkese çok teşekkürler. Çok mutluyum. Sonuç bildirgesinde az önce arkadaşın bahsettiği (kimi kastettiği anlaşılamadı) fikirlere katılıyorum. Ulusal güçlerin sözcüsü olacak ortaklaşa bir televizyon programı kurma ihtimali var mıdır? Bunun sonuç bildirgesine konmasını istiyorum. Kurultayların devam edeceğini öğrenmiştik. Ulusal Eğitim ve Gençlik Kurultayları şeklinde  ad verilip bu şekilde düzenlenmesini istiyorum. Teşekkür ederim.

 

Ahmet Saltık : Çok teşekkürler. Değerli arkadaşlar soruları aldık, hoş görünüze sığınarak sizin. Şimdi kısa kısa değerli konuşmacılarımıza söz vererek yanıtlayacaklar, not aldılar. Aynı konuşma sırasıyla yanıtlayacaklar. Sayın başmüfettişimiz ve Ulusal Eğitim Derneği’nin yönetim kurulu üyesi olduğunu yeni öğrendiğim sayın konuşmacımız buyursunlar.

 

Saim Açıkgöz; Soru çok, birer cümleyle dahi anlatsam çok zaman alır, atlarsam affedin. MEB temsil gibi, görev ve yetkim yoktur. Ben bir eğitimci olarak konuşuyorum. Her insanın kendi ilgi ve ilgi alanında konuşmasını da demokratik bir hak olarak görürüm. Ben tarım konusunda konuşmam. Eğitim konusunda konuşmak hakkımdır. Hangi sınıfta, hangi dersler kaç saat okunur, bunların yasal kuralı yoktur. Bunlar tercih konusudur. Yürütme birimi, icra dairesinin politika belirleyicilerin şöyle ya da böyle tercihi oluyor. Şu yasanın şu maddesine aykırıdır denilemez. Ya bu ya şu dersleri okutursak bir öğrenci lise dediğimiz eğitimi almış olur, yani bu anlayış değişir, o ders kaldırılır başka bir ders koyarsınız. Üç yılda bir lise öğrenimi ile aradığımız nitelik kazandırılır mı deniyordu. Şimdi bu ancak bununla kazandırılabilir deniyor. Bunlar tartışılır, zaten yapılan bu. Ama bu, efendim şu yasaya aykırı bu yasaya aykırı diyemeyiz. ARGE; araştırma geliştirme, sözünü ettiğim milli eğitimde temel projesinde dünya bankası Temmuz 1990’ da yaptığı anlaşmayla şöyle bir madde koydurmuştur. MEB eğitimi araştırma geliştirme dairesince ayrı bir daire kurulacaktır. Ve kuruldu o. Bundan söz etmedim, burada vardı. Aslında o görev, TTK’lunun görevidir. Araştırma, bakanlığın kendi yasal yapısı içinde; araştırma planlama koordinasyon dairesi vardır. Onun görevidir. Ama dünya bankası ‘ben böyle bir daire istiyorum’ dedi, o daire yasada olmadığı halde kuruldu ve o daire halen var ve çalışıyor. Ama ne kadar araştırma yapıyor, tartışılabilir.

Projeler, dernek ve vakıflar, okullar  sözünü etmiştim. Biz Leonardo Vinci için, 13 milyon dolar ödeyeceğiz. 2004’te 18650900 euro ödedik. Bu aşağı yukarı birkaç 3 trilyon ödedik. Bu 2005’ten itibaren ödeyeceğimiz para. Sokrates2 için, 20 milyon euro ödeyeceğiz. Gençlik programı için 5milyon 819 bin euro ödeyeceğiz. Bunlardan pay almak istiyorsak, bu paralardan ödüyoruz. Okullarımızın, derneklerimizin, vakıflarımızın projeler yaparak olası ulusal ajansa önermesi oranın da kabul etmesiyle buradan bir pay alırsak paramız biraz geriye dönmüş olacak. Yoksa parayı veriyor zaten.

Eğitim tarihi elbette gereklidir. Sayın Prof. Yahya Akyüz’ün Türk Eğitim Tarihi vardı. E tabi daha kapsamlı olması gerekir. Ta Ruhi Ergin’in 1940’lı yıllarda yazdığı bir ‘Maarif Tarihi’ vardı. Bu alanda eksik. Görev eğitimcilere düşüyor, eğitim bilimcilere düşüyor.

Hanımefendi şey dedi. Bugün bilgi kirlenmesi olayını, dil kirlenmesi olayı var. Yazılı, sözlü, görsel, işitsel, düşünsel basın yayın olayından edindiğimiz bilgilere güvenemezsiniz. Bunun da çetelesini bizden isteyemezsiniz. Ne düşüyor, aydın insana kulağına, gözüne ulaşan bilgileri ölçüp tartmak. Haber dinleriz, o haber gerçekten gerçekleri mi yansıtıyordur, saptırma haber midir? Bu ayrım olmalıdır. Aydın sorumluluğu ile ilgili bir şey, onu yapabilmemiz gerekiyor. Yoksa olduğu gibi efendim gazete yazıyor, biri size söyleyince mutlaka doğruymuş gibi… Doğruyu yakalamamız gerekiyor.

Ben burada kesmek istiyorum, teşekkür ediyorum.

 

 

Ahmet Saltık : Teşekkür ediyoruz. Buyrun Sayın Hablemitoğlu sıra sizde.

 

Hablemitoğlu: evet efendim. Şimdi bir İskenderun’dan gelen bir hanım, anne diyelim. Öncelikle onu vurguladınız çünkü. Çok önemli tabii ki.

Şimdi o kadar haklısınız ki. Ama internet diye güzel bir şey, küreselleşmenin bize getirdiği bir hediye diye bir olanağımız var. Ve dediğiniz gruplar var orda oluşturulmuş durumda. Hepsine üye olabilirsiniz, ve inanın deinformasyon deniyor ama bilgiyi çarpıtma diyeyim ben, haberlerle ilgili hemen size bir akış sağlanıyor. Onları takip etmek çok önemli. Sizi hemen aydınlatıyor. Özellikle son günlerde Murat Belge Nihat Genç tartışmasını okuyup bilgileniyorum. Bunu da parantez içinde söylemiş olayım. Şimdi tabi ne yapılmalı? Siz diyorsunuz ki bir iletişim ağı, bir ulusal kanal, ama hiç şu soru gelmiyor. Türkiye’de 80 sonrası bir 12 Eylül Atatürkçülüğü yaşatıldı bu ülkeye. Bir Türk-İslam Sentezi dayatması getirildi. Bunun yanı sıra hemen ardından yeni sağın Türkiye’ye uyarlanmış biçimi geldi, Özalizm. Kısmen başarılı da oldu. Şimdi de bir İslam, İslamcı, Siyasal İslam Cumhuriyeti denemesini yaşıyor Türkiye. Ama hiç 1938’de yarım bıraktırılan Kemalist Anlayış, Kemalizm’den söz edilmiyor. Türkiye’nin bir Kemalist Partisi yok. Şimdi buna çok kızacaklar olabilir, ama üzgünüm bu bir gerçek ve hepimiz biliyoruz, içinde küreselleşmenin dayattığı ısrarla  Atatürk’ün partisiyim demeniz bu ülkede ulusalcı olmanıza yetmiyor arkadaşlar bunu hepimiz biliyoruz. Hiç gücenmesinler zaten böyle söylediğinizde de size karşılığında her hangi bir yanıt veremiyorlar. Üzgünüm yani, çalışmaları gerekiyor, bunu özellikle söylemek istedim. Kemalist bir partiye ihtiyacımız var.

Salonda alkışlar ve bravo sesleri.

 

Hablemitoğlu; Çok önemli. Ben arkada bir beyefendi vardı, eşimden söz etti, ben çok mutlu oldum. Evet benim önemli bir sorumluluğum olduğunu onun ruhunu gittiğim her yere taşımak, hep yanımda taşıyorum. Ben özgeçmişimden söz ederken evli,iki kız çocuk annesiyim diyorum. Bu devam ediyor. Gurur duyuyorum bu soyadını taşımak ve o ruhla konuşmaktan çok mutluyum.

Salonda uzun alkışlar.

 

Hablemitoğlu; alkışlar devam ederken, teşekkür ederim. Bir başka soru daha gelmişti bu taraftan, şimdi tabi duyarsızlaştırıldığımız için biz tabi istediğimiz kadar kanalları tarayalım bunu denemiş biri olarak söylüyorum. Esiyorsunuz, yağıyorsunuz bir şeyler söylüyorsunuz telefonla yaptığınız şey, hiçbir işe yaramıyor. Ama bakın bu internette özellikle Boğaziçi Üniversitesinde düzenlenecek Ermeni toplantısı Ermeni Soykırım toplantısıyla ilgili Ermenistan’da düzenlenen toplantıyla ilgili bir İngiliz bankasının sponsorluk yaptığına ilişkin haber yayıldı ve bunu protesto eden iletiler gönderilmeye başlandı. E tabi banka hemen bir açıklama yapma ihtiyacı duydu. Bunu internet üzerinden yapmak o insanları biraz daha rahatsız ediyor. Biraz sinirlenebiliyorlar. Kimisi duymamazlıktan gelebiliyor. Ama mutlaka bireysel tepkilerin de her birimizin bilmesinin çok önemli olduğunu, tepkisiz kalmamamız gerekiyor. Aman işte ya, ben bunu yapıncaya kadar zaman da geçecek değil, asla bu konuda üşenmemek gerekiyor, çünkü ben bu konuda bir öz eleştiri de yapayım; dün akşam bir program izlerken o programa bağlanmamaktan dolayı aynı tembelliği yaptım, kendimi bu sabah çok suçladım. Onun için bireysel gücümüzün çok önemli olduğunu, çünkü bireysel gücün toplanarak bir kitlesel güce dönebileceğini çok iyi bilmemiz gerekiyor. İnanın ben bundan yıllarca önce bir ders veriyordum, küreselleşme ve aile dersi. Doktora ve mastır dersi bu. Iğdır’da leğende doğum yapan bir kadınla ilgili haber okudum ben bir gazetede ve sanıyorum 23 yaşında ve beşinci çocuğunu doğuruyordu. Hiçbir tıbbi yardım yok, ama kendisine televizyonda izlediğim, magazinde izlediği şahıslarla ilgili şeyler sorulunca onları hiç eksiksiz yanıtladığı yazıyordu gazetede. Tabi bu kitlesel medyanın utanç verici yönü, çok vahim yönü. Dolayısıyla biz bireysel gücümüzü çok iyi farkında olmalıyız. Kitlesel medyaya da ne kadar baskı gücü oluşturabileceğimizi bu yolla çok iyi fark etmeliyiz. Duyarsızlaşmamamız gerekiyor. Yoksullaşan, giderek kuzey-güney dediğimiz dünyayı ikiye bölen ekvatorun üstüyle altı arasındaki ülkelerin birbiriyle farları çok büyüdü. Sadece bizim için geçerli değil bu. Onun için bireysel gücümüzün bilincinde olmamız gerekiyor ve sorumluluğunu taşımamız gerekiyor. Her yaptığımız, attığımız adımın ülke adına sonuçlarını mutlaka tartmamız ve ona göre adım atmamız gerekiyor, hele ki eğitimcilerin aydın diye bu ülkede adının önüne ‘aydın’ diye sıfatını koymayı uygun bulan herkesin bu sorumluluğu taşıması gerekiyor. Çok teşekkür ederim.

 

Salondan alkışlar.

 

Ahmet Saltık : Ağzınıza yüreğinize sağlık Sayın Hablemitoğlu. Efendim son olarak Sayın Topses’e söz veriyorum.

 

Gürsen Topses; Şimdi, hocamızın bir yaklaşımı var. Aslında konuşmamın başında vurgulamıştım. Konuşmamın konusu şuydu; Türk eğitim felsefesi’nin Batı eğitim felsefesinden üstün yanları, üstün nitelikleri değil. Bir kere bunu ayırt etmek gerekiyor. Elbette çok üstün yanları olduğunu hemen söyleyelim. Şimdi biz tabi burada her şeyi anlatmadık, bunları bir biçimde yazacağız.

 

Ahmet Saltık : Hocam tekrara girmeden maddeleri

 

Topses; Tabi şunu söyleyeyim. Aslında şu var, batı doğunun bütün felsefesini hatta bilimsel yaklaşımının önemli ölçüde örtmeye çalışmış. Benim anladığım bu. Yani, doğuda bir bilgi var. Harezmi var, Konfüçyüs var, Kavalizm var, büyük bir zenginlik var.

 

Ahmet Saltık : Kısa kesin lütfen.

 

Topses: batı bunları zaten bakınız Rönesansı bile, İslamlardan almış. Tabi ki İslamlarda Yunanlılar’dan etkilenmiş.12. yy Rönesansı dediğimiz şey, gelişim her zaman olmuş. Ama bir şekilde bir yıldan sonra, batının felsefeyle hukuk bilimini tekeline geçirmiş ve biz, şöyle baktığınız zaman bizim eğitim tarihimizde bizim inanın çok önemli şeyler görüyoruz. Daha ince yaklaştığınızda, o düşünürlerine o felsefecilerine özgün noktalar görüyoruz. Hiç öyle, özgüvensizliğe gerek yok. Aslında biz hep batıdan etkilendik. Batı felsefesini okuduk. Batı edebiyatını okuduk. Batıdan etkilendik ama, yavaş yavaş başından bir uyanış var. Artık bu işler böyle değil diye düşünüyorum. Doğu kendine gelecek. İşte Avrasya, ekonomisiyle, kültürüyle gelecek. Halklar batıya karşı tavırlarını göstereceklerdir. Hatta bunu ince olarak araştırdığımız zaman gerçekten önemli yanları olduğunu vurgulayalım. İşte Baltacıoğlu mesela, birey diyor uluslar kişilik eğitimi diyor mesela Baltacıoğlu. Çalışma ilkesi diyor. Bunlar son derece özgün şeyler. Elbette batıdan da etkileniliyor. Atatürk’ün zamanında, batıdan uzmanlar gelmiş. John Dewey de bunlardan bir tanesidir. Uzmanları kabul etmiş, onlardan yararlanmıştır. Ama bu bir taklit midir? Asla. Köy enstitüleri dünyada kendine özgü olan bir eğitim kurumudur. Hiç bunu böyle algılamayalım, çok önemli bir kuruluş, entelektüel eğitimle, iş eğitimini birlikte veren insanı bütün olarak eğitmeye çalışan üretmeye çalışan bir kuruluş. Bu mesela Pastör’de, Terseniz Steiner’de bile yok. Batıda Almanya’da kır yurtları var. Onları incelediğiniz zaman köy enstitüleri daha farklı. O yüzden bence şu yaklaşım doğru değil. Elbette biz batıdan etkilendik, Tanzimat ve sonrasında ama süre içersinde baktığımız zaman eğitimin kültürüne baktığımız zaman, son derece özgür ve hatta batıdan daha üstün yanları olduğunu görüyoruz. Eric Fromm, psikolog, bunu özellikle vurguluyor. Bu yüzden hiç öyle yaklaşmayalım. Bu yüzden biz onlardan üstün değiliz demek bir özgüven eksikliğidir.

 

Ahmet Saltık : Sayın Topses toparlarsanız. Ayrıca UNESCO’nun Hasan Alî Yücel yılı ilan ettiğini de hatırlatalım. Pek çok batı kaynakçısında köy enstitülerine nasıl kıydınız diye sorduklarını anımsayalım. Bertrand Russel başta olmak üzere batı felsefesi tarihi yazanların 15 yılda M: kemal Paşa’nın yarattığı aydınlanma devriminin değerini batının ancak yüzyıllar içinde yapabildiği vurgulandı, bu görkemli kuruluşun halkın eğitim devrimi sistemi yattığı vurgulandığını biliyoruz. İsterseniz bu tartışmaya burada nokta koyalım. Bu şovence bir yaklaşım değil, bilimsel bir gerçekliktir. Gerçekten Türk Eğitim Sisteminin en temel noktası bir kere anti emperyalist oluşudur. Batı eğitim sistemininse emperyalizme dayalı oluşudur. Varsa başka sorular geçelim.

 

Topses; Şunu söyleyeyim. Medya dendiği zaman Ulusal Kanal’ımız da var. Bu ulusal kanal, süre içinde gelişecek. Tabi ki teknik zorlukları var. Bunu burada vurgulamak ta gerekir. Diğer medyadan farklı özelliği olduğunu vurguluyorum. Teşekkür ederim.

 

Ahmet Saltık : Peki. Teşekkürler. Değerli arkadaşlar, hem çalışma arkadaşlarımı hem masayı benimle paylaşan değerli sunumculara hem bize bu fırsatı veren kurultay düzenleyicilere hem de gerçek anlamda sizlere Pazar gününün akşamına kadar ikinci günün son saatlerinde içtenlikli bir sabır ve katkıyla var olduğunuz ihya ettiğiniz dinlediğiniz için şükranlarımızı arz ediyoruz. Geleceğe güvenle bakmak koşuluyla bu oturumu da kapatıyoruz. Sonuç bildirgesini sanıyorum arkadaşlar sayın Koray Hocam herhalde görev aldılar daha önce olduğu gibi, bir tahmin bu. Sonuç bildirgesini dinleyeceğiz. Şimdi masayı terk ediyoruz.

 

Salonda alkışlar.

 

Sunucu: Gazi Üniversitemizin radyo istasyonu 88.40 frekansı ile sizlere ulaşan ‘Gazi’nin Sesi’ tüm Ankara’ya naklen yayınlamaktadır. Sözlerimiz yalnızca üniversitemizin Mimar Kemalettin Salonunda değil, cumhuriyet tarihine şahitlik eden Başkentimiz’de çınlamakta. Aydınlık yarınlarımız için bu önemli kurultaya konuk olan, 28 aydınımız salonda ve radyoları başında bizlerle beraber olan tüm dinleyicilerimize ve gerek kurultay salonumuzda ve gerekse radyoda siz, sesimizi duyurmaya çalışan genç arkadaşlarıma teşekkür etmeyi borç biliyorum.

 

Salonda alkışlar.

 

Ayrıca, gelemeseler de bizleri iletileriyle yalnız bırakmayan devlet büyüklerimizi ismen de olsa anmak istiyorum.

Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan kurultayın düzenleyicilerine; Gazi Üniversitesine, Ankara Üniversitesine ve Ulusal Eğitim Derneği’ne üç ayrı telgraf çekerek kutlamış.

Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Sayın Hüseyin Çelik, Anavatan Partisi Genel Başkanı sayın Erkan Mumcu, TBMM Başkanlık Divanı üyesi Türkan Niceoğulları, CHP Ankara Milletvekili Sayın Yılmaz Ateş, CHP Adana Milletvekili Prof. Dr. Sayın Gaye Erbatur, CHP Ordu Milletvekili Sayın Sami Kandoğdu, Petrol-İş Sendikası Ankara Şube Başkanı Sayın Mustafa Özgen, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Başkanı Sayın Şemsi Bayraktar, Yurt Partisi Genel Başkanı Sayın Hakan Önder. Teşekkür ediyoruz efendim.

Genel tartışmayı başlatmak ve yönetmek üzere Sayın Nazım Mutlu’yu kürsüye davet ediyorum. Tartışmacılarımız Yard. Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu, Sayın Abdulkadir Paksoy, Sayın Ersan Dağlı ve Sayın Gülseren Delibaş.

Efendim tartışmacıları davet ettikten sonra her ne kadar sürçü lisan ettiysek af ola diyorum. Ve bildirgemiz uğur getirsin ulusumuza, nice aydınlık yarınlarda çok çok daha güzel günlerde tekrar bir arada olmak dileğiyle hoşça halın, esen kalın. Sevgi ve saygılarımla.

 

Salondan alkışlar.

 

 

 

 

 

TARTIŞMA ve SONUÇ BİLDİRGESİ

 

Tartışma yönetmeni Nazım Mutlu;

 

Sayın misafirlerimiz, iki gün boyunca küreselleşmenin daha çok eğitim üzerine etkilerini, daha da yerinde bir söyleyişle yıkıcılığını, deyim yerindeyse küreselcilik değerli bilim adamları Türkiye’nin ülkemizin bu alanda çalışmalarıyla tanınmış, seçkin bilim insanları bize doyurucu bilgiler sundular alanları ile ilgili. Küreselleşmenin belli ki, açtığı yaralar az değil, iki gün değil her halde iki hafta sürse bitecek gibi görünmüyor. Belli ki tahribat çok derin.

Bu son oturumumuz, mini bir oturum olacak. Bundan önceki oturum zamanlarının bir hayli sarkması nedeniyle tatilin son saatlerine girmemiz nedeniyle mini bir oturum gerçekleştireceğiz. Tartışmacı arkadaşlarımız beşer dakikalık süreyle iki günlük bu etkinlikle ilgili olarak hem varsa eleştirel görüşlerini hem de kendilerine özgü düşüncelerini katkılarını sunacaklar. Bunun sonunda izleyicilerimizden gelecek sorulara tabi mümkün olduğu kadar az süre kaplayacak, katkılara yer vereceğiz. En son bölümde iki günlük bu kurultayın sonuç bildirgesi okunacak. Ben şimdi, tartışmacı arkadaşlarımızdan Sayın Nesrin Çobanoğlu, Gazi Üniversitesi Tıp Etiği Ana Bilim Dalı Başkanı ve aynı zamanda Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğretim üyesi. Abdülkadir Paksoy, emekli tarih öğretmeni, araştırmacı, aynı zamanda yazarlığı ve şairliğiyle tanıdığımız arkadaşımız. Ersan Barkın, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi. ADD Genel Sekreter yardımcısı. Sayın Gülseren Delibaş’ta Ulusal Eğitim Derneği Kocaeli Şube Başkanı, emekli öğretmen. Ben tartışma ile ilgili ilk sözü Sayın Çobanoğlu’na veriyorum. Buyurun.

 

Yard. Doç. Dr. Nesrin Çobanoğlu; İki günden beri yoğun biçimde, eğitim tartışıyoruz, konuşuyoruz ve bir çok alanda doğrusu kendi adıma yoğun bir biçimde bilgilendiğimi düşünüyorum. Özellikle bazı sadece seslerin, bazı söylemlerin egemen olduğu bir dünyada ve bu tek sesliliğin egemen kılınmak istendiği bir dünyada, burada söylenenler ayrıca bir önem taşıyor. Çünkü bu söylediklerinizi isteseniz bile, dillendireceğiniz ortamlar pek kolay değil.

Türkiye’de özellikle son zamanlarda, burada gördük ki biz işgal altındayız aslında. Bu tam anlamıyla emperyalizmin yüksek sesle, boyutlarıyla uyguladığı işgalin farklı yönlerde, eğitim araçlarıyla bize yansımasını detaylarıyla bilgilenmiş olduk.

Her bir oturum, her bir konuşmacının tek tek dile getirdikleri o kadar bilgi yüklü, uygulamaya yönelik bir çok deneyimin ışığından süzülmüş örneklere dayalı bir biçimde yansıdı ki, bunları bilmemek ya da bu doğruların yönetime yansımamasının getirdiği tepkiyi hissetmemek mümkün değil.

Sayın Fevzi Öz’ün geçmişten beri yaptıkları ve eğitime dünya çapında verdiği katkılar yep yeni başka bir yabancı danışmanlarla hazırlanan müfredatın getirdiği tehlike karşısında duyarsız kalmak mümkün değil kuşkusuz. Bu arada sadece eğitim müfredatımıza bütün bir geleceğimizi etkileyecek, gençlerimizi biçimlendirecek olan, eğitim müfredatımızın yapacağı olumsuz etkilerin yanında, yeni yeni projelerin tatlı bir drajeyle, şeker yerine getirilmiş olan zehir tabletleri, siyanür tabletleri diyorum ben bu tür projeler için. Sayın Hablemitoğlu’nun da vurguladığı gibi artık bunlara proje deniliyor ve medyanın gülleri tarafından bize yutturuluyor. Geleceğimizin kurtuluşu ya da çağdaş değerleri yakalamanın olmazsa olmaz değerleri gibi dayatılıyor. Bunlar karşısında eşit, burada hep birlikte üreten, özgürce ulusal değerlerimizi önceleyen insanlarımızın yapacakları, çok büyük önem taşıyor. Ama kuşkusuz küreselleşme adı altında emperyalizmin özellikle dayattığı kemiksizleştirme, kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme çabalarının önünde durmak ta büyük bir güç gerektiriyor.

Biraz önceki toplantıda da yine son tartışma bölümünde de dile getirildi, dün de geniş olarak bunlar her boyutuyla konuşuldu. Türkçe’mizi kullanmak bile neredeyse olanaksızlaştırılıyor. Bir eğitim ve bilim dili olarak Türkçe’nin hiçbir eksiği, tam aksine öteki dillere göre, bazı fazlalıkları olduğunu, yani çok daha kolay anlaşıldığını ve bilim dili olarak da eğitim dili olarak da bazı üstünlükleri olduğunu, dün konunun uzmanları olarak da bilim insanları bizlere sundular ve bir çok boyutuyla tartıştılar. Gündemimizde bu var ve tartışıyoruz. Fakat bu ulusal değerlerimizin kurmanın öncelikli adımlarına …olan dilimiz bile saldırı altında. Kimliksizleştirme süreci özellikle, esas işgali oluşturuyor bence. Atatürk’ün çok güzel bir sözü var. Ulusal açıdan hemen sonra, büyük başarılar kazanmış ve asker olarak söyledikleri devlet adamı olması açısından özellikle önem taşıyor diye düşünüyorum. ‘Cephelerde güçlü bir orduyla, kendine inanan güçlü bir orduyla kazandığımız savaşlar, kültür ordusunun kılıcıyla kalıcı hale gelecektir ve genç Türkiye Cumhuriyeti geleceğe iyi nesiller yetiştirebilecektir’ demektedir. Bire bir deyim olarak aynısı değil kuşkusuz fakat öz olarak aynı anlama gelmektedir. Özellikle kültür ordusunun ki burada şu anda yoğun biçimde temsilcileri var. İki gündür de bunları konuşuyoruz. Ciddi bir savaş içinde olmalı aslında, çünkü karşımızda topyekün ve bütün teknolojiyi kullanarak bir kültür savaşı açılmış durumda. Buna globalleşme diyenlerle glokalleşme diyenler bence daha doğruyu söylüyorlar, özellikle ulusal ve bizi bir arada tutan değerlerimizi, milli kimliğimizi, ulusal birliğimizi zedeleyecek oranda yerelleşmeyi bir değer olarak vurguluyorlar çünkü bize. İleri düzeyde yerelleşin. Fakat ulusal değerlerinize, ulusal birlik oluşturacak kavramlarınıza sahip çıkmayın deniliyor.

Dün burada konuşmaları dinlerken aynı zamanda sabah okuduğum gazetelerden Radikalde şöyle bir manşetten bir haber vardı ve buradaki konuşmalarla çok uyumluydu aslında medyanın rolü, Amerika’nın rolü ve ilişkisi bakımından. Gene burada dile getirilen bir üniversitemizin dün çok eleştirildi, çok konuşmalar yapıldı. Ben yeniden deyinmek istemiyorum. Fakat Boğaziçi Üniversitesinden bir ‘bilim insanı’ dün eğitim sistemimizde ele alınan bazı kavramlar  haberi okumadan, çünkü sabah burada ilk oturumda bir konuşmacı farklı yönlerine değindi. Mahiye Hanım yine sunum yaparken kavramların içinin boşaltılmasına ilişkin değerli bir el broşürü dağıttı, orda da vurguladığı şeyin dünkü gazete haberinde bize bir kez daha kanıtlıyorlar. Bunun bilinçli bir biçimde ulusal eğitimimizi, küreselleşme adı altında ulusal değerlerimizi ve kültürümüzü yok etmek üzere çok açık ve topyekün bir saldırı bir saldırı olduğunu bizler algılıyoruz fakat daha toplumda yankı bulması ve algılanması için üzerimizde ağır bir sorumluluk yüklendiğini düşünüyorum.farkında olanlar farında olmayanlara anlatmalı. Ayrıca bir de son olarak kuşkusuz bu gün çok değerli bir durum, bir açıdan konuşmacılar bunu farklı yönleriyle ele aldı. Eyleme yönelik, yine Gazi Üniversitesiyle ilgili bir bilgiyi de sizinle paylaşmak istiyorum. Özellikle bazı alanlarda buradaki bilgi birikiminin açtığı bakış açısıyla, aslında farkında olduğumuz, programdan çıkarılması ya da seçimli hale getirilmesi Mahiye Hanım ayrıntılarıyla konuya değindi, konusunda Gazi Üniversitesi, Müzik anabilim dalı başkanımız 22 üniversitenin müzik anabilim dalı başkanlarıyla iletişime geçerek bu konuda hemen bir tepki oluşturdu. TTKB bu tepkilerini ilettiler. Yarın da resim ana bilim dalı başkanları yine aynı kuruma giderek tepkilerini belirtecekler. Bu konuda bir düzeltme yapılmasını müfredat değişikliği yapılmadan uygulama başlamadan bir düzeltme yapılması ile ilgili görüşlerini belirtecekler ve bunun öne çıkan ilk eylem olarak nitelendiriyorum. Kuşkusuz sessiz kalmamak ve dinlenmemek gerekiyor. Yine Sayın Hablemitoğlu’nun vurguladığı gibi sessiz kalmamak ve duyduğumuz her olumsuz örnekte dile getirmek bu ağır saldırının önünde durabilmek sorumluluğu alınacaktır diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.

 

Nazım Mutlu; Teşekkür ediyorum.

 

Salondan alkışlar.

Nazım Mutlu; Bu kez sağ yanımdaki Sayın Paksoy’a söz veriyorum. İki günlük izlenimleri bizlere anlatacak ya da kendinize ait bu konuyla ilgili görüşlerinizi aktarın.

 

Abdülkadir Paksoy; Teşekkür ederim, ben aslında dedim ki sempozyum arkasından böyle bir toplantı tartışma fazla, iptal edin onu dedim, beni dinlemediler. Sabrınıza hayranım, teşekkür ediyorum.

İki gün boyunca tüm kurultayı izledim. Beş altı sayfalık not aldım. bunları şimdi beş dakika içerisinde özetleyerek size sunmak istiyorum. Buradan rast gele geçen birisi olsaydım, sıradan bir öğretmen olsaydım ve bu toplantıları izleseydim ne söyleyebilirdim? Şu saptamalarda bulundum. Beş dakika içinde özetlemek gerekirse;

Türk Ulusal Eğitiminin temelleri Kurtuluş Savaşı ve ardından kuruluş döneminde atılmıştır. Yine Türk Ulusal Eğitim Felsefesi Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesidir. Öğretmen örgütlenmesi yakın bir döneme kadar ulusalcı idi. Ancak son yıllarda bu tezinden uzaklaşmıştır. Konuşmacıların konuşmalarından çıkardığım sonuçlardan birisi.

MEB küreselleşme saldırısının bir aracı durumuna gelmiştir. Ulusal niteliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Adındaki ‘milli’ sözcüğü orada eğreti durmaktadır. Yine ulusal eğitimimiz 1940 yılların sonunda başlayan son çeyrek yy da büyük mesafeler kaydeden küreselleşmenin etkisi sonucunda büyük ölçüde ulusal niteliğini yitirmiştir. Eğitimimizin ulusal niteliğini yitirmesi, ulusal bütünlüğümüzü ve ülke bağımsızlığımızı tehlikeye sokmuştur. Bu sempozyumun özeti bence böyle yapılabilir.

Yapılması gereken nedir? Özgürlüğün ve bağımsızlığın tehlikeye düştüğü zamanlarda, siyasal görüş ayrılıklarının ikinci plana itilmesi, ön plana çıkarılmaması, bunu Zeki Sarıhan arkadaşımız gayet güzel bir biçimde dile getirdi. Ulusal amaçlar doğrultusunda, birleşilmesi gerekir. Mustafa Kemal’in başarısının temelinde de bu yatar. Kurtuluş Savaşı’nda, İslamcısını, Türkçüsünü bir araya getirmesindeki başarının altındaki sırda buradadır. Konuşmacılardan Türk Dil Kurumu başkanı Sayın Haluk Akalın bu konuda bize örnek olabilir. Sayın Akalın gerçekten 12 Eylül sonrası oluşturulan ve bir hükümet dairesi haline getirilen dil kurumunun çok ilerisinde bir tutum sergiledi, hayran kaldım. Ne yazık ki onun bu tutumu Talim Terbiye Kurulu’nun tutumuna yansımış değil, söz alsaydım o zaman söyleyecektim, bir cümle ile geçiştireyim. TTKB şu an incelenmekte olan kitabım var, birisi yedi yıl gidip geldi, birisi beş yıl gidip geldi. Hala dahi devrim yerine ınkîlap, devrimci sözü yerine ınkîlapçı, ulusal çıkar milli yaz gibi, neyse onlara girmeden, TDK tutumu ne yazık ki TTKB yansımış değil.

Şimdi ancak dayanışma, siyasal görüş ayrılıklarının ikinci plana itilmesi zorunluluğu bir gerçek, yalnız bazı bilimsel gerçekler göz ardı edilmemelidir. Bunu söylerken şunu söylemek istiyorum, yani mevcut eğitim yapımızın kullanılan programlarında ulusalcı olduğu izlenimi yaratılmamalı. Şu an ki müfredat programını da biz yıllardır eleştiriyoruz. Şu an yürürlükte olan programlarda ulusalcı değil. Yalnız eleştirmeye çalışıyoruz, yalnız öyle bir duruma geldik ki, 82 Anayasasının durumuna geldik. Sayın Oktay Akbal 82 Anayasasını eleştirdiği için 3 ay hapse mahkum oldu, sonra o Anayasayı savunmak zorunda kaldı, çünkü yeni gelenler çok daha geriye götüreceklerdi, bel ki biz de şu an, o konumdayız. Tamam mevcut müfredat programlarını eleştiriyoruz ama, bunlar daha da geriye çekmek istiyorlar biz vazgeçtik eleştirmekten bunu bu haliyle savunalım ona geldik.

 

Salonda gülüşmeler.

 

Beş dakika oldu mu, söyleyeceklerim bu kadar, teşekkür ederim.

 

Salonda alkışlar.

 

Nazım Mutlu; Teşekkür ediyoruz Sayın Paksoy. Günümüz gençliğinin duyarlılığının istenilen düzeyde olmadığı genel bir gerçekliktir herhalde öyle kabul ediyoruz bunu ama istisnalar da var tabi. Ersan Dağlı gibi.

 

Ersan Dağlı; Sağolun. Ben iki gündür öğrenci gözüyle dört oturum dinledim. Bu masaya gelince; şunu söylemek isterim, bu rektörlük binasının önünden çokça geçtik liselerde, zaman zaman buraya geldik. Bu binanın içinden Kemalizm diye haykırılması adına çok yakıştı, bu fikirdeyim. Bu isme çok yakıştı ve bireyin, üzerindeki sorumluluğu yani değiştirme gücünü küçümseyenler, bir Rektörün değiştirme gücünü unuttular herhalde.

 

Salonda alkışlar.

 

Benim iki gündür gördüğüm özellikle ulusal eğitimin çöküşü, ulusal eğitimin çökertilme süreciyle çok eş zamanlı, paralel yürüyor. Bu anlamda Türk eğitiminin içinde bulunduğu süreç Türkiye’de ki özelleştirme devleti tüccarlaştırma, ulusal devleti yerel parçalara bölme ve temelde de AB Türkiye’yle buluşturmaya paralel. Bu anlamda Türk eğitimini, ya da Türkiye’de paralı oluyor tabi. Bunu söylediğimiz zaman var olana dönüştürdüğümüz zaman  Türkiye’de eğitimin genel olarak bu anlamda  Türkiye’yi kuşatan yerel araştırma merkezleri, yerli ama bunları şekillendirmesi dolayısı ile projelerin sağlaması önemle sonu getirilmeye çabalayan şeyin ulusal ideolojilerin olduğunu bilen insanlar, bunların yerine konulmaya ya da bunların karşısındaki yükseltilen yapının da, aynı zamanda kendi savlarının yargısına bağlanarak, küresel sistem ve onun genellikçi, dinci  görenek yaklaşımları olduğu gerçeğini görelim. Bütün bunlar eğitimle yapılıyor. Çünkü bir ülkenin düzenini değiştirmenin, birden fazla yolları var ama, bir ülkenin eğitim sistemini değiştirmek, bir ülkenin hukuk sistemini değiştirmek, Türkiye’nin laboratuarcasına bu iki gerçekle yüz yüze her gün bir yasa değişiyor ben hukuk fakültesi öğrencisiyim ve sınavlarda zorlanıyoruz, hangi yasaya göre yanıt vereceğimi şaşırmış durumdayım. Ülke müfredatının son yıllarda eğitimciler tarafından dile getiriliyor. Bunu şöyle özetleyebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti devleti Mustafa Kemal Cumhuriyetinden Prens Sabahattin devletine doğru ilerliyor. Aydınların devşirilmesi, ülke yöneticilerinin; o ülkenin bürokratlarının, siyasilerin devşirilmesi belki günü kurtarır şeylerdir emperyalistler için, fakat nihai hedef için geleceği bize kaybettiren şey eğitimin devşirilmesi. Eğitimi devşirilen toplumun yarını kaybolmuş hale geliyor. söylenilen temel şeylerden biri de bu. Küreselleşme süreci, uluslar arası anlamda, eğitim şirketlerinin piyasa araştırmasıyla sunulmakta. Katkı ve meşhur üçlemesi öğrenciyi müşteri şekline dönüştürmesi doğrulamakta bu anlamda ulus merkezli eğitimin yerini yani yok artık modern devlet modern eğitim ulusal devlet savında ortaya koyduğu ulusu gözeten eğitim yerine birey merkezli, bireyi öğrenciyi müşteri gibi sayan bir devlet yöntemi, sistemi ortaya koyuyor. Ulusal alandaysa din merkezli, dinci bağnaz medrese eğitimini; çağdaş, ulusal, ulusal kültür inşasını hedef alarak genç kuşaklara aktarılması savlayan, pozitif bilim eğitimini temel alan, lâik, eleştiren eğitimin yerine koymaya çalışıyor. İlköğretim ve lise eğitiminin esastan yoksunu, eğitilmiş gibi davrananlar için, üniversitede  etkisini gösterdiği için tabloda yerini alıyor.Yan yana geliyor. Bugün şunu da söylemek lazım ama, bugünkü iktidar karşısında en sağlam Atatürkçü gücü sağlayanlar AB merkezli Avrupa üst kimliğini hedefleyen üniversite programlarını uygulamaya koymaktan da çekinmiyorlar. Bunu da yazın. Oysa, aydınlanmayı 13. yy. yaşayan bilgili Anadolu, köy enstitüleri efsanesini yaratan Anadolu, herhalde eğitim sistemini kendi gerçeklerini gözeterek belki UNICEF programlarını, SOKRATES programlarını tersine çevirerek eğitimcileri vardır.

Biz Güneydoğu Anadolu’da savaş yaptık yakın zamanda, bugün bunun filizleri yeniden ortada. TSK kazandı, toplum kaybetti. Çünkü bölge eğitimi gözetmedi. Özellikle savaş sonrası bölge çünkü, bir terör savı yalnızca toprak koparmak değildi. Bir etnik kimlik, siyasal kimlik haline getirildi. Bu kimliği toplum üzerinde inşa etti. Güneydoğu’daki eğitim başarısızlığımız ve bu yatakhanesi olmayan YİBO’larla, yapmaya çalıştığımız eğitim sistemi, oradaki toplumsal başarısızlığımızın kanıtı gibi. Son olarak şunu söylemek istiyorum; cumhuriyet bir gemi, bu gemi dağlar aşmak için yapıldı. Bu gemiyi 1919’larda, başlarda olduğu gibi yürütecek olanda, gemiyi tasarlayan düşün mühendislerinin yapısını anlamamış olması vahim. Türkiye’deki en vahim şey, Türkiye’deki karşı devrimci gücünden daha vahim şey, uygarlığın taşınması için, kimseye muhtaç olmadan her şeyi yapabileceğini bilen gemi tasarımıdır. Mustafa Kemal’de güç beynidir. Ciddi bir düşün adamıdır, ciddi bir mühendistir.

On bin yıldır Türk Ulusu’nun sezer uçbeylerinin her seferinde yeniden yürüttüğü gemiler olmuştur ama, bir süre sonra geçmişi unutanlar sayesinde, ve her seferinde geminin içindeki iş birlikçi soysuzlar tarafından, yeniden batırılmış veya karaya oturtulmuştur.

Bugün ihaneti bir kenara bırakalım, mücadele Kemal’in öğretmenleri tarafından anakalesinde okutulacaktır. Buna inancımız tam. Nefes almakta zorlandığımız bu günlerde, önce Mustafa gibi düşünsel mücadeleyi ortaya koymak, şartlar daha da ağırlaşırsa tıpkı dedeler gibi cephelerde dövüşmek ya da Gördesli Makbule gibi Ulus dağında savaşmak zorunda kalacağız galiba. Bu bizim boynumuzun borcu. Çünkü bu borcumuzu öğretmenlerimizden öğrendik. Öğretmen Makbule’den öğrendik, öğretmen Aksoy’dan öğrendik. Öğretmen Kışlalı’dan öğrendik. Öğretmen Üçok’tan öğrendik. Öğretmen Hablemitoğlu’ndan öğrendik.

 

Salondan alkışlar.

 

Hepinize çok teşekkür ediyorum, Sağolun.

 

Salondan alkışlar.

 

Nazım Mutlu; Biz teşekkür ediyoruz.

 

Salondan alkışlar.

 

Nazım Mutlu; Bize tutumumuzu sorgulamamız gerektiğini anlattın aynı zamanda.

 

Nazım Mutlu; Buyurun Sayın Delibaş.

 

Gülseren Delibaş; Teşekkür ederim. Bu kurultayda, Ulusal Eğitim Derneğini ve diğer kuruluşları kutluyorum. Bir saat önce, ara verildiğinde emekli öğretmenimiz müzik öğretmenimizle ayak üstü söyleştik. Müzik öğretmenimiz bana şöyle bir soru sordu; bu kurultayda çok önemli bilgiler verildi, eğitimle ilgili öneriler gösterildi. Projelerden söz edildi, ama bizler bunu duyduk çok sevindik. Halkımız ne yapacak? Halkımız acaba bu kurultayda konuşulanları bir kitap haline dönüştürebilecek misiniz? dedi. Ben de iki, iki buçuk ay sonra bu kurultayda konuşulan her şeyi kitap haline dönüşeceği müjdesini verince çok sevindi. Gerçekten çok önemli bilgilerdi. Türk Eğitim Sistemiyle ilgili önemli konularda, konular ele alındı. Değerli öğretim üyelerimiz şimdiki MEB’na gerçekten değiştirmesi gerekli eğitim sistemiyle ilgili önemli saptamalar yaptılar.

Ben biraz söz edilmeyen eğitim sistemiyle ilgili bir konudan söz etmek istiyorum. Devlet okullarının işlevi. Devlet okullarının işlevi şu anda kalmadı. Devlet okullarının işlevinin yerini dershaneler aldı.

Bakın iki yıl oldu UED kurulalı. Bir yıl önce Kocaeli’nde derneğin şubesini oluşturduk. Ben bu bir yıl süresince en aşağı elli kişiden, bize gelerek ki bu gelenler veliler. ‘siz bir derneksiniz, sizin basın açıklamalarınız oluyor, okuyoruz, çok mutlu oluyoruz. Kesinlikle size güveniyoruz, eğitimdeki aksaklıkları düzelteceksiniz’ dediler. İnanın bu bizleri çok mutlu etti. Kurulduğumuzdan bu yana en aşağı 80 basın açıklaması yaptık Kocaeli’nde. 80 basın açıklamasının ancak, 35 tanesi yayınlandı. İşlerine geleni yayınlıyorlar, gelmeyeni yayınlamıyorlar.

Veliler dershaneler çocuklarımıza niçin okul oldu? Niçin devlet okullarında eğitim yapılmıyor? Biz neden para ödemek zorundayız? Neden eğitim özelleştirildi, bu konuda dernek görevini yapsın diye sordular. Bu bizim görevimiz. UED görevi. Yalnız, bunu UED tek başına yapamaz. UED, üniversitedeki tüm öğretim üyeleri özellikle eğitime önem veren eğitimin önemini bilen tüm öğretim üyeleri artı veli örgütleriyle, eğitim sendikaları, eğitim dernekleri ve eğitime gönül veren herkesi yanına alarak birlikte başaracaktır.

Ulusal eğitim, neden  ulusal eğitim? Çünkü ulusal eğitim paramparça oldu. Ulusal eğitim gerçekten paramparçadır. Biz 2005 yılında Ulusal eğitim kurultayı yapıyorsak demek ki Atatürk’ün ölümünden sonra, biz eğitimde önemli atılımları yapmadık. Atatürk’ün özellikle Kurtuluş Savaşı sonunda başlattığı ulusal eğitimi güçlendirebilirsek koruyabilirsek dernek olarak yanımıza da özellikle söylediğim kuruluşları alarak bunları yapabilirsek işte o zaman ulusal eğitimimiz tehlike altında olmayacaktır.

Ulusal devlet, ulusal devlet deyince ulusal dilimiz ulusal kültürümüz ulusal eğitimimiz hepsi gidiyor. Demek ki biz devlet olarak ulusal devletimiz tehlikede olduğu müddetçe uyumamamız gerekir diyorum. Bu kurultayda bakın saat altıya geliyor. gerçekten teşekkür ediyoruz tüm bizi dinleyenler, katılımcılar için. Atatürk’ün bir sözüyle ben noktalamak istiyorum. Ve çözüm önerisi olarak da Sayın Semih Koray Beyin öncülüğünde UED’nin amacını gerçekleştirelim. Küreselleştirmeye hayır, ulusal devletimizi korumaya evet diyelim.

Atatürk’ümüz ‘ Dünya yurttaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir’ demiştir. Bunun 2. gün öğleden sonra oturumda özellikle dile getirdiler. Türkiye Cumhuriyetinin eğitim felsefesinin temelinde barışçılık, kardeşçilik ve düşmanlık duygularından uzaklaşma yatmaktadır. Evet, biz Atatürk’ün bu sözlerine dikkat edersek kesin istediğimiz Türkiye’ye hedeflediğimiz Türkiye’ye kavuşacağız diyorum, teşekkür ediyorum.

 

Salondan alkışlar.

 

Nazım Mutlu; Vakit ilerlemişken biz onu altıya doğru değil, yediye doğru diyelim.Biraz daha hızlı olalım düşüncesindeyim. Şimdi, konuşmacılara yönelik ya da bire bir kendinizin özgün eleştirileriniz varsa, isimlerle beraber kısa kısa alalım. Varsa sorusu olan ya da katkıda bulunmak isteyen ?

 

Birisi( Zeki Bey mi acaba? :) soru değil yahu, katkı.

 

Nazım Mutlu; Evet, katkı. Buyurun buyurun.

 

İzleyici;  Üç önerimiz var.

1) Bilimsel amaçlı,

2) Kuramsal amaçlı,

3) Estetik amaçlı

İzleyici, Işın Köyceğiz: Ben bu toplantı sonunda, bu çalışma sonunda son iki amaçtan yani kuramsal ve estetik amaca ne kadar uzak kaldığımızı nedenleriyle birlikte daha somut olarak görebildim. Diploma kültürüne takılan olgunlaşma kültürü alamayan bireysel gençliğin neleri daha çok yetiştirdiğimizi daha somut olarak gördüm. Bu benim yaklaşımım. Eleştirel açıdan yaklaşımımla ilgili bir şey söyleyeyim. PISA, OECD’nin bir eğitim programı. 2000 yılından beri uluslar arası eğitilmişlik düzeyini ölçen bir program bilindiği gibi. 30 OECD ülkesi arsında Türkiye her yarışmada sondan ikinci oluyoruz, 29. oluyoruz. Uluslar arası eğitilmişlik yarışmasında sondan neden 2. olabildiğimizi bu toplantıdan sonra yeni anladım. Ancak 2000 yılından beri uluslar arası eğitilmişlik yarışmasında ciddi bir yarışmadır. Biz 4600 öğrenciyle katıldık, 155 değişik okuldan öğrenci toplandı, her ülkede böyle ciddi bir katılım sağlıyor ve bu yarışmada üst üste Finlandiya birinci geliyor. Finlandiya küçük bir ülke. Yanlış hatırlamıyorsam ekonomisinin %60’ını kamusal alan devlet yönetiminde, yanlış hatırlamıyorsam sosyal demokrasi ilan eden bir ülke galiba. Şimdi ülkesinin dört sene üst üste birinciliğe taşıyan Finlandiya eğitim modelinin biraz daha masaya yatırılıp tartışılabilir miydi diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.

 

Nazım Mutlu; Teknik olarak diyorsunuz herhalde.

 

Aynı izleyici, ulusalcılık güzel de uluslar arası böyle bir başarıya imza atan bir eğitim modelini de öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü, köy enstitülerinin herkes tarafından öğrenilmesi görüşünü savunuyoruz. Teşekkürler.

 

Mahiye Morgül; Ben bu beye cevap vermek istiyorum.

 

Nazım Mutlu; isminiz lütfen.

 

Aynı izleyici; Ben Ahmet Ustaoğlu. (adam başta başka sonda başka ad söylüyor)

 

  

 

Nazım Mutlu çok teşekkürler.

 

 

  

                                                      Kurultay Sonu.   



[1] Bkz. Aydın Köksal, “Türkiye’nin Önündeki En Büyük Engel: Yabancı Dilde Öğretim”, Dil, Kültür ve Çağdaşlaşma, Ed. Bahattin Yediyıldız, Dil Kültür ve Çağdaşlaşma Sempozyumu, 7-8 Kasım 2002, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2003, s. 329-352.

[2] Bkz. Aydın Köksal, Nasıl Bir Gençlik İstiyoruz?, Yabancı Dille Öğretim: Türkiye’nin Sbüyük Yanılgısı, Öğretmen Dünyası, Ankara, Eylül 2002 (Mayıs 2000), s. 63-70.

[3] Bkz. (a) Samuel P. Huntington, “Medeniyetler Çatışması mı?”, Foreign Affairs,  yaz 1993; (b) Samuel P. Huntington vö., Medeniyetler Çatışması, derleyen: Murat Yılmaz, Vadi Yayınları, Ankara, Genişletilmiş Üçüncü Basım, Ekim 2000 (1995, 1997).

[4] Bkz. Aydın Köksal, “Bilişim Devrimi, Küreselleşme ve Uygarlıklar Çatışması Ortamında Kimliğini Arayan Türkiye”, Uygarlıklar Sempozyumu, Türkiye’nin Birikimi ve Geleceği, Bilim ve Ütopya Kooperatifi, 19-20 Nisan 2003, Yıldız Teknik Üniversitesi Oditoryumu, Yıldız / İstanbul.

[5] Alain Minc, Yeni Ortaçağ, çev. Mehmet Ali Ağaoğulları, İmge Kiitabevi, Ankara, 1995. Yapıtın özgün adı: Le Nouveau Moyen Age, Editions Gallimard, 1973. Minc, bu önemli yapıtının son bölümünde Fransa’nın şansını, Avrupa’nın en üniter (birimsel) devleti olarak, bu ülkenin kendine özgü yurttaşlık felsefesi’ne bağlılığında görüyor.

[6] Paul Kennedy, Yimi Birinci Yüzyıla hazırlanırken, çev. Fikret Üçcan, Türkiye İş bankası kültür yayınları, Ankara, 1995. Yapıtın özgün  adı: Preparing  for the Twenty-First Century, 1993; copyright Paul Kennedy, 1993.

[7] Aydın Köksal, “Küreselleşme”, Dil ile Ekin, Günlenmiş İkinci Yayım 2003, Toroslu Kitaplığı, Kasım 2003, İstanbul, s. 256-259.

[8] Meydan - Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi, Meydan Yayınevi, İstanbul, 1969-73, cilt 3, s. 638.

[9] A.g.y., cilt 12, s. 112.

[10] A.g.y., cilt 3, s. 638.

[11] Aydın Köksal, “Yabancı Dille Öğretim”, Ulusal Öğretim Kurultayı (20 Aralık 2003), Bildiriler, Bağımsızlıkçı Aydınlanmacı Halkçı Eğitim Derneği, 2004.

[12] S. Akşin, “Türkiye’de Orataçağ’ın Güncelliği”, Atatürkçü Partiyi Kurmanın Sırası Geldi (Ank., İmaj,2002).

[13] S. Akşin, “Bozkurt ve Peker’in Devrim Tarihi Ders Kitapları”, Türkiye’nin Önünde Üç Model  (İst., Telos, 1997), s. 162

[14] Tarihten bir örnek de Arapların İspanya’da yedi, Sicilya’da iki yüzyıl kaldıktan sonra başlarına gelenlerdir. Bugün İspanya’da Bir Arap köyü kalmış mıdır? İspanya ya da Sicilya kentlerinden birinde bir Arap mahallesinin varlığını duyan var mı?

[15] S. Akşin, “Sırtımızdaki Yarım Yüzyıllık Kambur”, Teori, Kasım 2004.

[16] S. Akşin, “Ulusal Cepheyi Kurmanın Sırası Gelmiştir”, Atilla İlhan, ….bir millet uyanıyor!... (Ank., Bilgi,  2005). Bu yazımda önerdiğim ulusal cephe programı: 1. Türkiye bizimdir, bölünemez. 2. Borçlarımız kalkınmamıza engel olamaz. 3. Yeni, demokratik anayasa. 4. Parasız eğitim ve kültür. 5. Parasız sağlık. 6. Kalkınma seferberliği, işsizlikle savaşım. 7. KKTC yaşayacaktır.

[17] Maliye Bakanlığı Bütçe Genel Müdür Yardımcısı Dr. Ahmet Kesik’in 2003 yılında yayınlanan “Yüksek Öğrenimin Yeni Bir Finansman Modeli Önerisi: Bütünsel Model” başlıklı araştırması.

[18] Kemal Gürüz, Dünya’da ve Türkiye’de Yüksek Öğretim, ÖSYM Yayınları, Ankara, 2001, s.211.

[19] UNESCO-IUIS (2003) Financing Educating, 2002 Edition, Montreal: UNESCO-IUIS

[20] B. Russel, Eğitim Üzerine, (çev: N.Bezel), Say, İstanbul, 1984, s. 231-232; M. Özuğurlu, “Üniversite-Sanayi İşbirliği Programının Eleştirisi”, Kitle İletişim Dergisi, A.Ü. İletişim Fakültesi, 1999, sayı:2.

[21] Michael Parenti, İmparatorluğa Karşı (çev. Özcan Buze), Kaynak Y., İstanbul, 1996, s.172,174.

[22] James Robert Brown (2000) “Privatizing the University”, Science, 12/01/2000, vol.290, issue 5497, s.1701,2p.

[23] Hirsch, Dünya Üniversiteleri ve Türkiye Üniversitelerinin Gelişimi; Tahir Hatiboğlu, Türkiye Üniversite Tarihi, ikinci baskı, Ankara, 2000, s.406.

[24] Trends in American & German Higher Education, Edited by Robert McC. Adams,©2002 by the American Academy of Arts and Sciences, s.5.

[25] İhsan Doğramacı, “www.dogramaci.org/index.html. İndirilme tarihi: 23.09..2003.

[26] Konuyla ilgili  olarak  Attilâ  İlhan’ın, 20.04.2005  tarihli  Cumhuriyet gazetesinde  yayımlanan  yazısına bkz.

[27] Hürriyet, 09.10.2004.

[28] Cumhuriyet, 10.04.2005.

[29] Konuyla  ilgili olarak Ders Kitaplarında İnsan Hakları: İnsan Haklarına  Duyarlı Ders Kitapları İçin,  İnsan Haklarına Saygılı Bir Eğitim  Ortamına Doğru, Ders Kitaplarında  İnsan Hakları: Tarama  Sonuçları adlı kitapların  önsözlerine bkz.

[30] Aydınlık, 15.05.2005, Sayı: 930. 

[31] Milliyet,  22.05.2005.  

[32] Milliyet, 05.02.2005. 

[33] Milliyet, 05.02.2005.

 

[34] Radikal İki, 17.04.2005. 

 

* ERA: European Research Area (Avrupa  Araştırma Alanı).

* Bu konudaki geniş bilgi için Hüseyin Canerik’in “Küreselleşmenin Eğitim Programı” kitabından yararlanılabilir.

 (Bağımsızlıkçı Aydınlamacı Halkçı Eğitim Derneği Yayanı No.4. ulusal@egitimdernegi.org)

[35] Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi.

[36] Adem Türedi. (2004). Öğretmen ve Öğrenci Velilerinin Algıları Temelinde Eğitimde Niteliğin Yeniden Tanımlanması: Ankara İlköğretim Okullarında Bir çalışma. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü.

[37] Janice Dudley. (1999) “Globalization and Education Policy in Australia” (Edited By: Jan Currie and Janice Newson) Universities and Globalization. Critical Perspectives. London: Sage Publications, s.22.

[38] Rui Yang, Lesley Vidovich. (2002). “Üniversiteleri Küreselleşme Bağlamında Konumlandırmak”. Globalisation and Education. Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri. Volume:2, Issue:1. Mayıs, s.209-222.

 

[39] Gencay Şaylan. (1996) “Globalleşme Üzerine (Söyleşi) Ulusal Sayı 2, Eylül-Ekim-Kasım.

[40] Nejla Kurul Tural, l. (2004). Küreselleşme ve Üniversiteler. Ankara: Kök Yayıncılık.

[41] Joseph E. Stiglitz. (2002). Küreselleşme. Büyük Hayal Kırıklığı. İkinci Baskı.(Çev: Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural). İstanbul: Plan b, s.9.

 

[42] Michael W. Apple. (2004). Neoliberalizm ve Eğitim Politikaları Üzerine Eleştirel Yazılar. .(Çeviri: Fatma Gök, Meral Apak, Banu Can, Dilek Çankaya, Filiz Keser, Hüseyin Ala). Ankara: Eğitim Sen Yayınları.

 

[43] Türedi, Ön.Ver.

[44] L. Harvey., Green. D. (1993). Defining Quality. Assesment &Evaluation in Higher Education. Vol:18, No 1.(Aktaran: Türedi Adem, Ön.Ver. s.32)

[45] Jean Anyon.(1997). Ghetto Scholing. A Political Economy of Urban Educational Reform. Newyork and London. Teachers College Pres.

[46] Adnan Gümüş,  Songül Tümkaya, Turan Dönmezer. (2004). Sıkıştırılmış Okullar Adana İlköğretim Okulları, Öğretmenleri ve Öğrencileri Üzerine Bir Araştırma. Ankara: Eğitim Sen yayınları.

[47] Mahmut Adem. (2001). Devrim Yasaları Odağında Öğretim Birliği. Ankara.

[48] Başbakanlık. (1997). Değişimin Yönetimi İçin Yönetimde Değişim. Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma:1. Ankara: Ekim, s.20-21.

[49]  Apple, 2004, Ön.Ver. s.95-140.

[50] “Erkek Öğrenci Almayın” Milliyet, 15 Mayıs 2005.

[51] MEB. Milli Eğitim İstatistikleri. 2004-2005.

[52] KİGEM. (2003). “Liberal Reformlar” ve Devlet”. Sempozyum Bildirileri Ankara:18-19 Nisan.

[53] İbrahim Ethem Başaran. (1996). Eğitime Giriş. Ankara, s.104-105.

[54] Başaran, Ön.Ver. s.120-121.

[55] Edgar Morin. (2003). Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. s.XV,XX.

 [56] Habermas, Jurgen. (2002). Küreselleşme ve Milli Devletlerin Akibeti. (Siyasi Denemeler).İstanbul: Bakış Yayınları s. 104-105.

 



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam5
Toplam Ziyaret32788
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.48763.5016
Euro4.18064.1973
Hava Durumu
Anlık
Yarın
22° 35° 20°
Takvim